E-Dergi BÜLTEN için lütfen tıklayınızİndir
[“is-style-default”} –>

Türkiye Acil Tıp Derneğinin magazin kültür ve haber dergisi BÜLTEN’in 7. sayısı, 1 Mart 2021 tarihi itibari ile okuyucularının beğenisine sunuldu.
E-Dergi BÜLTEN için lütfen tıklayınızİndir
[“is-style-default”} –>

Türkiye Acil Tıp Derneğinin magazin kültür ve haber dergisi BÜLTEN’in 7. sayısı, 1 Mart 2021 tarihi itibari ile okuyucularının beğenisine sunuldu.

Yıllardır bende merak uyandıran, gidip görmeyi ve kültürünü tanımayı çok istediğim Japonya’ya gitme kararını aldığımda hiç bu kadar etkilenebileceğimi düşünmemiştim. Hafızamda deprem ve Tsunami gibi ciddi afet olayları yaşadıkları zamanlarda bile halkın birbirine olan saygısını bozmadığı, kilometrelerce uzanan yemek ve yiyecek kuyruklarını sabırla bekleyen ve bu sırada başkalarına saygı ve nezaketi gösterdiklerine televizyonda gördüğümde hayran olduğum bu ülke halkı bende merak ve ilgi oluşturmuştu. Bu yazıda bir haftalık kısa süre içinde görüp gezdiğim Japonya’nın Tokyo, Kyoto ve Osaka şehirleri ve genel anlamda Japonya insanı ve kültürüne dair bazı ilginç izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istedim.. ben gezerken keyif almıştım.. Umarım sizler de okurken keyif alırsınız…☺))
Ayrıca japonya da caddelere çöp atmanın veya yollara tükürmenin yasak olduğunu.. hatta sokaklarda çöp kutusunun bulunmadığı halde cadde ve sokakların çok temiz olduğunu biliyor muysunuz?.., çalışma saatlerinin çok uzun olduğu ve bu nedenle japonların mesai saatleri için de uyuklamalarının garip karşılanmadığı aksine bunun çok çalıştıkların bir göstergesi olarak algılandığını, ayrıca birçok şirket çalışanları için sabah egzersizleri organize ettiğini duymuş muydunuz?..
1-Ulaşımda çığır açmış bir millettir. Yere değmeden giden ve 500 km’den fazla hızla yol alan trenler vardır. Dünyanın tam vaktinde gelen trenleri Japonya’da yer alır. Ortalama gecikme süresi 18 saniye dir.
2-Isıtmalı-Müzikli klozetleri vardır.
3-Dünyanın en iyi şehri seçilen Kyoto Japonyadadır. Sadece Kyoto’da 2,000’den fazla tapınak vardır.
4-Yanlış pişirildiğinde insanı öldüren balıkları vardır(Balon balığı).
5-Dünyanın en pahalı eti Japonyadadır(Kobe eti)
6- Dünya’da atom bombası atılan ilk ülke Japonya’dır. Savaş ve saldırıyı reddeden bir anayasası vardır
7-Şintoizm dini Japonlara özgüdür.
8-En nazik insanlar Japonyadadır.
9-Dünyanın en zengin 2. Ülkesidir.
10- Yaşlı sayısı çok fazladır. Nüfusun %23’ünden fazlası 65 yaş üzeridir. Japonya’da 100 yaşını geçmiş 50 binden fazla insan yaşamaktadır Yetişkinler için satılan bez sayısı, bebekler için satılandan fazladır
11-İlke Geyşa Erkektir.
12-Dünyanın en büyük balık işleme pazarı Tsukji Tokyodadır. Günde 2,000 Ton balık üretimi yapılmaktadır. Balıkçılıkta en gelişmiş ülke olmasına rağmen, yine de balık ithal eder. Dünyanın en pahalı orkinosu 735,000 dolara satılmıştır. Ancak ülkede hala balina avı yani katliamı devam eder.
13- Orta boydaki bir karpuz 400 Dolar civarındadır ve Kare karpuzlar, daha rahat depolanıp taşındığı için Japonya’da geliştirilmiştir .
14-Dünyada üretilen animelerin % 60’ı Japonlar tarafından üretilir. Çizgi romanlar için harcanan kağıt miktarı, tuvalet kağıdından fazladır. Anime seslendirmesi için 130′ dan fazla okul vardır
15-Karaoke kelimesi Japonlar tarafından bulunmuştur. Japon kökenli olan Kareoke çok meşhurdur ve “orkestrasız” anlamındadır.
16-Bir çok kaplıca ve hamam, dövmesi olan müşterileri kabul etmez.
17-Elektrik-elektronik ürünler üretiminde dünyada en önde gelen ülkedir.
18-Basaşi (Çiğ at eti) ve suşi (Çiğ balık) bolca tüketilir.Restoranlarda daima sıcak havlular verilir.
19-200’den fazla volkanik dağ vardır.
20-Zen Budizm’i en yaygın Budizm koludur.
21-Jamaika’nın kahve üretiminin %85’ini Japonlar tüketir.
Japonya’da evcil hayvan sayısı çocuk sayısından fazladır. Japonya’da gece geç saatler de dans etmek yasaktır. Japonya’da cep telefonlarının %90’ı su geçirmezdir çünkü Japon gençleri duşta dahi telefon kullanmaktadırlar. Japonya’da hem kahve içebileceğiniz hem de kediler ile vakit geçirebileceğiniz mekanlar mevcuttur. Ve Dünyanın aksine Japonya’da kara kedilerin iyi şans getirdiği düşünülür.
Japonlar yaptığı bir hatadan dolayı özür mahiyetinde saçlarını tıraş ederler. Japonya cinayet oranının en düşük olduğu ülkelerden biri olsa da intihar olaylarının en çok yaşandığı ülkelerin başında geliyor. Japonların intihar için seçtikleri en popüler yer ormanlardır. Hatta intihar ormanları olarak geçen bölgeleri vardır.

Japonya, Doğu Asya’da bir adalar ülkesidir ve hiçbir ülke ile kara sınırı yoktur. Büyük Okyanus’ta bulunan Japonya Japon Denizi’nden Çin, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya’nın doğusuna, kuzeyde Ohotsk Denizi’nden güneyde Doğu Çin Denizi’ne ve Tayvan’a kadar uzanır. Japonca adını oluşturan kanji karakterler “güneş” ve “köken” anlamına gelir. (Vikipedi)Başkent: Tokyo ;Alan: 377.972 km²;Para birimi: Japon Yeni;Nüfus: 126,8 milyon (2017) Dünya Bankası;Resmi dili: Japonca
Japonya (Japonca: 日本, Nihon ya da Nippon, resmî adı 日本国, Nihon-koku ya da Bu ses hakkında Nippon-koku (yardım·bilgi)), Doğu Asya’da bir ada ülkesidir. Büyük Okyanus’ta bulunan Japonya Japon Denizi’nden Çin, Kuzey Kore, Güney Kore ve Rusya’nın doğusuna, kuzeyde Ohotsk Denizi’nden güneyde Doğu Çin Denizi’ne ve Tayvan’a kadar uzanır. Japonca adını oluşturan kanji karakterler “güneş” ve “köken” anlamına gelir. Bu nedenle Japonya “Doğan Güneşin Ülkesi” diye de bilinir.
Japonya coğrafî yapısı bakımından 6.852 adadan oluşan bir takımadadır.Bu adaların en büyükleri olan Honshu, Hokkaido, Kyushu ve Shikoku adaları ülkenin %97’sini oluşturur. Adaların çoğu dağlıktır ve bazıları yanardağlardan oluşur. Japonya’nın en yüksek dağı olan Fuji Dağı bir yanardağdır. Japonya 126 milyonluk nüfusuyla dünyanın nüfus açısından onuncu en kalabalık ülkesidir. Honshu’da bulunan Büyük Tokyo Metropolü, fiili başkent Tokyo ve bulunduğu alan çevresinde bulunan prefektörlükler ve şehirlerle birlikte 30 milyonunun üzerindeki nüfusuyla dünyanın en büyük metropoliten alanıdır.
Japonya’da her yıl 1500 civarında deprem yaşanır. Japonya 6,800’den fazla adadan oluşmaktadır.
Yönetim: 1947 yılında anayasanın kabulünden beri Japonya parlamenter monarşi ile yönetilmektedir. Devletin başı Japon imparatoru, hükümetin başı ise başbakandır. Seçimle işbaşına gelen bir parlamentosu vardır.
Japonya anayasal monarşi olup İmparator’un yetkileri oldukça kısıtlıdır. Japonya Anayasası’na göre imparator “devletin ve halkın birliğinin simgesidir” ve egemenlik hakkı olmaksızın sadece törensel bir rol oynar. Egemenlik ise Japon halkına ait olup güç Başbakan ve Diet’in diğer seçilmiş üyeleri tarafından esas tutulur. (Vikipedi)
Akihito’nun çekilmesinden sonra tahta çıkan Naruhito, 2019’da bu yana Japonya İmparatoru’dur.
Japonya’nın yasama organı Ulusal Diet çift meclisli bir parlamentodur. Diet her dört yılda bir halkoyuyla seçilen 480 sandalyeli Temsilciler Meclisi, altı yıl görev yapan halk tarafından seçilmiş üyelere sahip 242 sandalyeli Danışmanlar Meclisi’nden oluşmaktadır. 20 yaş üzeri yetişkinlerin gizli oyla tüm seçilebilen makamlar için genel oy hakkı bulunmaktadır.Diette sosyal liberal JaponyaDemokratik Partisi ve muhafazakar Liberal Demokrat Partileri (LDP) hakimdir. LDP 1993 ve 1994 yılları arasında kısa bir 11 aylık dönem ve 2009-2012 yılları dışında, 1955 yılından bu yana sürekli bir seçim başarısı gördü. Parti alt kamarada 294 sandalye ve üst kamarada 83 sandalyeyi elinde bulundurmaktadır. (Vikipedi)
Japonya’da ulaşım: Japonya’da yollar için çok para harcanmıştır. (Vikipedi) 1,2 milyon kilometrelik kaplanmış yol ana ulaşım aracıdır. Japonya’da trafik soldan akar. Yüksek hızlı, bölünmüş, sınırlı erişimli paralı yollardan oluşan bir tek ağ, büyük şehirleri birbirine bağlar ve paralı yol girişimleri tarafından işlenir. Hem yeni hem de kullanılmış arabalar ucuzdur. Enerji verimliliği teşvik etmek amacıyla araba sahipliği ücretleri ve benzin vergileri uygulanır. Japonya’da araba kullanımı G8 ülkeleri arasındaki en düşüğüdür. (Vikipedi)

