Acil Tıp Bülteni
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
      • Önsöz
      • Yayın İlkeleri
    • Künye
      • Dergi Ekibi
    • İletişim
  • Gündem
  • Hobi
  • Röportaj
  • Seyahat
  • Sizden Gelenler
  • Sayılar
  • İletişim
Aidat Ödemesi Bağış
Acil Tıp Bülteni
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
      • Önsöz
      • Yayın İlkeleri
    • Künye
      • Dergi Ekibi
    • İletişim
  • Gündem
  • Hobi
  • Röportaj
  • Seyahat
  • Sizden Gelenler
  • Sayılar
  • İletişim
  • Üye Girişi
Salı, 21 Nisan, 2026
Son Yazılar
Sağlıkta Şiddet Yasası
Güzel Şehir Van
Ocak 2025 sayımız çıktı. İyi okumalar.
’Bilimin Işığında’ Projesi Devam Ediyor
Bol Sosyal Programlı Özlenen Kongre
Acil Tıp Bülteni
Acil Tıp Bülteni
Aidat Ödemesi
  • Hakkımızda
    • Hakkımızda
      • Önsöz
      • Yayın İlkeleri
    • Künye
      • Dergi Ekibi
    • İletişim
  • Gündem
  • Hobi
  • Röportaj
  • Seyahat
  • Sizden Gelenler
  • Sayılar
  • İletişim
Copyright 2024 - All Right Reserved
SeyahatSizden GelenlerTATDsosyal

Yaşamak İçin İdeal Bir Şehir: Lyon

tarafından İbrahim ALTUNOK 17 Kasım 2022
written by İbrahim ALTUNOK

Fransızlara karşı olan önyargıyı hepimiz biliyoruz, ne kadar somurtkan olabileceklerini ve turistlere karşı nasıl davrandıklarını görmezden gelemeyiz. Lyon uçağında yanımda oturan kişi ile konuştuklarımız bunlardı. Uzun seneler Paris’te yaşamış biri olarak kendisine katılmaktan başka şansım yoktu. Fakat daha Lyon havaalanına gelir gelmez aşırı samimi ve Paris’ten çok daha farklı bir hava estiğini farkettim. Sanırım Dünyanın her neresi olursa olsun, ekvatora yakın yaşamak insanları daha rahat ve huzurlu yapıyor. 

“Dünya’nın gelişen turizm destinasyonu ödüllü şehri”

Fransa’nın en büyük üçüncü şehri olan Lyon, 2021 Dünya Seyahat Ödülleri’nde (World Travel Awards, Turizmin Oscarları bir nevi…) “Dünyanın Gelişen Lider Turizm Destinasyonu” ödülüne layık görülmüş.

Havaalanından şehir merkezine gelirken şehrin iki nehir arasında konumlanmış olması insanın dikkatini çekiyor ve inanılmaz iyi hissettiriyor. Şehrin merkezinin yarımadaya benzetilmesi nedeniyle bu bölgeye “Presqu’ile” adı verilmiş, yani “ada’ya ramak kala”. 

“Fransa’nın gastronomik düzeyde en önemli metropolleri arasında”

Tabiki, şehrin en canlı yerleri de bu bölgede konumlanıyor; popüler kafeler, nehrin kenarında tekne barlar, ve “bouchon” restoranlar. Ama maalesef, pandemi ve sosyal kısıtlamalar (7 ay boyunca kafe restoranlar kapalı kaldı) tad duyularımızın gelişmesine engel oldu ve maalesef bu yazıda yeme-içme mekanlarından bahsedemeyeceğim (Sırf bouchon restoranlar için tekrar ziyaret edilmesi gereken şehirler arasına Lyon tekrar yazıldı).

“Romalılar döneminden kalan tarihi yapılar arasında gezinmek oldukça keyifli”

1998 yılında şehrin merkezi Vieux Lyon (Eski Lyon) UNESCO tarafından Dünya Miras Alanı ilan edilmiş. İster yürüyerek ister füniküler ile şehrin tepesinde konumlanmış görkemli Notre Dame Bazilikası’na ulaşabilirsiniz. Fourvière Bazilikası’nın çan kulesinde, muhteşem yaldızlı bronz Meryem Ana heykelini daha yakından görebilirsiniz. 5,60 metre ve 3 tondan fazla olan bu dev heykele yaklaştığınızda tamamen orantısız olduğunu fark edersiniz. Elleri ve yüzü vücuduna göre çok büyüktür. Bu heykeltıraş Fabisch’in hatası değil, tam tersine heykele aşağıdan bakıldığında ideal ölçülerde görünmesini sağlamış dehasıdır.  Bu sayede 300 metreden fazla yükseklikte, kolları açık şekilde, şehri zarif bir şekilde izleyen bu heykel şehrin koruyucusu olarak bilinir.

“Napoléon’un aşık olduğu şehir”

Saône ve Rhône nehirleri arasında konumlanmış olan Lyon, askeri bir gezi sırasında Napoléon Bonaparte’ın da dikkatini çekiyor. Napoléon, şehrin aşığı olarak kraliyeti boyunca, eski Galya’nın başkenti olan şehrin, ipeğin ve matbaanın başkenti olarak anılmaya başlanmasına ve hem ekonomik hem de kültürel anlamda gelişmesine katkı sağlamıştır.

Presqu’ile içinde gezmek, yürüyüş yapmak, bisiklete binmek insanı mutlu hissettiriyor. Şehrin göbeğinde bu kadar geniş alanların halk için ayrılmış olması da bir taraftan insanı şaşırtıyor. Nehrin sınırlarında haftanın belirli günleri pazar kurulurken, bazı günler kitapçıların standları yer alıyor. Yine nehrin kenarında kaykay parkları, belediye işletmesine ait olan halı saha alanları ve açık yüzme havuzlarında zaman geçirebilirsiniz. Ayrıca, koşmak, yürüyüş yapmak ve bisiklete binmek için kilometrelerce özel parkurlar ayrılmış. 

“Parc de la Tete d’Or şehir ortasında bir vaha gibi…”

Lyon’da yaşayanlar, büyükşehir kaosundan kentin merkezinde yer alan Parc de la Tete d’Or’a uğrayarak kolayca kurtulabiliyor. Le Parc de la Tete d’Or, Fransa’nın en büyük kentsel parkıdır, adeta bir Central Park (zaten aynı yılda inşa edilmiş-1857), 120 hektar üzerine kurulmuş ve şehrin göz bebeği ziyaret noktalarından biridir. İçerisinde hayvanat bahçesi, botanik bahçeleri, göl, tren yolu ve çok daha fazlasına ev sahipliği yapıyor. Rahatlamak, dinlenmek, arkadaşlar ile buluşmak, spor yapmak, piknik yapmak için mükemmel bir yer. Görkemli kapısından adım attığınızda, geniş arazisi insanı gerçekten büyülüyor. 

“Burada da en çok kullanılan ulaşım aracı Bisiklet tabii ki:)”

Birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi bisiklet kullanımı bu kentte de oldukça yaygın. Bisikleti ulaşım aracı olarak kullandıkları için sabahları araba trafiğinden çok, bisiklet trafiği oluyor. Bisiklet kazaları ise acil başvuruların arasında ön sıralarda yerini alıyor.