Şinto Tapınak Girişi
Japonya’da din: Hiroşima yakınlarındaki Itsukuşima Tapınağı torii, Japonya’nın üç manzarası ve UNESCO Dünya Mirası’ndan biridir.
Örneğin düğün törenleri genelde Şinto dininin kurallarına göre de yapılır. Cenazelerde ise genelde Budist törenler uygulanır. Şinto ülkenin yerli dinidir. Ormanlarda, dağlarda, denizlerde, kısacası doğada “kami” denilen ruhların yaşadığına inanılırdı. Doğa ile uyum içinde yaşayan eski topluluklar bu ruhları sayarlardı. Bu inanç Şinto dininin temelini oluşturur. Sonraları bu ruhlara atalar ve kahramanlar da eklendi. Bazı evlerde bu ruhlara yiyeceklerin sunulduğu “tanrı rafı” bulunur. Budizm ise Şinto’dan farklı olarak 6. yüzyılda, Çin ve Kore yoluyla Hindistan’dan gelmiştir. İlk kez 16. yüzyılda Portekizli denizciler aracılığıyla gelen Hristiyanlık ise nüfusun küçük bir kısmınca benimsenmiştir.

Şinto Tapınağı
Japon kültürü: Kimono da Japon kültürünün en önemli unsurudur. Kimono giyen Japonlar adeta sihirli çubukla büyülenmişçesine seremonik ve kibar davranışlar sergilerler. Kimononun da farklılıkları vardır. Evli bayanların kimonolarının kolları kısadır. Bekarların ise uzundur. 20 yaşına basan genç kızlar aile içinde seremoniyle kimono giyer ve 20 yaşını kutlar.
Japonlar seremonilerinde hep dingin bir ruha sahip olup doğayla bir yaşamaya çalışırlar. Kadō (Halk diliyle İkebana da denir) da dünyaca ünlü Japon çiçek süsleme sanatıdır.
Geleneksel Japon kültüründe kadın-erkek ayrımı yoğun olarak vardır. En basitinden Japonca’da ‘erkek dili’ ve ‘kadın dili’ vardır. Erkekler oldukça erkeksi bir dille konuşurken kadınların bu dile ait kelimeleri ünlemleri kullanması pek doğru bulunmaz. Ancak günümüzde Japon kültüründe egemen olan yabancılaşma her alana olduğu gibi dile de etki etmiştir.
Japonya’da spor
Sumo Töreni
Geleneksel olarak, sumo Japonya’nın millî sporu olarak kabul edilir. Judo, karate ve kendo gibi Japon savunma sanatları ülkede izleyiciler yaygın olarak uygulanmakta ve tercih edilmektedir. Meiji Restorasyonu’ndan sonra, bazı Batılı sporlar Japonya’ya geldi ve eğitim sistemi aracılığıyla yayılmaya başladı. Japonya 1964 yılında Tokyo Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yaptı. Japonya 1972 Sapporo ve 1998 Nagano olmak üzere iki kez Kış Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmıştır. (Vikipedi)
Çay töreni
Sadō’nun kurucularından Sen no Rikyu (1522-1591)
“Sadō” (Çay Yolu) veya “Çanoyu” (Çayın sıcak suyu) adı verilen çay töreni 15. yüzyıla kadar geriye gider. Törenin esası, ev sahibinin konuklarına çay hazırlaması gibi gündelik bir ihtiyaca dayanır. Çay ikramı zaman içinde törensel bir nitelik kazanmıştır. Ev sahibi ve konuklar bu törenin ayrıntılı uralarına büyük bir ciddiyetle uyarlar. Bu kurallar töreni olabildiğince sadeleştirir. Çay töreni başlı başına kurallar bütününden ibaret değildir. Bunun için bahçe düzenlemesinden çay odasının döşenmesine kadar birçok ön hazırlığın özenle önceden yapılmış olması gerekir. Çay törenine hazırlanmak, mimariden seramiğe, bahçecilikten tarihe, dinden güzel yazma sanatına kadar birçok alanda asgari bilgileri öğrenmek anlamına gelmektedir. Bu hazırlıklar çay töreninin mükemmelliği için şarttır. Bahçenin güzellikleri arasından çay odasına geçen konuklar, gördükleri güzellikler ve yaşadıkları sükunetle çay törenine hazırlanmaktadırlar. Çay töreninde ağırlıklı olarak Zen Budizmi’nin etkisi görülür. Tören ilk bakışta can sıkıcı bir oyun, gereksiz kurallar bütünü gibi gelebilir. Ancak amaç çay yapıp içmekten çok, doğaya karışmak, onun içinde kaybolmak, bu yolla ruhu aydınlatmaktır. Doğallığın yanı sıra sükunet, sadelik estetik ve zarafetle örülü bir arınma sürecidir çay töreni. Hareketler son derece yavaştır, bu nedenle çay yapımı için gerekli eylemlerde olabildiğince tasarruflu olup, yapılması gereken hareketleri çok incelikle hesaplayıp, bunu zarafetle gerçekleştirmek gerekmektedir. Sonuçta ortaya çıkan uyum, ölçülülük ve güzellik izleyenlerin ruhunda ve zihinlerde kalıcı izler bırakacaktır.
Çay seremonisinde ipek kimono giyen kadın
Modern kimono, geleneksel kimono kadar karmaşık değildir. Festivaller ve diğer resmî olmayan durumlarda giyilen kimonolar yalnızca iki kattan ya da bir kat ve gizli ikinci yakadan oluşur. Resmî olmayan bu kimonolar basit desenli veya tek renkli obiler ile giyilir. Tam takım resmî kimonolar genellikle gelinler, geyşalar, hostesler tarafından veya çok resmî olaylarda giyilir.
Tipik bir kadın kimonosu on iki ya da daha fazla parçanın kuşanılmasıyla giyildiği için, Japon kadınların çoğu yardım almadan geleneksel kimonoyu giyemeyebilir. Her birinin kendine özgü giyinme ve kuşanma şekli vardır. Özel günlerde profesyonel kimono giyme uzmanları kadınların kimono giymelerine yardım eder. Kimono giydiricileri lisanslı olarak kuaför salonlarında çalışırlar ve evlere de giderler.
Kimono seçimi sembolizm ve ince sosyal mesajlarla yüklüdür. Yapılan seçim kadının yaşına, medeni hâline ve olayın resmiyet derecesine bağlıdır. Azalan resmiyet derecesiyle kimonolar çok çeşitli isimlerle anılırlar..
Ve gezi başlasın…
Aslında mart sonu nisan ayı başlarını kapsayan dönemde (kiraz çiçeği dönemi-Sakura zamanı japonya yı gezmek için en güzel dönemdir. Ancak bu dönemde maliyetlerin ve otel doluluk oranlarının yüksek olması ayrıca iş yoğunluğu nedeniyle gidemedim ve haziran ayında yıllık izin alarak gitme imkanım oldu..
İstanbul dan yaklaşık 10 saatlik bir uçuştan sonra Tokyo Narigata hava limanına ulaştık. İlk dikkatii çeken oldukça modern olan bu havalimanında japonya ya dair özellikli fotoların olduğu pano ve göstergelerdi.. Ayrıca havalimanı tuvaletlerindeki müzikli ve konforu arttıran özellikdeki klozetlerin varlığı idi..

Narigata Havalimanı / Tokyo
Tokyo: Tokyo Körfezi kıyısında liman şehri Tokyo, Edo (haliç kapısı) adı ile tanınmıştı. Edo Kalesi 12. yüzyılda güçlü samuray klanı Edo ailesinin yurdu olarak Japon tarihinde meydana çıktı. 1603’te Tokugawa Şogunluğu kurucusu Tokugawa Ieyasu, Edo’yu şogun yönetiminin başkenti yaptı. Şogunluk rejimi altında Edo, Japonya’nın kültürel ve ekonomik, politik alanında merkezine gelişti.

1868’de Şogun yönetimine son veren İmparator Meiji, 3 Eylül 1868 tarihli Edo’yu adlandırarak Tokyo yapmasına dair imparator fermanı ile Kyoto’dan Edo kalesindeki eski şogun sarayına göç edip, eski başkent Kyoto’dan doğuda başkent olduğundan dolayı şehrin adı Tokyo’ya değişti.
Tokyo, 12 Eylül 1923’teki depremden büyük zarar gördü. Depremden sonra şehir yeniden inşa edildi ve bu dönemde çevresinde banliyöler teşekkül etmeye başladı. 20 yıl sonra II. Dünya Savaşı’nda ABD uçakları tarafından ciddi bombardıman edilerek tekrar yıkıldı.
Tokyo 1950’lerden sonra ülke ekonomisine paralel bir gelişme göstererek hızla büyüdü ve bugünkü seviyesine ulaştı.
Tokyo şehir turunun ilk durağında ünlü Asakusa Bölgesini ve Sensoji Tapınağını gezerek başladık. Sabah yağmurlu bir hava bizi karşılasa da bu merak ve gezme enerjimizi azaltmadı.
Asakusa tapınağı diğer adıyla sensoji tapınağı 682 yılında yapılmış olup Tokyo nun ensık ziyaret edilen mekanları arasındadır.
Ardından Dünya’nın ikinci uzun kulesi Sky Tree ve ihtişamlı Kraliyet Sarayı panoramik olarak görme imkanı yakaladık . Burada Marvel’e ait birçok fantastik kahramanı ve film stüdyosu tadında gezerken Tokyo’nun panoramik şehir manzarasını görmek mümkün..
Sonrasında görme imkanı bulduğumuz Tokyo’nun en ünlü caddesi Ginza ve ünlü yaya geçidi ile bilinen Shinjuku’yu en popüler yerleri idi.
Fuji & Hakone bölgesi de oldukça ilgi çekiciydi. Önce eski çağlardan beri Japon halkının kutsal kabul ederek taptığı, 3.776 metre yüksekliği ile Japonya’nın en yüksek dağı olan Kutsal Fuji ’ye gitmek için yola koyulduk. Fuji dağı özellikle tarihte çok ileri yaşlarda olan ve hasta olan Japonların kendilerini inzivaya çekerek ölüme hazırlandıkları dağ olarak da bilinmekteydi.. hatta bu dağa kadınların çıkması uzunca bir dönem yasak olduğunu öğrenmek ilginç geldi.. Dağa ulaşmak için uzunca bir teleferik yolculuğu yaptık .Ancak havanın bulutlu olması nedeniyle istediğimiz ve hayal ettiğimiz fuji görüntüsüne engel oldu. Ancak fuji afet merkezi müzesinde detaylı bilgi ve görsellerle açıklama aldık..

Bu görkemli dağa yaklaşabileceğimiz uygun noktaya ulaştıktan sonra 1,5 saat uzaklıktaki Hakone’ye vardık. Ashi Gölü’nde yaptığımız tekne gezisinde doğa harikası coğrafyada keyifli vakit geçirip, fotoğraf çekme fırsatı bulduk.
Tokyo’nun gece hayatı ve renkli anime dünyasının olduğu caddeleri ve sahibini yıllarca bekleyen ünlü Hachico isimli köpeğin durağını gezip, ünlü Macha Çayı ile dinlenerek geçirdiğimiz Tokyo’dan sonra çok özellikli ikinci şehri olan Kyoto’ya en hızlı tren olan Shinkansen ile geçtik.
Kyoto (Japonca: 京都市 Kyōto-shi; “başkent başkenti” ya da “başkentlerin başkenti”), Japonya’nın Kyoto prefektörlüğünün merkezi ve en büyük şehridir. Şehrin nüfusu yaklaşık 1,5 milyondur. 794-1868 yılları arasında ülkenin başkenti olup bin yıllık başkent olarak anılmaktadır. Kyoto, Osaka ve Kobe ile birlikte Keihanshin metropolitan alanını oluşturur. Ayrıca Kyoto protokolü de ismini bu şehirden almaktadır.
Japonya’nın geleneklerine en bağlı olduğu güzel ve ruhani eski başkent Kyoto, aynı zamanda halkın geleneksel kıyafetlerle dolaştığını görebileceğimiz ender yerlerden biridir. Geçmişte 300 yıla yakın bir süre boyunca Japonya’nın başkentliğini yapmış, bu özelliği sebebi ile de “Başkentlerin Başkenti” olarak da isimlendirilen ve bu tarihi derinliği sebebi ile sayısız kültür mirasını içinde barındıran bir şehirdir.
Altından akan suyun kutsal olduğuna inanılan Kiyomizu Tapınağı ve altın rengindeki Kinkakuji Tapınağı göreceğimiz yerler arasındadır.
Burada dolaşırken alışveriş yapma imkânı da bulduk. Her türlü gıda ürünü, sebze, meyve, et ve balık ürünleri ile kıyafetlerin bulunduğu kapalı semt pazarlarını gezdik. Kyoto gezimiz sonrasında Japonya’nın yemekleri ile ünlü liman kenti Osaka’ya hareket ediyoruz.
Osaka (Japonca: 大阪市 Ōsaka-shi), Japonya’nın Osaka prefektörlüğünün merkezi ve Kansai bölgesinin en büyük şehridir. Şehir, Osaka Körfezi’ne dökülen Yodo Nehrinin döküldüğü yerde yer almaktadır. Sıklıkla Japonya’nın ikinci şehri olarak anılan Osaka, ülkenin tarihteki ticari merkezi idi. Osaka, 1 Ocak 2012 tarihi itibari ile yaklaşık 2,6 milyon nüfusu ile Japonya’nın Tokyo ve Yokohama’dan sonraki üçüncü büyük kentidir ve 19 milyon nüfusu ile dünyanın dokuzuncu büyük metropolitan alanı olan Keihanshin’nin kalbidir. Osaka’ya geleneksel olarak “Milletin Mutfağı” (天下の台所, tenka no daidokoro) veya Japonya’nın gurme yiyecekler başkenti gözüyle bakılmaktadır. Osaka’ya geleneksel olarak “Milletin Mutfağı” veya Japonya’nın gurme yiyecekler başkenti gözüyle bakılmaktadır. Osaka sade anlamıyla “Büyük Tepe” ya da “Büyük Bayır” anlamına gelir.


Osaka’da yapacağımız şehir turumuzda öncelikle 16. yüzyılda inşa edilen ve Japon mimarisinin en güzel örneklerinden birisi olan Osaka Kalesi ile başlıyoruz. Kale, 1585-1598 seneleri arasında Japonya’ya hükmeden, ulusal birliği sağlayan “Toyotomi Hideyoshi” tarafından inşa ettirilmiş olup, kalenin inşasında da ortalama 100.000 işçinin çalıştığı bilinmektedir.
Osaka Kalesi
1496’da, Jōdo Shinshū Budist tarikatı, karargâhlarını eski Naniwa imparatorluk sarayının kalıntılarının üstüne, yoğunca sağlamlaştırılmış Ishiyama Hongan-ji’nin içine inşa ettiler. 1570’te Oda Nobunaga, 10 yıl sürecek olan ‘tapınağın kuşatılmasına başladı. Keşişler sonunda 1580’de teslim oldular, tapınak yıkıldı ve Toyotomi Hideyoshi o arazinin üstüne Osaka Kalesi’ni yaptırdı.

Osaka, nüfusunun büyük bir yüzdeliğinin tüccar sınıfına ait olmasıyla uzun bir süre Japonya’nın en önemli ekonomik merkezi oldu. Edo Dönemi (1603-1867) ile, Osaka Japonya’nın büyük şehirlerinden biri oldu; eskideki işlek ve önemli bir liman işlevine geri döndü. Popüler kültürü yakın bir şekilde, Edo’da yaşamın ukiyo-e betimlemeleriyle alakalı idi. Kyoto ve Edo’daki sokak kültüründeki gelişmeye paralel olarak, Osaka’da çeşitli bunraku ve büyük kabuki üretimleri, eğlence bölgeleri ve işlek bir sanatsal toplum gelişmişti.
1837’de, düşük dereceli bir samuray olan Ōshio Heihachirō, kentin bölgedeki pek çok fakir ve çilekeş aileyi desteklemedeki isteksizliğine yanıt olarak bir köylü ayaklanmasına önderlik etti. Shogun memurları ayaklanmayı bastırana ve ardından Ōshio’nun kendini öldürmesine dek, yaklaşık olarak şehrin dörtte biri yerle bir edildi.

Osaka Kalesi sonrası Japonya’nın en eski tapınaklarından birisi olan Shitennoji Tapınağı’nı ziyaret ediyoruz. Shitennoji, Japonya nın en eski tapınaklarından birisi olup, 593 senesinde Japon Prensi Shotoku tarafından inşa ettirilmiştir. Bu ziyaretlerimiz sonrasında Osaka’nın çarşılarında serbest zaman ayırıyor, alışveriş ve yeme içme cenneti sayılabilecek bu şehrin lezzet duraklarını keşfetme şansına sahip oluyoruz.
Özetle.. Paylaşımın her türlüsü keyiflidir.. Dostlarla yemeği paylaşmak , iyi ve kötü günleri, dertleri ve mutlulukları paylaşmak… Ben de Acil Tıbba gönül vermiş tüm dostlarla Japonya gezime dair anılarımı ve gözlemlerimi paylaştım.. Umarım sizler de okurken keyif almış, bir miktar farklı rotaların dinginliğinde dinlenmişsinizdir..
Sağlıcakla ve sevgiyle kalın…
| Zeynep Kekeç |
| Adana’da doğup büyümüş olmanın verdiği enerji ve hareketliliğe sahip olarak bilinir. Renkli ve hareketli yapısının, mesleğini ve hobilerini belirlemesinde etkili olduğu ifade eden sayın Kekeç, aynı zamanda profesör doktor ünvanını da taşıyan Acil Tıp Uzmanıdır. Akademik kariyer basamaklarını tamamlar iken arada da gezip, görmeyi, görgüyü, bilgi ve bilimi paylaşmayı ve bunları kitaplarla ve sergilerle paylaşarak üretken olmaya devam etmektedir. |
Yazar: Zeynep Kekeç