Lyon ile bağdaşan ikonik kişiler “Fresque des Lyonnais” ismi verilen bir binanın cephesine boyanmış sanatsal bir duvar resminde buluşturulmuş. Bu freskte Lyon ve Dünya tarihinin şekillenmesine yardımcı olan toplam 30 figür sergilenmiş. Bunlardan bazıları; küçük prens ve yazarı Antoine de Saint Exupery, Lumiere kardeşler ve yüzyılın şef ödülünü alan, 3 Michelin yıldızı olan şef Paul Bocuse

“Gizli geçitler ile define avına çıkabilirsiniz”

Lyon şehrini gizemli kılan bir diğer yapı ise, gizli geçitleri (traboule). Bunlar binaların avlularından geçen iki sokak arasındaki gizli geçiş yollarıdır. 2. Dünya Savaşı ve canut isyanı sırasında halka büyük hizmetlerde bulundular. “Traboule”ların keşfi için aplikasyon indirip define avına çıkmışcasına bu parkurlarını takip ederek keyifli bir gün geçirebilirsiniz. 

“Lyon doğumlu Antoine de Saint-Exupéry şehrin gurur kaynağı”

Küçük Prens’in ünlü yazarı Antoine de Saint-Exupéry, tabii ki doğduğu şehirde gururlu bir isim, öyle ki 2000 yılında ona adanmış bir anıt inşa edilmiş. Bu anıt, doğumunun yüzüncü yılı anısına ünlü Bellecour meydanına dikilmiş (tam olarak 29 Haziran 1900). Yazarın yanında küçük prens ona eşlik ediyor, anıtın altında ise Küçük Prens kitabından alıntı bulunuyor: “Ölmüş gibi görüneceğim ve bu doğru olmayacak”.

“1643’deki veba salgınına ithafen yapılan Işık Festivali tam bir görsel şölen”

Ziyaretinizi her yıl aralık ayında yapılan Işık Festivali’ne denk getirmenizi tavsiye ederim. Bu festival, veba salgını zamanlarından kalan bir miras. Rivayete göre 1643 yılında tüm Avrupa’yı saran veba, halkın Bakire Meryem’e duaları sayesinde, Lyon’dan tek bir can bile almadan gitmiş. Bazilika’ya Ana heykel inşa edildikten sonra, teşekkür amacıyla ışık festivali geleneği başlatılmış. Pandemi nedeniyle 2020 yılında yapılamadığı için bu görsel şölene şahit olamadım. Teknoloji sayesinde bu festival çok farklı bir boyut kazanmış ve her yıl aralık ayında Dünya’nın her yerinden turistler festival için şehre akın etmeye devam ediyor.

“Saone nehri kıyısında heykelleri görmeden gelmeyin” 

Saone nehri kenarında yürüyüş yapma fırsatı yakalarsanız, yol boyunca çeşitli sanat eserleri ile karşılaşırsınız. Saone kıyısını hareketlendirmek için, uluslararası 13 sanatçı ve tasarımcıdan oluşan bir ekip, bir araya gelerek harika bir çalışma çıkartmış. Aralarında en popüler ve dikkat çekici heykel ise Elmgreen ve Dragse’nin eseri. Heykel, kollarında birini boğulmaktan kurtarmış bir adam gibi görünsede, aslında kendini kucaklamış bir adamı tasvir ediyor ve iki karakterin de yüzleri aynı. “Kendi öz ağırlığı” isimli bu çalışma, sivil ve bireysel sorumluluğu simgeliyor. Adalet Sarayı’nın tam önünde yer alması ise bir tesadüf değil.

Fransa denilince akla öncelikle Paris gelse de, Lyon Avrupa şehirleri arasında mutlaka görülmesi gerekenler listesinde üst sıralarda yerini almalıdır. Pandemi nedeniyle yapılamayan tüm kültür, sanat aktiviteleri, müze ziyaretleri, ışık festivali ve gastronomi için tekrar ziyaret edilmeyi hak eden bir şehir.

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

17 Kasım 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
MercekSizden GelenlerTATDsosyal

Acil Tıp ve İlaç Sektörü İlişkilerine Kısa Bir Bakış

tarafından İbrahim ALTUNOK 14 Kasım 2022
written by İbrahim ALTUNOK

Zor günler geçirdiğimiz iki pandemi yılından sonra hızını artırarak devam eden salgın tüm yaşantımızı etkilemeye devam ediyor. Tabi bu zor şartlarda işimizi yaparken bir yandan da akademik buluşmalarımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Bu akademik buluşmalarımızın olmazsa olmazı da yoğun akademik özveri yanında ilaç sektörünün sağladığı koşulsuz destekler. 

4 Eylül 2018 tarihinde Türkiye Acil Tıp Derneği (TATD) yönetim kurulu tarafından düzenlenen “Acil Tıp ve İlaç Sektörü İletişim Buluşması” toplantısının üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçti. Bu toplantı ilaç sektörünün ve acil tıp camiasının daha sağlam temellerde yan yana gelmesi için önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Bu önemli toplantıda paylaşılan acil tıp pratiği ile ilgili bilgiler bugün neredeyse tüm ilaç firmalarında, en üst yöneticiden mümessillerine kadar hâkim olan veriler olarak görünmektedir. 

“Artık ilaç firmaları acilleri daha iyi tanıyorlar diyebiliriz”

Peki istenen iletişim hedeflerine ulaştığımız kabul edilebilir mi? Bu sorunun yanıtına bugün için hayır diyebiliriz. Gerçekten güzel gelişmeler de görülmekte, örneğin Genveon ilaç firması tarafından ilk ulusal acile özel tanıtım ekibi kurulmuş ve tüm ülke genelinde çalışmaya başlamıştır. Abdi İbrahim ilaç desteği ile TATD tarafından ilk defa çok merkezli bir akademik çalışma yürütülmüş ve yayın haline getirilmiştir. Acil servisi doğrudan hedef alan kongre ve sempozyum harici kaliteli projeler (Pharmactive – aktif destek hareketi, Abdi İbrahim-uzaktan USG eğitimi, Genveon-Oryantasyon eğitimleri gibi) hayata geçirilmiştir. Ancak bu projeler yine de sınırlı kaldığından devamlılığı ve yaygınlığı henüz sağlanamamıştır. Son yıllarda acil proje sayılarında bir artış olsa da kadavra kursları, uygulamalı pratik eğitimler, yurtdışı akademik aktiviteler gibi diğer branşlarda sık görülen uygulamalarda bir artış olduğu söylenemez. 

“İlaç sektörü temsilcilerinin bu konuda beklentisi acil tıp camiası içinden daha fazla nitelikli proje fikri çıkması yönündedir.”

Ancak sektörün bir konuda bir handikapı olduğu da açıktır ki yenilikçi projeler daha zor hayata geçmektedir. Bu noktada yeni projelerde başarısızlık riskinin yüksek görülmesi alışılagelmiş projelerin daha fazla desteklenmesine yol açmaktadır denilebilir. Bu durum acil tıp için gelişmeyi engelleyen önemli bir unsurdur. Zira tekdüzelik arttıkça yeni yatırım alma oranının düşeceği öngörülebilir. Acil tıbbı modern bir şirket gibi düşünürsek her yıl aldığı sektör desteği artmayan bir acil tıp camiası zarar eden bir şirket gibi, alınan desteklerin azaldığı veya bazal düzeyde seyrettiği bir statik bir yapıya dönüşecektir. 

“Ekonomik zorluklar firmaları acil servisler gibi zorlu ve yüksek riskli alanlardan uzaklaşmaya itmiştir”

İlaç sektörünün ekonomik olarak zorlandığını da göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu zorlanmanın aşılması için seçilen yollar sektörü aslında çıkmaza sokmaktadır. Ekonomik zorlanma firmaları daha garanti görülen, yönetilmesi kolay seçeneklere yönelmeye, acil tıp gibi büyük ama kendine has zorlukları ve riskleri barındıran alanlardan uzaklaşmaya yol açmaktadır. Burada sektörün asıl yapması gereken ise destek politikalarını gözden geçirmek olmalıdır. Bugün hiçbir firmada objektif ve etik açıdan tartışılmış destek kriterleri bulunduğu söylenemez. Bu yüzden verdikleri desteklerin dağılımı da dengesiz veya hesapsız olabilmektedir.

Acil klinikleri ile özellikle iletişimin artmasını sağlayacak organizasyonlar yerine ağırlıklı olarak bölgesel düzeyde etkileşimler ağırlıklı olarak devam etmektedir. Tabi burada iletişimin zayıf kalmasının bir nedeni de firmaların mümessillerine verdiği hekim ziyaret hedeflerinde acil hekimlerinin oranının düşük olmasıdır. Ortalama 120 kadar hekim hedefi olan bir mümessil için acil hekim hedefi bu değerin yaklaşık %5’i olmaktadır. Tabiki bu değer ortalama bir acil kliniğinin dahi hekim sayısını karşılamamaktadır. İdealler hedefler ise bu rakamın mümessiller için %20 civarında olması kabul edilebilir bir değerdir. Bu sayede ilaç sektörü ve acil tıbbın iletişiminin yeterli olacağı söylenebilir. 

Acil tıp kanadında da durum çok farklı görünmüyor denilebilir. Özellikle kongre gibi büyük organizasyonlarda sürdürülebilir mali politikalar henüz hayata geçiremediği için yüksek maliyetler ilaç sektörünün destek kalemlerini yavaş yavaş eritmektedir. Bu durumun yansımaları kongrelerimizin büyüme hızında yavaşlama hatta gerileme, ara sempozyumların daha zor organize edilmesi ve yurt dışı organizasyonların azalması ile kendini göstermektedir. Nitelikli yeni proje üretimi oldukça yavaş ilerlemekte, ilaç firmaları da arayışlarını eski çalışma alanlarına yöneltmektedir. 

“Nitelikli proje temelinde iletişim kurulmalıdır”

İlaç sektörünün yapılanmasına bakıldığında bölgesel ve merkezi destek bütçelerine sahip olduğu görülebilir. Bölgesel bütçeler acil camiası için son derece fazla kullanılıyor denebilir ancak merkezi bütçeler için aynı şey söylenemez. Çünkü merkezi planlamalar daha çok büyük ve ayrıntılı projelerde kullanılırken bölgesel bütçeler kongre katılımı, temsil ve ağırlama gibi harcamalarda kullanılmaktadır. İlaç firmalarının koşulsuz desteği ile bir proje yürütüldüğünde ilk hareketlenme mümessil kanadında olmakta, sonrasında bölge müdürleri ve ürün müdürleri ziyaretleri artmaktadır. Projeye dahil olan tüm merkezler ilaç tanıtılan bir alanın ötesine geçmekte ve bir iş ortaklığı modeli oluşmaktadır. Aslında kurulması gereken en sağlıklı ilişki bu gibi görünmektedir. Çünkü üretilen projelerin neredeyse tamamı akademik ve acil tıbba fayda sağlayacak projeler olmaktadır. Doğru zeminde kurulan ilişkiler de daha fazla iletişim sağlamakta ilaç firmalarının klinikleri daha iyi tanımasıyla üst düzey desteklerin önü açılmaktadır. Dolayısıyla her klinik kendi çatı projesini belirleyerek sektörle iletişim sağladığı noktalarda bu projelerin birlikte yapılması konusunda çaba göstermelidir. Böylece mümessil aslında bir proje temsilcisi, firma da bir iş ortağı olarak çalışmaya başlayacaktır. 

Pandemi koşullarının yarattığı ekonomik dengelerde ilaç sektörü ve acil klinikleri arasında çeşitli ek zorluklara yol açmıştır. Bu zorluklardan en önemlisi acil serviste yazılan birçok ilacın (örneğin topikal ilaçlar) sosyal güvenlik kurumu ödeme listesinden çıkarılmasıdır. Bir diğer önemli konu da firmaların maddi dar boğaza girmesiyle karlılık oranlarını artırma çalışmalarında göze çarpan uygulamalardır. 

Firmalar daha ucuz ve ödenmeme ihtimali olan birçok ilacı bir mümessil grubuna çalıştırmaktansa, bu ilaçları mümessilden alıp diğer branşların ödemesi daha yüksek olan ilaçlarını vererek tek mümessilden elde edilen karlılığı artırmaya çalışmaktadır. Bu durumda mümessilin elinde acil servise çalışacağı çok az sayıda ilaç kalmakta zamanını ve akademik destekleri diğer branşlara kaydırılmaktadır. Bu uygulamaların kısa ve uzun vadede acil tıp kliniklerinin sektör ile temasını azaltacağı açıktır. 

Nihayetinde acil tıp ve ilaç sektörü iletişiminde yapılması gerekenlerde ilk sırada acil tıp camiasından köken alan kaliteli proje fikirlerini artırmak gelmelidir. Bu projelerin uygulanmasında da mutlaka taraflar aktif olarak görev ve sorumluluk alarak tek taraflı planlanmış organizasyonlar azaltılmalıdır. Karşılıklı ve sağlıklı büyümenin gerçekleşmesi için iletişim hedefimizin sponsorluk toplantıları olmadığı, karşılıklı gelişimi destekleyen iş ortaklığı modeliyle çalıştığımız bir atmosfer yaratmak için daha çok çalışmalıyız.

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

14 Kasım 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
RöportajTATDsosyal

Gezen Gurme Doktorlar

tarafından Şeyda Tuba Savrun 10 Kasım 2022
written by Şeyda Tuba Savrun

Bazı hekim arkadaşlarımızın da bildiği üzere sosyal medyada ‘Gezen Gurme Doktorlar (GGD)’ adı altında, konusu tamamen en lezzetli yiyeceklerden oluşan bir grup mevcut. Ben de acil uzmanlığına adım atıp, pandeminin içine düşünce ve yemekleri hatta ekmeği evde yapınca bu grupla tanışma fırsatım oldu. İyi ki de bu grubun içine düştüm. 

Kısaca gruptan bahsedecek olursak; grubun içeriği ülkemizdeki yöresel lezzetlerin, farklı tatların en güzelini, en sağlıklı ve hijyenik olanını nerede bulacağımıza dair hekimlerin (tıp hekimi, diş hekimi, veteriner hekim) ve grubun yöneticilerinin paylaşımlarını içeriyor. Pandemi zamanında ise ‘Gezemeyen Gurme Doktorlar’ olarak da evde yapılan lezzetli tarif paylaşımlarından oluşmaktaydı. 

Grubun var olması yeterince eğlenceli ve besleyici olmasının yanı sıra grup yöneticilerinden Doç. Dr. Murat Cihan hocamızın yaptığı fazlasıyla bilgi, ilgi ve doyurucu lezzetler içeren paylaşımlar, diğer paylaşımlara yaptığı (her konu hakkında olabilir) doyurucu yorumlar bir çoğumuzun aklına ‘Dr. Murat Cihan gerçekte var mı?’ sorusunu getirdi. Ve Murat hocamla aynı hastanede çalışma şansına ulaşan, sürekli aç gezen bir acil hekimi olarak bu soruyu yanıtlamak ben Dr. Şeyda Tuba Savrun’a düştü. Evet gerçekte Murat Cihan isimli bir hekimimiz var, gerçekten bir çok lezzetli tarifi bizatihi kendisi yapıyor, bu bilgilerini zevkle ve hevesler herkesle paylaşıyor. Bazen biyokimya laboratuvarında kendisini ziyaretine gittiğimde tüm o değişik lezzetleri şahsen tadıyorum. 

Peki ‘Murat hocam ne zaman ve nasıl bu grubu kurdu? Ya da yemekle ilgili ziyadesiyle aç olan acil hekimlerine hangi tatları önerecek?’ gibi soruların cevabını merak ettik, sorduk ve öğrendik. 