Adana’da doğup büyümüş olmanın verdiği enerji ve hareketliliğe sahip olarak bilinir. Renkli ve hareketli yapısının, mesleğini ve hobilerini belirlemesinde etkili olduğu ifade eden sayın Kekeç, aynı zamanda profesör doktor ünvanını da taşıyan Acil Tıp Uzmanıdır. Akademik kariyer basamaklarını tamamlar iken arada da gezip, görmeyi, görgüyü, bilgi ve bilimi paylaşmayı ve bunları kitaplarla ve sergilerle paylaşarak üretken olmaya devam etmektedir.
Yıllardır bende merak uyandıran, gidip görmeyi ve kültürünü tanımayı çok istediğim Japonya’ya gitme kararını aldığımda hiç bu kadar etkilenebileceğimi düşünmemiştim. Hafızamda deprem ve Tsunami gibi ciddi afet olayları yaşadıkları zamanlarda bile halkın birbirine olan saygısını bozmadığı, kilometrelerce uzanan yemek ve yiyecek kuyruklarını sabırla bekleyen ve bu sırada başkalarına saygı ve nezaketi gösterdiklerine televizyonda gördüğümde hayran olduğum bu ülke halkı bende merak ve ilgi oluşturmuştu. Bu yazıda bir haftalık kısa süre içinde görüp gezdiğim Japonya’nın Tokyo, Kyoto ve Osaka şehirleri ve genel anlamda Japonya insanı ve kültürüne dair bazı ilginç izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istedim.. ben gezerken keyif almıştım.. Umarım sizler de okurken keyif alırsınız…☺))

Her gezimde olduğu gibi gitmeden önce Japonya ve Japon kültürünü tanımak için ön araştırmaya yapmaya başladım… Ve çok ilginç özellikleri olduğunu öğrendim..
Örneğin Japonya da okuma yazma oranının %100’ e yakın olduğu, 18 Nobel ödülü kazanan vatandaş çıkarmış bir ülke olduğu ve Japonya’da öğretmenler ve öğrenciler sınıf ve kafeterya alanlarını birlikte temizlediklerini ve öğle aralarında öğretmenleri ile birlikte yemek yediklerini biliyor muydunuz?.. Bu durumun öğrenciler arası dayanışma ve işbirliğini geliştirdiğini düşünmekteler..
Ayrıca japonya da caddelere çöp atmanın veya yollara tükürmenin yasak olduğunu.. hatta sokaklarda çöp kutusunun bulunmadığı halde cadde ve sokakların çok temiz olduğunu biliyor muysunuz?.., çalışma saatlerinin çok uzun olduğu ve bu nedenle japonların mesai saatleri için de uyuklamalarının garip karşılanmadığı aksine bunun çok çalıştıkların bir göstergesi olarak algılandığını, ayrıca birçok şirket çalışanları için sabah egzersizleri organize ettiğini duymuş muydunuz?..
Onun dışında bu ülkeye dair ilginç ve pek bilinmeyen özellikleri sıralamak gerekirse…
1-Ulaşımda çığır açmış bir millettir. Yere değmeden giden ve 500 km’den fazla hızla yol alan trenler vardır. Dünyanın tam vaktinde gelen trenleri Japonya’da yer alır. Ortalama gecikme süresi 18 saniye dir.
2-Isıtmalı-Müzikli klozetleri vardır.
3-Dünyanın en iyi şehri seçilen Kyoto Japonyadadır. Sadece Kyoto’da 2,000’den fazla tapınak vardır.
4-Yanlış pişirildiğinde insanı öldüren balıkları vardır(Balon balığı).
5-Dünyanın en pahalı eti Japonyadadır(Kobe eti)
6- Dünya’da atom bombası atılan ilk ülke Japonya’dır. Savaş ve saldırıyı reddeden bir anayasası vardır
7-Şintoizm dini Japonlara özgüdür.
8-En nazik insanlar Japonyadadır.
9-Dünyanın en zengin 2. Ülkesidir.
10- Yaşlı sayısı çok fazladır. Nüfusun %23’ünden fazlası 65 yaş üzeridir. Japonya’da 100 yaşını geçmiş 50 binden fazla insan yaşamaktadır Yetişkinler için satılan bez sayısı, bebekler için satılandan fazladır
11-İlke Geyşa Erkektir.
12-Dünyanın en büyük balık işleme pazarı Tsukji Tokyodadır. Günde 2,000 Ton balık üretimi yapılmaktadır. Balıkçılıkta en gelişmiş ülke olmasına rağmen, yine de balık ithal eder. Dünyanın en pahalı orkinosu 735,000 dolara satılmıştır. Ancak ülkede hala balina avı yani katliamı devam eder.
13- Orta boydaki bir karpuz 400 Dolar civarındadır ve Kare karpuzlar, daha rahat depolanıp taşındığı için Japonya’da geliştirilmiştir .
14-Dünyada üretilen animelerin % 60’ı Japonlar tarafından üretilir. Çizgi romanlar için harcanan kağıt miktarı, tuvalet kağıdından fazladır. Anime seslendirmesi için 130′ dan fazla okul vardır
15-Karaoke kelimesi Japonlar tarafından bulunmuştur. Japon kökenli olan Kareoke çok meşhurdur ve “orkestrasız” anlamındadır.
16-Bir çok kaplıca ve hamam, dövmesi olan müşterileri kabul etmez.
17-Elektrik-elektronik ürünler üretiminde dünyada en önde gelen ülkedir.
18-Basaşi (Çiğ at eti) ve suşi (Çiğ balık) bolca tüketilir.Restoranlarda daima sıcak havlular verilir.
19-200’den fazla volkanik dağ vardır.
20-Zen Budizm’i en yaygın Budizm koludur.
21-Jamaika’nın kahve üretiminin %85’ini Japonlar tüketir.
Süprizlerle dolu bu ülkenin özellikleri ve şaşırtıcı yönleri saymakla bitmez….
Japonya’da evcil hayvan sayısı çocuk sayısından fazladır. Japonya’da gece geç saatler de dans etmek yasaktır. Japonya’da cep telefonlarının %90’ı su geçirmezdir çünkü Japon gençleri duşta dahi telefon kullanmaktadırlar. Japonya’da hem kahve içebileceğiniz hem de kediler ile vakit geçirebileceğiniz mekanlar mevcuttur. Ve Dünyanın aksine Japonya’da kara kedilerin iyi şans getirdiği düşünülür.
Yazar: Meral Leman Özkan

1982 Ankara doğumluyum. 2005 Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldum. 2011 Uludağ Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalından ihtisas aldım. 2012 yılında bir kız çocuğu annesi oldum. 2011’den beri Bursa Çekirge Devlet Hastanesinde Acil Tıp Uzmanı olarak çalışıyorum. 2012 yılında ilk kez hasbelkader bir yoga dersine girdiğimden beri şaşkınlıkla yoga ile ilgili ne varsa öğrenmeye ve uygulamaya gayret ediyorum. 2014’den beri tatillerimi şezlongda omurgamı yormak yerine Hindistan, Nepal, Bhutan, Tibet ve Tayland’a pek çok kez giderek inziva ve eğitimlere katılarak geçiriyorum. 2015’den beri Yoga anatomisi, Yoga felsefesi, Kundalini ve Hatha yoga, nefes egzersizleri, farkındalık ve Ayurveda (Hint tıbbı-yaşam bilgisi) adına bildiklerimi paylaşıyorum. Gitar çalıyor, şarkı söylüyorum. Şubat 2019’dan beri Bursa Çekirge Devlet Hastanesinde Başhekim Yardımcısı olarak çalışıyorum.
Bülten soruyor, Meral Leman Özkan Yanıtlıyor…
Merhaba, kendimi bildim bileli hekim olmayı ve hasta bakmayı istedim. Çok isteyerek ve lise hayatım boyunca da ara ara derslerine gizli gizli girdiğim Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandığımı öğrendiğimde 1999 depremi gerçekleşti. Henüz üniversite kaydını yaptırmamış biri olarak Acil Servis’e yardıma gittim; “açılın ben doktor… olacağım” diye, Tabi bana ayak altından çekil dediler, 17 yaşında olduğum için kan bile bağışlayamadım. Ama öğrenciliğim boyunca her müsait anımda Acil Servis’e, ameliyathane ve kliniklere gittim. Yaz tatillerimi ER dizisinin de etkisinde kalarak gönüllü izlemci olarak Acil Servis’te geçirdim. Acil Tıp Uzmanı olmaya intern olduğum ve Acil Servis’te çalıştığım zaman karar verdim. Vardiyalı mesaisi, gece insanı olmam, çalışan personelin inanılmaz renkliliği, vakaların çeşitliliği ve kendimi orada tam bir hekim gibi hissetmem beni ATU olmaya yöneltti.
Müzik, pilates, fitness, geziler ve acil tıp ile ilgili eğitimler ile geçirdim diyebilirim. Uzman olarak çalışmaya başladıktan sonra yoga çalışmalarına ve buna bağlı Doğu ve Uzak Doğu gezilerine başladım.
Asistanlık döneminde yoğun çalışma nedeniyle zevk alarak yaptığım rutin bir hobim yoktu…
Yoga derslerine başlama sebebim amaçsızlık ve depresyondu. Yaptığım şeylerden zevk almıyor, kendime farklı farklı uğraşlar yaratsam da yeterince keyif almadığımı hissediyordum. Nefes eğitimini yoga eğitmenliği eğitimimin içinde aldım.

Pranayama dünyanın en eski dillerinden Sanskrit dilinde yaşam enerjisini artırmak, ömrünü uzatmak anlamına gelir (Pran: yaşam enerjisi, can Ayama: uzatmak, çoğaltmak).
Yoga M.Ö. 3000-2500 dolaylarında Hindistan’da ortaya çıkmış bir felsefe, yaşam bilimidir. Yoga Sanskrit dilinde “birleştirmek veya bütünleşmek” anlamına gelir; beden, zihin ve ruhu eğiten, kişinin kendini tanımasını sağlayan bir gelişim yoludur. Klasik yoganın Patanjali’nin Yoga Sutra‘sına (yazılı kaynaklarına) göre 8 basamağı vardır. Pranayama 8 basamaklı yoga yolunun basamaklarından biridir. Daha uzun, etkin ve kaliteli bir nefes almayı ve böylelikle yaşam enerjisini (canı) artırmayı öğretir.
Elbette doğduğumuz ve hava ile karşılaştığımız ilk andan beri hepimiz nefes alıyoruz. Ancak alabileceğimiz çok daha fazla nefes var; bunu ancak kendimiz deneyimleyince anlıyoruz. Nefes alabileceğimiz çok daha fazla akciğer alanı, psikolojik olarak da kendimizi rahatlatacak çok daha fazla alanımız mevcut. Kullanılmayan, açık kalmayı bilmeyen alveoler alanlarımız gibi. Duruşumuzu kapalı kullandığımızı, akciğerlerimize ayırdığımız alanı küçülttüğümüzü, yani kendi kendimizi kısıtladığımızı, bu kısıtlamayı kaldırınca fark edebiliyoruz.

İlk kez gerçekten nefes aldığımı hissettim…
Stres altında bir işi yetiştirmek üzere koşup duran her ülkenin insanı bu koşturmada bir mola arıyor. Avrupa ve Amerika’da nefes egzersizlerinin daha revaçta olmasının sebebinin, doğunun rehaveti ve sakinliğini arıyor olması diye düşünüyorum.
Beyaz veya mavi yakalı bir çalışanın belirli bir zaman içerisinde belirli bir işi yetiştirme çabası ve günden güne üzerindeki iş yükünün artması kişiyi zorluyor. Hepimizin bu koşturma içinde duruşu bozuluyor, kendine saygısı ve sevgisi azalıyor, manevi duyguları köreliyor. Nefesi etkin almak şöyle dursun, nefes almayı bile unutuyoruz. Bu durumdan çıkmanın en kolay ve üstelik de ücretsiz yolu doğru nefes almayı tekrar hatırlamak.
“Huzuru bilimsel olarak yakalamanın peşindeyiz…”

Tüm bebekler doğduğu andan itibaren doğru nefes alıyor. Doğru nefes nedir bunu konuşmak lazım tabi; “doğru nefes, nefes organı olan burundan alınır ve verilir.” Burundan geçen hava hepimizin bildiği gibi filtrelenip nemlenerek vücuda uygun hale gelir. Böylece hava akciğerleri doldurur. Ancak akciğerlerin doğru ve tam şekilde hava ile dolabilmesi için hem toraksın genişlemesi hem de karnın şişmesi gerekir. Akciğerlerin aşağı doğru rahatça dolarak büyüyebilmesi için diyaframın düzleşmesi yani karnın serbest bırakılarak karın içinde bulunan organların aşağı ve öne doğru yer değiştirmesine izin vermek gerekir. O yüzden nefesi karnımızın en altına kadar aldığımızı düşünerek karın nefesini yeniden öğrenmemiz gerekir. Bebekler karın nefesi alırlar. Her nefes aldıklarında karınları şişer ve iner. İnsanın nefes alışverişinin ilkokula başlamasıyla birlikte bozulduğunu görüyoruz. Sabit oturmak, belli bir pozisyonda durmaya zorlanmak, okul hayatı ve zorunluluklar ile kendini sıkmaya ve karnını kasmaya başlayan bireyler giderek daha kısa ve küçük nefeslerle idare etmeye başlıyor.
Yazar: Ali Kaan Ataman

Acil Tıp Uzmanı, Koyu Beşiktaşlı, Teknoloji tutkunu. Hayvansever, Sualtı sevdalısı… Adını bilmeyenlerin “o sakallı bey var ya” diye tanımladığı bu birey, aynı zamanda; idealisttir, her türlü bilgiye kafa göz dalar, yer-yutar. Dokuz Eylülden mezun olup uzmanlığını da aynı hastaneden alan Kaan, Doktor Öğretim Üyesi olarak Okan Üniversitesinde çalışmaya devam etmektedir…
Yazar: Gonca Karakaptan

Çok konuşuyorsun, “sen Avukat ol” lafına inanarak mesleğe adım atmıştır. Yapamazsın diyenlere aldırmadan genç yaşında emsal davaya imza atmıştır, sayesinde artık; kimse, kimsenin vergileriyle maaşını almamaktadır. Haksızlığa gelemez, kolay kolay pes etmez. Kedisinin anası, kendi bürosunun ve de TATD’ nin avukatıdır.
Gonca hanım merhaba. Bugün dergimizin hukuk bölümünde, hekimlerin önlerine çıkabilecek sorunlardan biri, malpraktis kavramından gözetmek istiyorum.
Tıbbi Malpraktisi Dünya Tabipler Birliği “hekimin tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastayı tedavi etmemesi ile oluşan zarar” olarak tanımlamıştır. Hukukçu diliyle, Yargıtay kararlarında benzer bir tanımla “Tıp biliminin standartlarına ve tecrübelere göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü hekim müdahalesi uygulama hatası” denmektedir.
Hekimler, tıbbın “normal” sınırlar dahilinde kabul ettiği risk çerçevesinde doğabilecek, istenmeyen kötü sonuçlardan (komplikasyon) sorumlu değildir. Hekim, tedavi sonucunda ortaya çıkacak riskten ancak hata yapması (malpraktis) halinde sorumlu tutulabilir. Yani hekimin sorumluluğunun doğması için, bir zararın yanı sıra bir hata da gerekmektedir.
Hekimlik mesleği doğası gereği riskli olduğu için, komplikasyona izin verilen risk de denmektedir. İki tanım arasındaki fark; malpraktiste hekimin cezai ve hukuki sorumluluğunun olması, komplikasyon durumunda ise hekimin sorumluluğunun bulunmamasıdır.
Her tıbbi işlemde bir “olması gereken” ve bir de “olan” vardır. Bu “olan” durumda uygulama hatası var ise malpraktis, hata/kusur/ihmal yok ise komplikasyon söz konusu olur.
Komplikasyon durumunda önemli olan, hekimin bu gelişme karşısındaki duruşu, alınması gereken tedbirleri derhal alması, ortaya çıkan durumu hasta ve hasta yakınlarıyla paylaşmasıdır. Hekimin bu tavrı, dava açılması ihtimalinde kazanacak olsa dahi bu davaya en baştan maruz kalmasını önlemeyi sağlayabilir.
Hukuken asistan hekimler, ancak eğitimlerini veren uzmanların denetiminde ve uzmanlarla birlikte hastaya müdahale edebilir ve tedavi düzenleyebilirler. Uzmanlık eğitimi gören bir asistan hekimin, bir hastayı tek başına üstlenebilme yetki ve sorumluluğu yoktur.
Yetki ve sorumluluklarını aşan bir çalışmaya tabi tutulduklarında, oluşacak malpraktis veya benzeri hekimlik mesleğine dair zararlardan, öncelikle idare ve uzman hekim sorumlu olacaktır. Örneğin geçtiğimiz yıl içerisinde, sezaryen doğum esnasında içerisinde gazlı bez unutulmuş bir hastanın açtığı davada, materyal saymanın ameliyathane hemşiresi görevi olduğu, operasyon esnasında asistan hekimin bir hatada bulunmasını engellemek için ise uzman hekimin orada bulunduğu, asistan hekimin eğitim aşamasında sadece bir uygulayıcı olduğu gerekçesi ile asistan arkadaşımıza henüz dava açılmadan takipsizlik kararı almışlığımız var.
Ne var ki, “hocam yap dedi yaptım” demek her olayda asistan hekimi kurtarmayacaktır. Hukukta “bilmemek mazeret değildir” sözünü kullanırız. Asistan hekimler de her ne kadar henüz eğitim aşamasında kabul edildikleri için sorumlulukları sınırlı olsa da, hak ve sorumluluklarını bilmekle yükümlüdürler.
Mesela asistan hekimler, müdavi veya konsültan hekim olarak görev yaptıklarında üstlenme yasağını ihlal etmiş olurlar. Bu durum sadece kusur düzeyinde önem taşımakla kalmaz, aynı zamanda hukuken sözleşmenin ihlali düzeyinde özen yükümlülüğüne aykırılık anlamına gelir. Bu durumda da asistan hekimlerin özel hukuk bakımından sorumlulukları, yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluğa göre belirlenir.
Kıdemli asistan ile daha kısa süredir asistanlık yapmakta olan asistan arasında ise hukuken herhangi bir hiyerarşik ilişki söz konusu değildir. Her ikisi de eğitim aşamasını devam ettirmekte olup, “kıdemlim yap dedi yaptım” sözü bir savunma niteliği taşımaz.
Ailesinde veya dost çevresinde sağlık personeli olan hukukçuların daha kolay empati kurabildiğini, hekimleri daha iyi anlayabildiğini düşünüyorum. Hekimlerin gerçekten çok ağır çalışma şartları mevcut ve bunun iç yüzünü görmeden anlamak biraz zor. Herkes hastaneye hasta olarak girmiştir, bu sebeple meslek dışı bir insan için hasta gözüyle bakmak kolay ancak hekim gözüyle bakmak zordur.