İlk ne zaman gurme olarak hayatınıza devam etmeye karar verdiniz? Bu kararı almanıza hangi lezzet sebep oldu?

Çocukluğumda sık görülen seçici yeme problemim vardı. Sebzelerin pek çoğu, kuşbaşı et dışında pek çok yemeği yemiyordum. Afyon yöresine ait çocukluk anılarımda daha çok börek, etli yemekler ve bulgur pilavı aklımda kalanlar. Oldukça zayıf ve çelimsiz bir yapım vardı. Uzun süre aç kalabilirdim. Bu döngü 13 yaş yatılı okul başlangıcı ile sona erdi. 

Kuleli Askeri Lisesi yatılı okulunda derslerin yoğunluğu, ergenlik ve askeri spor faaliyetleri dolayısı ile yemek seçme lüksüm kalmamıştı. O sıralarda mevcut ekonomik kriz nedeni ile yemekler genelde sebze türü idi. Kapuska, pırasa, ıspanak ve karnabahar yemeklerine yatılı okulda alıştım ve çok sevdim. İstanbul haftasonları ayaküstü yiyecek tadımları ile yatılı okul ilk yılı 10 kg almıştım. Tıp Fakültesini yine yatılı olarak okuyunca artık her çeşit yemeği yiyebilir olmuştum. 

Ankara kale civarı yöresel lezzetler ile öğrenciler yönelik Kızılay semti bölgesi yiyecekler ile çeşit artmıştı. Asıl farklı lezzet tadım ve isteklerim Askeri Hekim olarak yaptığım farklı şehir görevleri nedeni ile oldu. Mardin görevi sırasında çevredeki illerden Batman, Diyarbakır, Urfa ve Siirt mutfaklarının lezzetlerini tanıdım. Evimizde eşim ile benzerlerini yapmaya çalıştık. Sonraki görev yerlerim Trakya, Kıbrıs ve Doğu Anadolu bölgesi büyük şehirlerinden Van ile yemek zenginliğim arttı. 

Şu anda Doğu Karadeniz bölgesinde görev yapmaktayım. Karadeniz mutfağı ise tamamen farklı bir dünya. Gurme olarak değil de kendimi yemek seven midesine düşkün olarak tanımlıyorum. Şikemperver kelimesi buna uygun bir tanımlama. Bu arada tabi kalori fazlalığı yüzünden metabolik sendrom gelişti. Son 12 ay bununla mücadele ederek kontrollü kilo verme ve yemekleri daha küçük porsiyonlarda uzun tadımlayarak yeme sistemine geçtim. Şikemperverlikden fine dining denen az ve öz yeme aşamasındayım:)

En çok hangi yörenin damak tadı size hitap ediyor ?

Bunu sık düşünüyorum. Önceleri çeşit ve lezzet olarak Güneydoğu Anadolu bölgesi mutfağı öne çıkar diyordum. Araştırdığımda gördüm ki çeşit olarak en fazla yiyecek çeşidi 480 yaklaşık çeşidi ile İç Anadolu Bölgesinde. Benim en sevdiğim bölge yine İç Anadolu yemekleri : Çorum, Konya ve Denizli tandırları, Ankara elbasan tavası ve Kayseri mutfağı.

Yemeklerinizde olmazsa olmaz baharatınız (tuz hariç) var mıdır? Varsa nedir?

Yemeklerimizde genelde taze baharat kullanmaya başladık. Ünlü lokantalardan gördüğümüz bir uygulama. Taze otları ev içi ya da balkonda yetiştirip taze kullanıyoruz. Fesleğen, biberiye ve maydanoz gibi yeşil baharatlar diyeceğim sebzeleri kullanıyoruz en çok. Ama genel anlamda tuz sonrası karabiber en sık kullandığımız.

Yemek menüsü ve yapımı evde size mi aittir, eşinize mi?

Yemek menü seçimi ortak. Yapımı genelde eşime ait ben genelde yardımcıyım. Kendimin başından sonuna kadar yaptığım güzel et yemekleri var. Kızartmalar ve kahvaltıları bazen ben hazırlarım

Sokak lezzetlerinden en sevdiğiniz nedir?

En sevdiğim sokak lezzeti açık ara Kokoreç 

Gurmelikte mutfakta olmak mı zevkli? Yoksa yapılan enfes yemekleri yemek mi?

Bence kendinizin hazırlayıp yediği lezzetler en zevklisi 🙂

Ne nerede yenir diye geniş soru sorsak kısaca anlatabilir misiniz?

Yemek için ülkemizde bir standart çok zor. Bugün iyi dediğimiz lokanta 2 yıl sonra maalesef bozuluyor. Klasik yıllara direnmiş güzel yemek yeme mekanları var. İstanbul için klasikleşmiş lokantalar yanında son yıllarda ismi öne çıkan güzel mekanlar var. Seraf lokantası her ne kadar semti uygun olmasa da oldukça öne çıkan bir lezzet mekanı. Zennup 1844 Fişekhane yeni açıldı iyi bir lezzet mekanı. Gezen Gurme Doktorlar isimli sadece hekimlerin üye olduğu bir facebook grubumuz var. Orada sevgili meslektaşlarımızın çok güzel önerileri var ve sürekli güncelleniyor. Ülkemizin her yerinde görev yapan fedakar hekimlerimizin damak tatları çok gerçekçi ve tüm öneri veren sosyal medya ortamlarından daha doğru ve iyi bir noktada.

Son olarak şunu da tatmadan ölmeyin diyebileceğiniz yiyecek nedir?

En lezzetli molekül bence myoglobin. Myoglobin için oran ise total protein içinde %0.8-1 oranında olunca lezzetli. Bu oranda myoglobin içeren protein örneği kuzu eti. Kuzu etinin ülkemizde en iyi örneği ise ulaşması maalesef zor olsa da: Dede Çağ Kebap Ardanuç, Artvin

Bu lezzet dolu röportaj için çok teşekkür ederiz. Sonraki lezzet duraklarını merakla bekliyor olacağız…

Yolu lezzetten geçenler ile bir gün mutlaka karşılaşırız… 

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

10 Kasım 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
RöportajTATDsosyal

Finans Okuryazarlığı Bölüm 2: Küçük Yatırımcılara Tavsiyeler

tarafından Asiye Müminat ÇAP 7 Kasım 2022
written by Asiye Müminat ÇAP

Yazımızın birinci bölümünde finans okur yazarlığı ve geleceğin para birimleri olma ihtimali yüksek bitcoin, token ve altcoin’den bahsetmiştik. Her ne kadar piyasalardaki değişimler çok hızlı ve dengesiz olsa da aramızda halen bu para birimlerinin kullanımı, saklanması, piyasa güvenilirliği konusunda meraklı olanlar için yazımızın ikinci bölümünde küçük yatırımcılara tavsiyeler konusunda konuşmaya devam edeceğiz. En son söyleyeceğimizi şimdi söyleyerek söze başlamak istiyorum. “Anlattıklarımız yatırım tavsiyesi değildir.”

Bitcoin madenciliği konusuna gelirsek nasıl Bitcoin üretimi yapılır? Şu an kripto para ve Bitcoin piyasasını düşündüğümüzde madenciliğin başlangıçta ve şu anki durumda yeri nedir?

Yazılım ve programlama aslında. Tüm kripto paralar “madencilik” denilen bu işlemler ile üretilebilir. Dünyada son yıllarda bilgisayar işlemcileri ve ekran kartlarının fiyatlarının ne kadar hızlı yükseldiğini belki takip etmişsinizdir. Zamana karşı en hızlı şekilde üretim yapmak için en güçlü ve hızlı cihazlar kullanılmaya başlandı ve maalesef inanılmaz enerji (elektrik) sarf ediyorlar. Sistemi önceden kurmuş olanlar elbette çok kar ettiler ancak yeni gireceklere pek tavsiye edilmiyor çünkü ürünlerin fiyatları çok yükseldi ve yeni cihaz ve elektrik maliyetleri eskisi ile kıyaslanamayacak derecede.

Hatta bazı ülkeler sırf bu sebeple kripto para madenciliğini yasaklama veya kısıtlamaya yönelik adımlar attılar. Bölgesel olarak elektrik tüketiminin arttığı yerlerde hükümetler bu yönde kararlar aldı. Yakın dönemde İran ve Hindistan’dan benzer kararlar çıktı. Hatta Hindistan sadece madencilik değil, alım satım işlemlerine de yüksek oranda vergi getiren yasayı onayladı. Yüksek enerji tüketimi nedeni ile çevreciler de madenciliğin karşısında duruyor. Temiz, doğal ve yenilenebilir enerji kaynakları ile madencilik yapmanın yakın geleceğin gözde ve karlı işlerinden biri olabileceği düşünülüyor. Çevreci birisi olarak madencilik ilgimi hiç çekmedi ve yapmadım, ben sadece borsalarda alım satım işlemleri yapıyorum.

Peki kripto para varlıklar nasıl ve nerede saklanır? Bu saklama yöntemlerini güvenli kılmanın yolları nelerdir?

Borsalara üye olduktan sonra akıllı telefon uygulamalarında veya internet adreslerinde size özel oluşturulmuş cüzdanlarınıza ulaşabilirsiniz. Ayrıca borsa hizmeti vermeden sadece cüzdan olarak kullanılabilen uygulamalar da var. Tek, ikili, üçlü veya dörtlü güvenlik aşamaları kurabilirsiniz. 

En az iki aşamalı güvenlik kullanımı öneriliyor. Hesabınıza girmek istediğinizde önce parolanız, sonra kötü niyetli bir yazılım olup olmadığınızı ayırt etmeye çalışan bir test, ardından SMS ve e-mailinize gönderilen şifreleriniz ile giriş yapıyorsunuz. Buna akıllı telefonlardan “Google Authenticator” anlık şifreleme programı da ekleyebilirsiniz. Ben hepsini kullanıyorum. Borsalarda hesap açtığınızda her kripto varlık için otomatik olarak hesap adresiniz oluşturuluyor. 

Para transferi yaptıktan sonra trade işlemleri sonrasında otomatik olarak varlıklarınızı hesaplarınızda görebilirsiniz. Şifrenizi kaybederseniz tüm güvenlik/doğrulama aşamalarından tekrar geçerek hesabınıza ulaşabilirsiniz.

“Soğuk cüzdan şifrenizi unutursanız geçmiş olsun.”

Diğer taraftan “uzun vadeli olarak bir kripto varlık alıp saklayacağım, trade yapmayacağım ve internet ortamında ulaşılamayan bir hesabım olsun, benden başka kimse ulaşamasın” diyorsanız “soğuk cüzdan” adı verilen şifresini sadece sizin bildiğiniz USB’ye benzer cihazlar kullanabilirsiniz. 

Baştan söyleyeyim ben kullanmıyorum. Soğuk cüzdanlarınızı kasa vb. gizli yerlerde muhafaza edebilirsiniz. Kaybederseniz de yeni bir tane alıp aynı şifrenizle paranıza ulaşabilirsiniz. En güvenlisi bu gibi görünüyor lakin şifrenizi unutursanız o zaman hastanede en sık kullandığımız ifadelerden birini söyleyeyim. Geçmiş olsun.

Coin veya tokenlar üzerinden işlem nasıl yapılabilir? İşlem yaparken nelere dikkat edilmeli, neler göz önünde bulundurulmalı? Ülkemizde kripto paralar ile işlem yapılmasını sağlayan şirketlerin güvenilirlikleri nedir?

Çok kolay. Borsada hesap açın, para transfer edin (bankadan veya kripto varlık olarak). Borsanın trade ekranından istediğiniz pariteden istediğiniz kripto parayı alıp satabilirsiniz. İşlem yaparken yazdığınız miktarlara dikkat edin. Hesabınızda o işlemi yapacak yeterli para yok ise sorun yok, uyarılıp düzeltmeniz istenir. Ama istemeden yüksek miktarda alım veya satım yapabilirsiniz. Özellikle hızlı işlem yaptığınızda yanlışlıkla alış yerine satış veya satış yerine alış tuşlarına basarak hata yapabilirsiniz. Birkaç defa yaptım.

“2022’de kripto paralarla ilgili yasal düzenlemeler bekleniyor.”

Son zamanlarda ülkemizde birçok yeni borsa/platform kuruldu. Her biri farklı yönü ile kendini gösterip müşteri çekmeye çalışıyor. Genellikle en eskilerini/bilinenlerini tercih ediyor insanlar. 

Ülkemiz henüz kripto paralar ile ilgili yasalarını oluşturmadı ancak 2022 yılı içinde yasal düzenlemelerin gelmesi bekleniyor. Bu düzenlemelerin hızlıca getirilmesi kripto para borsalarının devlet karşısında yükümlülüklerinin olması anlamına gelir ve olası istenmeyen durumlarda paraların kurtarılması veya hukuki zeminde mağduriyetlerin giderilmesi sağlanabilir. 

“Acil servis ve trafikte yaşadıklarımız bana borsadan daha riskli geliyor.” 

Medyadan takip etmiş olabilirsiniz. Birkaç borsanın kapanıp hesapların boşaltılması ve borsayı kuranların yurt dışına kaçması gibi olaylar yaşandı. Birçok mağdur yatırımcı var. Ben bu borsaların isimlerini olaylar medyaya yansıdıktan sonra öğrendim. Bilinen, tanınmış borsalarda da bu riskler yok değil. 

Ben Türkiye’deki borsalardan sadece Paribu’da trade yaptım ama bir süredir yapmıyorum ve para saklamıyorum. Sadece bankaya transferlerde kullanıyorum. En başta da belirttiğim gibi Binance borsası güvenlik, hacim ve hız anlamında beni tatmin ediyor. Şu anda herhangi bir endişem yok. Hacklenme riskinin her borsa veya bankada aynı oranda var olduğunu düşünüyorum. Herkes kendi risk analizini yapar tabi ki ama ben acil serviste ve trafikte yaşadıklarımı düşününce borsa ilaç gibi geliyor. Tamamen kendi düşüncelerim.

Yatırımcılar kripto para borsasında kısa, orta ve uzun vadeli yatırım planlarını oluştururken nelere dikkat etmeli? Riskten kaçınmak için nasıl hareket edilebilir?

“Riskten kaçınmanın en iyi yolu riske girmemek.”

Sondan başlayayım. Risk her zaman her alanda vardır. Riskin büyüklüğüne göre davranırız veya kararlar alırız. Kimine göre riskten kaçınmanın en iyi yolu risk almamak olabilir veya diğer bir deyişle “yakalanmamak”😊. Bana göre değil.

“Alacağı riske kişilerin vereceği tepki ağrı skalası gibi.”

Ben kısa/orta vadeciyim. Yaptığım iş uzun vadeli düşüncelerden uzaklaştırıyor beni. Sonuçta gelecek dediğiniz şey için Allah bilir belki birkaç dakikanız belki de seneleriniz var. Kendim için uzun planlar pek yapmıyorum. Anlık veya günlük spontan yaşamı tercih ediyorum. 