Meslektaşlarım açısından objektif bakmaya çalışırsam, elbette hekimleri anlayan ve yardımcı olmaya çalışanlar olduğu gibi, hastaları dolduruşa getirip tazminat vaadiyle mesleği suistimal eden avukatlar mevcut.
Hakim ve savcılar açısından ele alacak olursak açıkcası sağlık hukukunun uzmanlık gerektiren bir alan oluşundan ötürü gerektiği kadar alanda yetkin olmadıklarına inanıyorum. Hekim ne yapmalıydı, ne yapmış, bu işlem malpraktis mi komplikasyon mu bunu değerlendirmekte hakim ve savcılar haklı olarak zorluk çekiyor, bu nedenle istisnasız her dosya adli Tıp Kurumu’na gidiyor ve Adli Tıp’ın ağzından çıkacak her söz kanun sayılıyor. Aslında bunun önüne bazı yeni düzenlemelerle geçmek mümkün bence.
Kesinlikle sağlıkta ayrı bir ceza kanunu olması ve sağlık mahkemeleri kurulması gerektiğini düşünüyorum. Aslında bunun için geç bile kalındı. Sağlık hukuku ülkemizde halen yeterince gelişemedi. Ben yükseklisansa başladığımda Türkiye’de sadece üç fakültede bu alan vardı, geçen yıllar içerisinde de büyük bir gelişme görülmedi. Durum böyle olunca mesleğin risklerinden ötürü kendini hukuken güvende hissetmeyen birçok hekim son yıllarda hukuk okumaya yöneldi, bence kurulacak bu mahkemelerde yargılamayı yapacak hakimler için de bu şart aranmalı. Sağlık hukuku dosyalarını, tüm teknik çerçeveye hakim ve en adil biçimde bu hukukçu-hekimlerin değerlendirebileceğini düşünüyorum.
Verdiğiniz bilgiler bizim için çok değerli. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.
Yazar: Gültekin Kadı

1983 Trabzon doğumlu Acil Tıp Uzmanı, Karadeniz’in bağrında eğitim hayatının büyük bir kısmını geçirip, ihtisas için bozkırın ortasında hayatına devam eden bir acil tıp gönüllüsü. Travma, USG, toksikoloji sevdalısı bir acilci.
Acil tıp uzmanlığı ülkemizde 1990’lı yıllardan sonra kendini gösteren ve gün geçtikçe gelişen ve gelişmeye açık bir bilim dalı olarak dikkat çekmektedir. Acil sağlık hizmetlerinin hastane ayağını oluşturan acil servis ekibinin nöbet sistemleri, çalışma şartları ve bu ekip üyelerinin tükenmişlikten korunması hasta bakım kalitesinin çok önemli bir göstergesidir.

“Acil servis ekibinin tükenmişlikten korunması hasta bakım kalitesinin çok önemli bir göstergesidir”
Tükenmişliğin temelinde işyerinde çalışanın aşırı ve uzun süreli stres nedeniyle duygusal, zihinsel, sosyal ve fiziksel yorgunluk yatmaktadır ve beraberinde kişinin duyarsızlaşması ve azalan kişisel başarı duygusundan da bahsedebiliriz. Hasta için olduğu kadar; kurum ve hekim için de olumsuz sonuçlar ile ilişkilidir.
Tükenmişlik, fiziksel ve duygusal hastalıkların da dahil olduğu, madde bağımlılığı, memnuniyetsizlik, baş ağrısı, uyku bozukluğu, hipertansiyon, kaygı bozuklukları, alkolizm ve miyokard enfarktüsüne kadar geniş bir yelpazede olumsuz sonuçlarla ilişkilidir.
Uyku, bilincin doğal bir süreç içinde geçici olarak kaybolduğu ve basit bir uyaran ile sonlandırılabilen ardışık sikluslar olarak tanımlanabilir. Uyku bozukluğu tükenmişlik sendromunun fiziksel belirtileri arasında sayılmaktadır. Uyku bozukluğu, kronik dönemde kişinin kendini sürekli uyku halinde olma şeklinde prezente edecektir ve her anlamda başarısızlık ve hataların temelini oluşturabilir.


“Gün ışığı, gürültü, telefon, aile fertleri nöbetlerden sonraki verimsiz uykunun sebepleri arasındadır…”
Acil tıp asistanları için çalışma sisteminin yarattığı en önemli sorunlardan biri uyku kalitesi ve düzeninin bozulmasıdır. Gece nöbeti şeklinde çalışan asistanların yaklaşık %65’i uyku bozukluklarından şikâyetçi iken, gündüz mesaisinde çalışan grupta bu oran %20 civarında saptamıştır. Uyku bozukluklarına neden olabilen gece nöbeti nedeni ile meydana çıkan diğer sağlık problemleri (gastrointestinal sistem rahatsızlıkları, peptik ülser gibi) ve alışkanlıklar (kahve, sigara vb.) dolaylı olarak birbiri içerisinde kısır bir döngünün habercisidir. Özellikle gece nöbeti çıkışında gündüz uykusu oldukça verimsiz geçebilmekte ve bunda rol oynayan faktörler gün ışığı, gürültü, telefon, aile fertleri olarak sıralanabilir. Gündüz uykuları gece uykusuna göre daha kısa olmasının yanında derin uyku süreleri de azalmıştır. Beslenme, uykusuzluk ve diğer multifaktöryel nedenlerden ötürü gece nöbeti şeklinde çalışanlarda aterosklerotik rahatsızlıklar, kalp krizi riski, trigliserid düzeyleri, depresyon ve bipolar hastalık daha fazla bulunmuştur.

“Uyku kalitesi uyku ritmi, sağlıklı yaşam, beslenme ve fiziki ortam ile ilişkilidir”
Uyku kalitesini belirleyen faktörlerin en önemlileri uyku ritmi, sağlıklı yaşam, beslenme, fiziki ortam sayılabilir. Her daim uykuya gitmek için bir biyolojik ritminiz olması önerilir. Kaliteli bir uyku için fiziki olarak bazı önlemler alınabilir. Örneğin kalın ve koyu renkli karartma perdeleri, gürültü çıkaran cihazların uzak tutulması gibi. Uykudan en az bir saat önce televizyon, bilgisayar, cep telefonu kullanmayı bırakmak, uykuya dalmadan önce sizi rahatsız edeceğiniz elektronik cihazların bağlantılarını kesmek, örneğin, tam uyku ortasında gelen bir mail sesiyle uyanmaktansa, uyumadan önce tablet/telefon/bilgisayarınızın internet bağlantısı kesebilir veya uçak moduna alabilirsiniz.
Yazar: Cem Ertan

Kendini bildi bileli hekim olmak istedi. Ankara Gazi Anadolu Lisesinden 1992 yılında mezun olduktan sonra Antalya’da Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesinde önce Tıp, sonra da Acil Tıp Uzmanlığı eğitimi aldı ve gerçekte ne olmak istediğini keşfetti. Malatya’da İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalında 8 yıl görev yaptıktan sonra İzmir’de İzmir Üniversitesi Medicalpark İzmir Hastanesi’nde çalışmaya başladı ve halen Medicalpark İzmir Hastanesi Acil Tıp Kliniğinde çalışmaya devam ediyor. Kendisi 15 yaşında bir kız babası, müziksever, okur, yazar, amatör fotoğrafçı, ev biracısı, eğitimperver, gezisever, hayvanseverdir.

Haydi gidelim denecek kadar yakın, cebinizi yormayacak kadar ucuz, vize (hatta yeni kimlik kartınızı aldıysanız pasaport dahi) gerektirmeyen, tarihi dokusu ve mimari özellikleriyle gezi severlere, birbirinden farklı konseptlerde yeme-içme mekanlarıyla gastronomi tutkunlarına hitap eden bir şehire gidelim sizinle. İstanbuldan yaklaşık 2 saatlik direk uçuşla varabileceğiniz kuzeyin popüler destinasyonlarından Lviv (veya sıkça kullanılan diğer söylenişiyle Lvov) Ukraynanın batısında yer alan, şehir merkezi UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan bir kültür şehri. Lviv’e indikten sonra ise şehir merkezine ulaşım için Uber, taksi (pazarlık şart!), otobüs gibi seçenekleriniz var. Şehirde Lviv Üniversitesi ve Lviv Polytechnic adlarında iki yüksek eğitim kurumu bulunduğunu da belirtmekte fayda var.

İsmini Rus Kral Galiçyalı Daniel’in en büyük oğlu Leo’dan alan şehrin sembolünün aslan olması da hiç şaşırtıcı değil tabii ki. Ukrayna’nın kültür başkenti olarak kabul edilebilecek “Aslan şehri”, ulaşılması olduğu kadar gezilmesi de kolay, bir baştan bir başa yürüyerek dolaşılabilen ve her adımda güzel mimari dokusuyla tarihte bir gezintiye çıkmışsınız hissi yaşatan sokaklarla dolu. Lviv sokaklarında en sık duyacağınız dil tabii ki Ukraynaca, Rusça’dan ise pek hazzetmediklerini söylemek yerinde olur. İngilizce bilen kişi sayısı çok az değil, özellikle restoran ve alışveriş için uğrayacağınız dükkanlarda işinizi görebiliyorsunuz. Ukrayna’nın para birimi ise Grivna. 1 Türk Lirası 4 Grivna ediyor, bu da Lviv’i nispeten ucuz bir gezi hedefi haline getiriyor.
Lvivi’i gezmek için mevsimsel açıdan en uygun dönemin Nisan-Eylül arası olduğu söylenebilir, 20 derece civarında seyreden hava sıcaklığı özellikle ilkbahar ve yaz başında şehri daha da keyifli kılıyor.

Peki neler yapılmalı, nereler görülmeli bu güzel şehirde?
Raynok Meydanı, şehrin eski ve yapıları koruma altına alınan eski merkezi. Belediye binası bu meydanın ortasında yer alıyor ve 20 Grivna ödeyerek binaya girip kulesinden meydanı kuşbakışı izlemek mümkün. Meydanın etrafını saran ve birbirleriyle kesişerek tarihi binaların arasında dolanan sokakları, gezilecek yerleri de planlayarak izlemek oldukça keyifli.
Yazar: Zafer BEŞER

29.10.1983 Adana doğumluyum. Evli ve ikiz kız babasıyım. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2008 yılında mezun olduktan sonra zorunlu hizmetimi Ordu’da yerine getirdim. Sonrasında Ankara Altındağ Toplum Sağlığı Merkezinde idari ve tıbbı hizmetlerde görev aldım. TUS sonucu kazandığım Acil Tıp Uzmanlık eğitimim için 2016 yılında Ankara Üniversitesi Acil Tıp Anabilim Dalında çalışmaya başladım. Acil tıbbı ve hayatı kolaylaştıran teknolojik ve pratik uygulamalar ilgi alanım.
Aralık 2019’da Wuhan’da çalışan hekimlerin fark ettiği, standart tedaviye yanıtsız ve süreçte yoğun bakım ihtiyacı gerektirebilen pnömoni vakalarındaki gariplikleri dile getirmelerinin ardından; tüm Dünya’nın yaşam şeklini değiştiren, sağlık sistemlerini sorgulatan, yıllar sonra Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi ilanına neden olan Coronavirüs ya da COVİD-19 salgını, Ocak 2020’de Çin, Şubat ayında Avrupa ve Mart ayında ülkemizde görülen ilk vakayla gündemimizdeki yerini aldı.
İtalya, İspanya ve Fransa’da sağlık sistemlerinin çökmesine neden olan Covid-19 ile ilgili ülkemizin mücadelesi, Mart ayından önce Sağlık Bakanlığı’mızın bünyesinde kurulan “Bilim Kurulu” ile başlamıştı. Bilim Kurulu’nun tavsiyeleri ile ülkemizde tanı koyma sürecinde alınabilecek önlemler planlanmaktayken; 11 Mart’ta ilk vakanın tespitiyle Covid-19 salgını bambaşka bir boyut kazandı. Avrupa’da günlük tanısı konan vaka sayısından ziyade Covid-19 nedenli ölüm sayıları kısa sürede tedirginlik, korku ve panik havasının oluşmasına neden oldu.
Tüm bu tedirginliğin, korkunun ve panik havasının tam ortasında yer alan Acil Tıp Asistanları olarak aklımıza neler geldi? Neler hissettik? Acaba Covid-19’lu hasta muayene ettim mi? Acaba ben olmadım ama sevdiklerime Covid-19 taşıdım mı? Ya da bugünden sonra neler yapmalıyım?
Acil Tıp Klinikleri olarak çok sayıda hasta başvurularına, kaotik ortamlarda çalışmaya alışık olmamız; sonu belli olmayan bu sürece diğer branşlara göre alınan önlemlerle en hızlı şekilde adapte olmamızı sağladı. Kişisel Koruyucu Ekipman kullanımı, kritik hasta yaklaşımı, hastane öncesi ve sonrası yapılması gerekenler, Covid-19 ile ilgili en güncel bilgilerin konuşulduğu TATD görsel ve sosyal medya yayınları sayesinde salgınla mücadelede Acil Tıp Asistanları olarak daha donanımlı olmamızı ve emin çalışmamızı sağladı.

Yıllar sonra Covid-19 salgın dönemindeki Acil Tıp Asistanlık sürecimizde bahsi geçecek olmazsa olmazlar neler … Değişen çalışma şeklimiz, ortamlarımız, ailelerimizden ayrı kalmalarımız, eğitimlerimizin, tez ve hatta uzmanlık sınavlarımızın sanal ortama taşınması, diğer kliniklerin değişen ve değişmeyen konsültasyon cevapları, yaşanan sağlıkta şiddet olayları …
Aslından burada sözü Acil Tıp Asistanlarına bırakmak isterim….
Merhabalar, ben Bakırköy Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği’den Dr. Müge Arslan.
Sürecin en başında ocak ayının ilk günlerinde, arkadaşlarımın gösterdiği Çin’de çekilmiş bir anda bayılan fenalaşan hastaların videolarına inanmayarak başladı benim pandemi sürecim aslında. Sonra bir anda çalıştığım klinikte fark ettiğimiz ama konduramadığımız ölen, yoğun bakıma giden hastalarla devam etti. Geçen arkadaşlarımın hatırlattığı o dönemlerde söylediğim bir cümle var mesela: “Griple gelen genç hastalara dikkat edin. Klinikleri çok hızlı kötüleşebiliyor bu ara.” Gerçekten öyleydi. Türkiye’de vakalar açıklandıktan sonra bir panik havası ve sonra başlayan belirsizlik durumu çok depresif ve korkutucuydu. Bugün ekipman bulduk yarın bulabilecek miydik? Ya içimizden biri hastalanırsa ya birimiz yoğum bakıma yatar ve ölürse? Arkadaşlarıma bir mesaj atmıştım o dönem: ‘’Gençler her gün fotoğraf çekilelim mi? Bu sürecin sonunda kim ölür kim kalır belli olmaz.’’ Müşahade odamızda yatış bekleyen bir sürü Covid-19 şüpheli hasta ve pandemi polikliniklerimizde metrelerce kuyruk vardı. Tüm bunların yanı sıra Nisan ayında planladığımız düğünümüz, mart ayında da nikahımız vardı. Nikahımız için annemlere ve nişanlımın ailesine “Gelmeyin lütfen kendinizi riske atmayın” derken bir anda şehirlerarası ulaşım durduruldu. Nikah günümüze kadar nikah ertelenecek mi diye düşünerek haberleri izledik. Nikah günü ise “Sadece iki şahide izin var, yakınlarınız gelse de kapıda bekleyecekler” dendi. Aynı dedikleri gibi oldu iki şahidimiz ve biz ve gelen 4-5 yakınımız uzak bir yerden nikahı izlediler. Nikahın ertesi günü ben ve eşim görev yerlerimize ve nöbetlerimize geri döndük.
Yazar: Faruk Danış

Asker çocuğu olarak dünyaya gelince gezmeyi ve gittiği her yerde yeni şeyler denemeyi alışkanlık haline getirmiş. Çocukluğunda Erzurum’da başlayan kar tutkusunun peşinden önce kayak sonra snowboard ile Palandöken’den Alp ’lere kadar kaymış bir gezgin, gittiği her yerde yeni tatlar arayan bir gurmedir. Hayallerinin peşinden koşarak doktor olmuş. Aksiyon tutkusunu ise konsol oyunları, Airsoft, BMW tutkusu ve Hacettepe Acil ile birleştirmiş.
Yakın zamanda maalesef hepimiz Van’da yaşanan felaket ile sarsıldık. Art arda meydana gelen iki çığ kazasında birçok vatandaşımız hayatını kaybetti. Öncelikle ülkemizin başı sağ olsun demek istiyorum. Ne yazık ki, afetler ancak gerçekleşip yaralanma ve ölümlere neden olunca önemseniyor. Aslında snowboard, kayak, trekking veya tırmanma gibi sporlar yapıyorsanız veya işiniz dolayısıyla yapanların yanında bulunmak zorunda kalıyorsanız çığ hakkında bilmemiz gereken şeyler var.
En önemli gerçek; çığ felaketine yakalanan insanların çoğu dengesiz kar yamaçlarında veya altında gezinerek çığın oluşumunu tetiklerler. Özellikle sporcu çığzedeler, sporlarında çok yetenekli olsalar bile genellikle çığla başa çıkmak için gerekli bilgi ve beceriye sahip değillerdir.
O zaman, çığ hakkındaki bilgi ve deneyimlerimizi paylaşmaya başlayabiliriz.
Çığ Tipleri
Çığ tipleri temelde ikiye ayrılır; Gevşek kar ve Levha çığ
Gevşek kar çığları (= nokta çığ)
Kar paketi; kalın, ince, sert, yumuşak, güçlü ve zayıf şeklinde farklı kar katmanlarından oluşur. Kar paketinde kohezyon (kar kristalleri arasındaki çekim kuvveti) olmayan ya da çok az olan durumlarda gevşek kar çığları oluşur. Bunlara nokta çığ da denilmektedir. Yüzey üzerinde veya yakınında bir noktadan başlayan ve ters V harfi şeklinde yamaçtan aşağı ilerledikçe daha fazla kar ve momentum toplayan bu çığ tipi kuru veya ıslak karda, kış veya yaz aylarında ortaya çıkabilir. Gevşek kar çığları kışın genellikle kar fırtınası sırasında veya sonrasında meydana gelir. Daha sıcak aylarda meydana gelen gevşek kar çığları genellikle erimenin veya yağmurun sonucudur.

Levha çığ (= tabaka çığ)
Bir kar tabakasının altındaki tabakadan kopup yokuş aşağıya doğru kaydığı, daha tehlikeli çığ tipleridir. En çok maruz kalınan çığ tipidir. Levha çığlar, birçok kar fırtınasının veya kuvvetli rüzgarların kar katmanları arasında zayıflıklar meydana getirmesi sonucu oluşur. Bazı katmanlar sıkılaşır ve güçlenir, bazıları ise zayıflar. Zayıf katmanlarla, güçlü katmanlar arasındaki noktalarda kohezyon zayıftır.
Üstteki kar tabakası alttaki tabakaya iyi bağlanmadığında genellikle bir kayakçı veya dağcı gibi bir tetikleyici etmen sonucu çığ ortaya çıkabilir. Levha çığlar nokta çığların aksine yüzeydeki bir noktadan başlamak yerine, tabaka boyunca yayılan kırık çizgisi ile daha derinden başlar ve çok daha geniş kar kütlesi içerir.