Geleceğe yönelik endişe ve kaygılarım kendim için değil. Siz de öncelikle kendinizi tanıyın. Nasıl bir yapınız var? Karakteriniz nasıl? Ne kadar bütçeniz var? Bunlar en önemli sorular. Mesela yüksek miktarda para kaybına tepkinizin ne olacağını bilmeden bu işe kesinlikle girmemelisiniz. Tersi de doğru. Yüksek miktarda kazanç elde ettiğinizde ne yapacaksınız? 

Mutsuz olacağınız sonuçları hedeflemeyin…  

100 TL harcarken 40 defa düşünen insanlar var, 100 bin doları iki dakikada kaybedip gülüp geçenler var. Ağrı skalasına benzetebilirsiniz 😊.

Tüm bu soru-cevaplar ışığında küçük yatırımcı için özet mahiyetinde ne gibi tavsiyeleriniz olur?

Buraya bana telefon ile ulaşıp kripto para yatırımı yapmak isteyen arkadaşlarıma gönderdiğim WhatsApp mesajını koyalım diye düşünüyorum. Kendi hatalarımdan çıkardığım derslerin özeti. Onuncu madde en önemlisi.

“Anlattıklarım yatırım tavsiyesi değildir.”

Umarım okuyanlar faydalanmışlardır. Çok basitçe anlatmaya çalıştım, ben de halen öğrenmeye devam ediyorum. Yeni güncel konular var, Metaverse mesela. Derya deniz. 

Yenilikleri ve gelişmeleri sıkı takip etmeniz lazım. Anlattıklarımın yatırım tavsiyesi olmadığını, böyle bir amacım veya işim olmadığını tekrar hatırlatmak isterim. Herkes kendi bütçesini ve hesabını en iyi kendisi bilir. 

Siz bu yazıyı okuduğunuzda muhtemelen ben yine hekimlik/akademisyenlik yapıyor olacağım. Bana bilgilerimi/tecrübelerimi paylaşma imkânı sunduğunuz için size ve Türkiye Acil Tıp Derneği’ne çok teşekkür ederim. Herkese önce sağlık ve huzur, sonra bol kazanç ve bereket dilerim. Saygı ve sevgilerimle…

Finans Okuryazarlığı Bölüm 1: Borsa, Blockchain, Bitcoin ve Kripto Varlıkları Üzerine

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

7 Kasım 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
Sizden GelenlerTATDsosyal

Acil Serviste Marvel Etkisi

tarafından Şeyda Tuba Savrun 3 Kasım 2022
written by Şeyda Tuba Savrun

Günümüzde Marvel karakterlerinin hepsi ile ilgili seri tarzda filmler çekildiği herkes tarafından bilinmektedir. Bunun üzerine aklımda bir fikir belirdi ve bu yazı satırlara döküldü. Acil servis bir Marvel serisi olsaydı; nasıl olurdu? Esas kadın ve esas erkek kim olurdu? 

Acil servis kaos, kargaşa, aciliyet, aksiyon içeren, sürekli – değişken ortam ve kişilerden oluşan bir aksiyon film seti gibi… Sürekli olarak yaşadığınız aksiyon ile hayatınızı biraz renklendirmeye ne dersiniz?

Acil servis bir Marvel Film Seti olsaydı; erkek karakterimiz Clark KENT kimliğine gizlenen Superman, kadın karakterimiz ise Prenses Diana kimliğindeki Wonder Woman olurdu bence. Bilmem hiç dikkat ettiniz mi bahsettiğim karakterlerin aslında diğer Marvel Karakterlerinden farklı olarak aslında doğuştan kahraman olmalarıdır. 

Sonradan süper güce sahip olmuyorlar. Onların kahraman olması için radyoaktif örümceklere, demir kostümlere, yarasa kostümlerine ihtiyaç yok. Onların kahramanlıkları için bir deney sonucu kontrolsüz güç patlamasının olmasına da ihtiyaç yok. 

“Onlar varoluşlarından beri kahramanlar”

Bu bana acil hekimlerini hatırlatıyor. Bizim kahraman olmamız için yeni bir ameliyat prosedürü icat etmemize, yapılmamış yeni bir işlemi yapmamıza, yeni ilaçlar ya da genetik çalışmalar yapmamıza gerek yok (yaparsak kahramanlık derecemiz artar tabi ki). Zaten halihazırda yapılan acil hasta yönetimini (KPR , Akut Koroner Sendrom, Nörojenik aciller, Dahili aciller, Cerrahi aciller, travma yönetimi gibi…) en kahraman şekilde yapmak yeterli. Ve bunun için yan dala, yeni uzmanlığa da gerek yok. 

“Bu yetenek acil servise başladığımız an itibariyle genetiğimize yükleniyor”

Ev hayatımızda, aile ve çocuklarımızın yanında bir Clark Kent, Prenses Diana oluyoruz ki; acil hekimi kimliğimizi herkes anlamasın. Aslında bu role bürünürken Clark’ın sadece gözlük takması, Diana’nın sadece normal giyinmesi gibi; biz de scrubslarımızı çıkartıyoruz ve steteskopları, USG problarını hastaneye bırakıyoruz. Buradaki amacımız  yakın çevremizin yıllanmış şikayetlerini acil gibi tekrar tekrar bize anlatmalarını engellemek ve acil servis yeşil alanda maruz kaldığımız toksik yeşil alan anamnezinden korunmaktır. 

Peki acil servis hekimi olunca, resusitasyona ya da kırmızı alana geçince bize ne oluyor? Superman gibi taytımızın üzerine iç çamaşırımızı giymiyor, Wonder woman gibi mini etek, kalkan veya kement almıyoruz elbette. Scrubslar giyiliyor, bir elimize USG prob, diğerine steteskop alıyoruz. Hızlıca kendimize gelmek için zevkimize göre sabah kahvelerimizi çayımızı içiyoruz. Daha 112 sireni ikinci kez bile çalmadan Superman içgüdüsüyle hareket edip gelecek hastanın ne olduğunu tahmin ediyoruz. 

Wonder woman’ın doğruluk kementi gibi iyi anamnez vermeyen hasta yakını varsa onlara doğruları söyletebiliriz. Tabi ki olası kişisel sözel ve fiziksel şiddete karşı Superman’in kırmızı lazer ışıklı bakışlarına ve Wonder Woman’ın hızına ve gücüne sahip oluyoruz. Çünkü bunlar genetiğimizde var. Yorulmak nedir bilmiyoruz. Hep bir sonraki aksiyona ve hastaya hazırız. 

“Erken tanı, hızlı ve güçlü müdahale bizim işimiz”

Yılmıyoruz. Yer yokmuş, konsültasyona uygun cevap gelmemiş, sevk edemiyor oluşumuz umrumuzda değilmişçesine işimize aşk ile devam ediyoruz. Çünkü biz bu işi yapacak son savaşçılar, Kripton Gezegeni’nin son kralı, amazonların son prensesi biziz… 

Bazen acil serviste yaptıklarımız hor görülüyor gibi olsa da; bu işi bizden başka kimse yapamaz gibi devam ediyoruz. Nöbet devri geldiğinde ise elimizdeki bayrağı bir sonraki ekibe – yeniden aynı hastaları devralmamak ümidiyle – gururla devrediyoruz. Çünkü biz acil hekimleri olayları acilen çözmeliyiz, takip işi – kontrol işi bize göre değil. Süper güçlerimizle hemen tanıyı koyar (suçluyu yakalar); tedaviye başlarız (adalete teslim ederiz). 

İşte acil hekimi budur: Kahramanlıklara doymayan, en ön saflarda savaşan, doğuştan (ya da acil hekimliğine başlar başlamaz) süper gücü olan kahramandır. On iki yıllık hekimlik hayatımın çoğunu acil servislerde geçirmiş, bir çok diğer branşlarda kısa süreli de olsa asistan hekimlik yapmış, hatta bir kez acil tıp asistanlığından istifa edip yeniden hiç düşünmeden acil tıp asistanlığına geri dönmüş birisi olarak söylüyorum; acil bizi özgür kılar, acil bizi biz yapar ve acil aşk işidir.

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

3 Kasım 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
MercekTATDsosyal

Feynmen Tekniği ile Öğrenme

tarafından İBRAHİM SARBAY 31 Ekim 2022
written by İBRAHİM SARBAY

Tıp fakültesi yıllarımda kütüphaneye gittiğimde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, kaynak kitapların birkaç yüz sayfada bütün bir uzmanlık dalını özetlemeyi başarmalarına rağmen, tıbbın henüz tam olarak çözümleyemediği bazı sendrom ve hastalıklarla ilgili kitapların da yine yüzlerce sayfadan oluşmasıydı. 

Sadece bir romatizmal hastalıkla ilgili kitap yüzlerce sayfada konuyu tam açıklığa kavuşturamazken, Tintinalli veya Rosen’s binlerce hastalık ve sendromu bir çırpıda nasıl anlatmayı başarıyordu? Buraya takıldığımızı gören bir hocamız şöyle söylemişti: 

“Bir konuda bilinmeyen şeyin çok olduğunu, o konuyla ilgili kitapların kalınlığından anlayabilirsiniz.”

Sonraki yıllarda okuduğum bir başka söz de bunu tamamlar nitelikteydi: “Bir konuyu bir çocuğun anlayabileceği şekilde anlatamıyorsanız, o konuya yeterince hakim değilsiniz demektir.”

Bu yazımızda, fizik alanındaki büyük çalışmaları ile Nobel ödülü (ve daha birçoğunu) kazanmış ünlü bilim insanı Richard Feynman’ın ünlü öğrenme tekniğinden bahsedeceğiz.  Atomaltı parçacıkların karmaşık yapısını bile basite indirgeyerek açıklayabilen bu dehanın çalışma tarzından, hiç şüphesiz bir şeyler kazanabiliriz.

“Bir konuyu bilmek ile anlamak aynı kavramlar değildir”

Feynman Tekniği

Bir konu hakkında “bilgi sahibi” olmanız, o konuyu “anladığınız” anlamına gelmiyor. DNA konusunda hepimiz bilgi sahibiyiz elbette. Hatta “DNA’yı biliyor musun?” sorusu pek çoğumuza  absürt bile gelebilir.  Peki DNA’nın ne olduğunu, konuyu hiç bilmeyen birine, mesela bir çocuğa açıklayabilecek kadar hakim miyiz? Feynman, bir konuyu bildiğimizi zannetsek de, çok büyük ihtimalle konuyu tam olarak anlamadığımızı fark etmişti. Feynman Tekniği’nin temeli bu farkındalık ile eksiklerimizi tamamlamaktan geçiyor.

Evernote blogundan Taylor Pipes tekniği temelde 4 parça halinde ele almamızı öneriyor:

1. Konuyu tanımlayın

Hedeflediğiniz konu hakkında bildiğiniz her şeyi bir yere yazın. Bu bir seferlik bir iş olmayacak. Yeni bilgi kaynaklarıyla her karşılaştığınızda, bunları notlarınıza ekleyerek kaynağınızı zenginleştirin.

2. Bir çocuğa öğretin

Yukarıda söylediğimiz gibi; “Bir konuyu bir çocuğun anlayabileceği şekilde anlatamıyorsanız, o konuya yeterince hakim değilsiniz demektir.” 

Neyse ki her konu üzerine düşünmemizde, bir çocuğu konuşmamızla bunaltmamız gerekmiyor. Bunu kendi kendimize de test etmemiz mümkün. Önünüze boş bir kağıt alın ve öğretmek istediğiniz konu başlığını yazın. Ardından, o başlığın altına, o konuda bildiklerinizi, olabildiğince açık ve basit bir şekilde yazmayı deneyin. 

“Basit illüstrasyonlar ile konuyu özetleyin”

Bunu başarabilmek için şu noktalara dikkat etmeniz gerektiğini hemen fark edeceksiniz: 

Basit terimlerle konuşmak: Çocuklar jargonu veya yoğun kelime dağarcığı gerektiren konuşmaları anlamazlar. Ama bilim karmaşık terminolojiyle doludur. İşte Feynman’ın diyagramlarının bu kadar değerli olmasının nedeni buydu. Onun basit illüstrasyonları, diğer bilim adamlarının uzun uzun derslerde ancak anlatabildikleri konuları özetlemeye yetiyordu.

“Anlatım sürenizi mümkün olduğunca kısa tutun”

Kısalık: Bir çocuğun dikkat süresi, neredeyse göz açıp kapayana kadardır. Bu yüzden, anlatacağınız her ne ise, olabildiğince kısa olmasında yarar var. 

Düşüncelerinizi yazıya dökmekte zorlandıysanız, geliştirmeniz gereken bir alan olduğunu görmüş olacaksınız. 

3. Bilgi eksikliklerinizi belirleyin

Aslında gerçek öğrenmenin gerçekleştiği nokta tam da burası: Hangi noktalarda eksikleriniz var? Neleri bilmiyorsunuz? 

Bilgi boşluklarını vurgulamak, notlarınızı anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde düzenlerken (4. adım) yardımcınız olacak. Eksiklerinizi belirledikçe, konuyla ilgili kaynakları inceleyin ve edindiğiniz yeni bilgileri notlarınıza dahil edin. 

4. Organize edin,  Basitleştirin, Bir hikaye anlatın

Hikayenizi anlatmaya başlayın. Notlarınızı bir araya getirin ve kısa açıklamalar kullanarak bir hikaye oluşturmaya başlayın. Seçtiğiniz konuyla ilgili bilgilerinizin en kritik parçalarını bir araya getirin.

Bir ayna karşısına geçerek, hikayenizi bir grup insana anlatıyormuş gibi yüksek sesle okuyun. Böylece anlaşılmama ihtimali olan noktaları daha iyi tespit etme şansı bulabilir, düşünce akışınızdaki boşlukları hızlıca görebilirsiniz. 

Örnek olarak, Feynman, atomları şu basit cümleyle anlatmayı başarmıştı: 

“Her şey atomlardan yapılmıştır – sürekli hareket halindeki bu küçük parçacıklar, birbirlerinden biraz uzaktayken birbirlerini çekerler, ancak birbirlerine sıkıştırıldıklarında itilirler.”

Bu kadar…

Bir dahaki sefere boş bir defter sayfasına baktığınızda, o sayfayı bir fırsata dönüştürmeyi düşünün. 

Öğrenme, sonu olmayan, yaşamımız boyunca sürecek bir arayış…

Bittiğini düşünüyorsanız, elinize bir kağıt ve kalem alarak, yanıldığınızı kolayca anlayabilirsiniz.

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

31 Ekim 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
PortreSizden GelenlerTATDsosyal

Ah O Gemide Ben de Olsaydım: Bir Gemi Doktorluğu Hikayesi

tarafından İbrahim ALTUNOK 27 Ekim 2022
written by İbrahim ALTUNOK

Ağrı’dayım.

Mecburi hizmete atanalı henüz birkaç ay olmuş.

Covid’in en hararetli zamanı geçmiş ama vakalar hala hatırı sayılır düzeyde. 

Asistanlıktan yeni çıkmışım, yurt dışı işleri yıllardır aklımda ama net bir şey yok elde henüz.

Dışarısı -30 derece. Her yer kar.