Yazar: Ayça KOCA TANRIVERDİ

Paris’te doğmuş, Pierre et Marie Curie Üniversitesinde 1.sınıfı bitirdikten sonra Ankara’ya yerleşmiş. Ankara Tıp Fakültesi’nde lisans eğitimini ve Acil Tıp ihtisasını tamamlamış. Mecburi hizmet sonrası yine yuvaya dönmüş ve AÜTF Acil Tıp AD da öğretim görevlisi olarak çalışmaya devam etmektedir. TATD sağlıklı yaşam başkanıdır. Her fırsatı değerlendirerek yurt dışı planı için uçak bileti bakar. Spor tutkunu, fitness sevdalısı, yeni kick bokscu, kelimelerin etimolojisi ile takıntılı.
Tıbbi kariyer süresince tıbbi hatalar ve/veya hasta güvenliği olayları kaçınılmazdır. Tıbbi hatalar önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır ve bazı kaynaklar tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde üçüncü önemli ölüm nedeni olarak belirtilmiştir. Bu basit ve kritik kavram, tıp fakültesi veya mezuniyet sonrası eğitim sırasında nadiren tartışılmaktadır. Hastalar doktorları hatasız, süper güç uzmanlar olarak algılayabilir, benzer şekilde doktorlar da devamlı kusursuz mükemmellik seviyelerini kendilerinden beklemektedir. Bu duygular insan olmanın ve karmaşık sağlık sistemlerinde çalışmanın gerçekleriyle çarpışır.
2000 yılında “To Err is Human” kitabında tanımlandığı gibi, sağlık hizmetlerinde çalışan kötü insanlar değil; daha güvenli hale getirilmesi gereken kötü sistemlerde çalışan iyi insanlar vardır.
“kötü sistemlerde çalışan iyi insanlar vardır…”
Bu durumda, yaşanan tıbbi hatalar veya olumsuz olaylar sağlık çalışanlarını nasıl etkiliyor? Bu kişileri etkin bir şekilde nasıl destekleyebiliriz?
İkincil Mağdur sendromu nedir?
Hasta güvenliği olayları veya tıbbi hatalar, yanlış ilaç dozu, yanlış tanı, yanlış tıbbi tedavi, bir prosedür sırasında kazara zarar verme gibi durumları içerir. Bu tip vakalar uygulayıcılarda kalıcı duygusal izler bırakabilir. Herhangi bir hasta güvenliği olayında veya tıbbi hata sonrası, ilk mağdur hastadır. İkinci mağdur ise, olaydan sonra travmatize olmuş sağlık personelidir.
İkincil Mağdur sendromunun etkileri nedir?

İkinci mağdurlar kaygı, depresyon, suçluluk, uyku bozuklukları, uygulamalarında güven kaybı ve iş tatmininde azalma gibi önemli duygusal sıkıntılar yaşayabilirler. Bu duygusal etkiler, vakanın yapısına ve hastanın yaralanmasına bağlı olarak haftalar veya yıllar sürebilir. Buna ek olarak, ikinci mağdurlar bu sıkıntılı süreçte karar verme üzerine odaklanmada zorlandıklarından, ilerleyen zamanda kendilerini benzer bir durum içinde tekrar bulma riskleri yüksektir.
Tıpta, hataların temel nedenini belirlemek gelecekteki hataların ortaya çıkmasını önlemek için önemlidir. Sistemler açısından, hasta güvenliği önlemleri genellikle olumsuz bir olaya yanıt olarak protokoller ve diğer müdahaleler yoluyla geliştirilir.
Bu olayların bir zorlu yanı, hataların açıklanması ve raporlanmasıdır. Destekleyici olmayan, ceza sistemi ile işleyen klinik bir ortamda çalışan sağlık çalışanlarının tıbbi hataları bildirme durumları daha düşüktür. Bu durum, gelecekte oluşabilecek hataların etkin bir şekilde önlenmesine engel olacaktır.
Kimler risk altında?
Tıpta uzmanlık asistanları grup olarak öğrenme aşamasında oldukları ve tecrübesiz oldukları için hata yapmaları beklenmektedir. Ayrıca, yüksek iş yükü, uyku düzensizlikleri ve yorgunluk ikincil mağdur olma potansiyelini artırmaktadır.
İkincil mağduru nasıl tanıyalım?
İkincil mağdurlar tükenmişlik sendromu yaşayanlara benzer duygular ve davranışlar gösterebilir. Bu kişiler duygusal değişkenlik, izolasyon, odaklanma yeteneğinde azalma yaşayabilir ve kendilerini destek ağlarından çekebilirler.
Tanıyabilmek ve iyileşme ile başa çıkmak için ortak ikincil mağdur iyileşme modeli belirlenmiştir:,

“Kaos ve kaza tepkisi dönemi”
Kişi kendini suçlar ve bununla birlikte dikkat dağınıklığı yaşar. Kendilerini sorumlu tuttukları için “Nasıl oldu? Neden oldu? Neden benim başıma geldi? diye sorabilir.

Yazar: Ayhan Özhasenekler

Erciyes Üniversitesi’nde Tıp Fakültesini, Dicle Üniversitesi’nde Acil Tıp Uzmanlığını bitirdi. Diyarbakır Devlet Hastanesinde mecburi hizmet sonrası, evi – ailesi olarak gördüğü Dicle Acil Tıp Ailesinde Öğretim Üyeliğine başladı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp AD Öğretim Üyesi, Dekan Yardımcısı, Ankara Şehir Hastanesi Acil Tıp Kliniği Eğitim Görevlisi, TATD YK üyesidir. EKG’yi gece gündüz anlatacak kadar sever. Simülasyon meraklısı, Tıp Eğitiminin şimdilik alaylısıdır.
Yazar: Çağdaş Yıldırım

1986 yılında Antalya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Antalya’da gördü. 2004-2010 yılları arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde öğrenimine devam etti. 2010-2011 yılları arasında Isparta Şarkikaraağaç Devlet Hastanesi Acil Servisinde mecburi hizmet görevinde bulundu. 2012-2016 yılları arasında Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniği’nde ihtisasını yaptı. 2016-2018 yılları arasında Acil Tıp Uzmanı olarak Kahramanmaraş Elbistan Devlet Hastanesi Acil Servisinde çalıştı ve Acil Servis Sorumlusu olarak görev yaptı. Ağustos 2018 tarihinden itibaren Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalında Dr. Öğr. Üyesi olarak çalışmaktadır. Evli ve 1 çocuk babasıdır.
Acil Servisler sıklıkla kaotik ve dinamik ortamlardır. Diğer branşlara göre daha fazla olan iş yükü, hasta yoğunluğu; özellikle ülkemiz, bu konuda nüfusundan daha fazla acil başvurusu olması ile alanında en tepedeki yerini korumaktadır. Bu yoğunluğun üzerine bir de nöbete dayalı bir çalışma tarzı ve çalışma ortamından kaynaklanan zorluklar da eklenince acil tıp hekiminin hayatını daha da zorlaştırmaktadır.
Yapılan bir derlemede; acil tıp hekimleri, düzenli olarak yüksek stres bildirmekte, buna karşılık kendilerini yüksek özerkliğe sahip, becerisi, takım çalışması ve iletişimi daha iyi özellikli bir popülasyon olarak tanımlamaktadırlar. Bununla birlikte acil serviste çalışma deneyimi kazandıkça stres faktörleri ile başa çıkmak daha kolaylaşmaktadır. Ancak bu başa çıkma süresi kişiden kişiye, çalışılan ortama, stres faktörlerinin süresi ve tekrarlanmasına göre de çeşitlilik göstermektedir. Nöbet çıkışı veya rutin yapılan geri bildirim toplantıları da personelin stresini düşürmektedir. Acil servis personelinin stres düzeyini azaltan bir diğer ve önemli faktör ise diğer branşlara göre daha fazla yaşadıkları mesleki tatmindir. Başarılı bir resüsitasyondan sonra veya iğne dekompresyondan sonra hangimiz bir süreliğine o kaostan uzaklaşıp ütopik bir boyuta geçmiyoruz ki?
Peki kendimizden ziyade bize etki eden çalışma ortamımızdaki ufak dokunuşlar bizi nasıl daha mutlu ve daha az tükenmiş kılabilir?
Güvenlik
İlk yardım uygulamalarında da olduğu gibi her şeyin başı güvenlik. Birçok çalışma, sağlık çalışanlarına şiddetin sıklıkla ve bildirilenden daha fazla olduğunu göstermiştir. Acil Servisi güvenli kılmak için nasıl önlemler alınabilir:
Çalışan çalıştığı ortamda kendini ne kadar güvenli hissederse hem kendisine hem de hastalarına daha çok katkısı olacaktır.
Dayanışma
Bütün personelin dayanışma içinde olması da çalışma ortamının huzuru için önemlidir. Hekimler, hemşireler ve yardımcı personelin arasında iyi iletişim ve takım çalışması hem iyi hasta bakımı sağlar hem de çekilebilir mutlu bir nöbet geçirilmesini sağlar.
Son zamanlarda yapılan bir araştırmada, işyeri dayanışmasının iki anahtar özelliğinin samimiyet (birlikte çalıştığınız kişiyi tanımak ve bakış açılarını anlamak) ve güven (sağlayıcının hastaların aklında en iyi menfaatlere sahip olduğunu bilmek vb.) olduğunu ortaya koymaktadır. Acil Servis dışında personelin birbirine karşı güvenini ve samimiyetini kazandıran aktiviteler de (simülasyon eğitimi, akılcı iletişim üzerine grup eğitimi vb.) işyeri dayanışmasını geliştirir. Ayrıca yapılacak sosyal etkinliklerin de faydası olacağını herkes bilir.
Ortam
İyi bir çalışma ortamı, sağlıklı ve verimli bir çalışmanın olmazsa olmazıdır. Ortamın gün ışığı alması, gürültü kirliğinin önlenmesi, acil müdahale için hasta bakım alanına yakın temiz ve rahat yemek yeme alanları olması, hasta bakımının tartışılması ve planlanması için ergonomik alanların olması iyi bir çalışma ortamının özellikleri arasındadır.