Çoğunlukla memurların kaldığı lojman gibi bir yerde tek göz odada kalıyorum. Pencere’den bakıyorum dışarıya ve düşünüyorum:

“Bu Dünya’da yaşayacaklarımın tamamı bu olamaz. Zor bir asistanlık süreci ve pandemi… Şimdi de ülkenin doğu sınırında ailemden, sevdiklerimden uzakta… Batıya geri dönebilir miyim ya da ne zaman dönerim belli değil. Başka insanlara, sırf başka ülke topraklarında doğdu diye, çeşitli güzellikler sunan bu hayatın bana da vereceği bir şeyler olmalı! Kendi vermiyorsa da ben isterim. Vermezse de, isteyenin bir yüzü kara derim!” dedim ve bir şeyler yapmaya kesin bir şekilde karar verdim.

Hikayenin sonrası ise kafayı yurt dışına gitmeye, Dünya’yı görmeye takmış bir doktorun bitmez tükenmez çabası olarak devam ediyor. İnatla zamanımın çoğunu bir çıkış yolu bulmaya harcadım. Dil sınavları, denklik sınavları, iş başvuruları, CV güncellemeleri derken sonunda bir gün yurtdışından bir işveren internetten beni buldu: “Dünya’yı dolaşan Cruise gemilerinde çalışmayı düşünür müsün?” diye bir soru yöneltti. Ağrı’da, bozkırın ortasında, bana yapılan bu teklif çok sıra dışı ve aynı zamanda inanılmaz çekici geldi. 

Her şey böyle başladı ve sanıyorum ki bu yazıyı okuyanların özellikle ilgilendiği kısım da buradan sonrası olacaktır.

Dünya’da bizim de dahil olabileceğimiz böyle bir iş sahasının olduğunu Türkiye’de kaç doktor biliyordur? Bu işe girmek zor mu? Neler gereklidir? Her şeyin ötesinde bu cruise gemisi doktorluğu nasıl bir iştir?

Cruise gemisi çalışma koşulları düzenli hastane hayatına alışmış bizler için biraz farklı bir yapıda. Örneğin ben 4+2 olarak çalışıyorum. Yani bu, 4 ay iş ve sonrasında 2 ay tatil anlamına geliyor. Çalışmadığım bu 2 ay süresince bana herhangi bir ödeme yapılmıyor. Harici durumlar olsa da denizcilerin dünyasında ödemeler genellikle sadece çalışılan ayları kapsıyor. Bir cruise turunun süresi ise bulunduğu yere göre 4 gün ile 60 gün arasında değişebiliyor. 

Başvuru konusuna gelince, ilk istenenler firmaya göre değişiklik gösterse de bir CV ve de uluslararası geçerliği olan belirli sertifikalar (ATLS, ACLS, BLS, PALS) sunmak şart. Bu pozisyon için tüm Dünya’dan başvuruların alındığını düşünürsek CV’nizin etkili olması sizi bir adım öne çıkaracaktır. Elbette işe alındıktan sonra tamamlayabileceğiniz, sizden istenen ekstra sertifikalar da mevcut. Örneğin bizim ülkemizde olmayan “Sexual Assault Training” bunlara bir örnek. Bu tür durumlarda firmanin size bu kursun nasıl temin edileceği konusunda yol göstermesi de mümkün. Öte yandan artık bir denizci ya da diğer adı ile “Gemi Adamı” olacağınız için gemi adamı sertifikasyonu ya da buna en yakın resmi belge topluluğu da istenebiliyor sizden. Gemi güvenliği ile ilgili eğitimleri ise tüm mürettebatın tamamlaması mecburi. Çalıştığı bölümü de ilgilendirebilecek konuları da ekleyerek firma tüm bu eğitimleri çalışanlarına online ya da birebir kurslar olarak tanımlıyor.

Belgeleri toplayıp başvuruyu yaptıktan sonra arenaya girmiş bulunuyorsunuz. Buradan sonrasında insan kaynakları ile olan görüşme -ki bence bu görüşme doktorun İngilizce seviyesini ölçmek için yapılıyor- sözlü ve de yazılı tıbbi bir sınav sizleri bekliyor. Sınavların içerikleri, sözlü sınava kaç doktorun girecek olması firmaya göre değişkenlik gösteriyor. Ben birkaç firmayla aynı anda görüştüğüm için bu sınavların birbirinden farklı formatta olduğunu pekala rahatlıkla söyleyebilirim.☺ Bu uzun süren işe alınma süreci sonrasında ise atandığınız gemiye ve gezdiği sulara göre mürettebat vizesine başvuruyorsunuz. Ben ilk olarak Karayipler’de işe başladığım için Amerikan C1/D mürettebat vizesini aldım.

Tüm bu uğraşlar sonucu işi bağlayıp gemiye başladığınızda ise iyi ve kötü tarafları ile çok “farklı” bir yaşam sizi bekliyor. Önce iyi taraflarından başlayalım, evet dolar bazında kazandığınız için Türkiye’deki maaşınızdan açık ara daha iyi kazanıyorsunuz. Dünya’daki farklı ülkeleri, şehirleri görme şansınız oluyor. Sürekli olarak gemide yaşadığınız için de barınma, yiyecek, ısınma, internet gibi sorunlarla uğraşmıyorsunuz. Gemide doktorluk prestijli bir rütbe. Apoletinizideki üç çizgi ile bu rütbe görünür hale geliyor ve buna göre de size çok sayıda ayrıcalık tanınıyor: mesela diğer çalışanlardan daha büyük kabinlerde kalmak, gemideki restoranlara, barlara, spor salonlarına  girebilmek gibi… Çalışılan gemiye göre klinik yapı değişkenlik gösterse de  ben bu işe Dünya’nın en büyük gemi grubunda (Oasis Class olarak isimlendiriliyor) başladığım için, yaklaşık 8600 kişilik bir gemide, hemşirelerle birlikte üç doktor olarak hizmet verdim. Doktorlardan bir tanesi ‘Senior Doctor’ olarak nitelendiriliyor ki genelde bu kişiler bahriye tıbbı konusunda epeyce kıdemli hekimler oluyor.  Diğer doktorlar ise “Junior Doctor” olarak nitelendiriliyor. Bu nitelendirme- ya da kıdemlendirme- yaştan ve de karada kazanılan tıbbi deneyimlerden bağımsız, denizde geçirilen süreye ve tecrübeye dayalı olarak yapılıyor.

Hasta profilimiz ise mürettebat ve yolcular olarak iki ana gruptan oluşan genellikle sakin, saygılı insanlar. Yolcular gemi lokasyonu gereği çoğunlukla Amerikalı olsa da mürettebatta Dünya’nın her yerinden insan görmek mümkün. Tabii bu da İngilizcenin değişik aksanlarında hasta muayene etmek anlamına geliyor. Benim zaman zaman Dünya haritasını açıp da, baktığım hastanın ülkesi, şehri nerede diye araştırdığım da oldu, zira daha önce Madagaskar veya Nikaragua gibi ülkelerden hiç hasta denk gelmemişti.

Diğer yandan, firmanın ve de yurt dışındaki insanların doktora verdiği değeri her anlamda, güçlü olarak hissediyorsunuz. Son dönem Türkiye’sinden çıkmış bir hekim olarak bu duruma şaşırdım ve belli bir süre alışamadım. Sonra alışamamış olmama ayrıca üzüldüm çünkü bu, kendi üllkemizde doktor olarak çok uzun zamandır değersizleştirildiğimizi de gösteriyordu. Sağlıktaki şiddet haberleri gemideki ekip arkadaşlarıma kadar ulaşmış olacak ki birkaç kere bu konudan bahsettiler. Umudunu kaybetmeyen ve hep çözüm/çıkış yolu arayan birisi olarak, yabancı bir dilde “yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir” nasıl denir bilemedim.

Kliniğimiz düzenli temizlenen, düzenli, gerekli tüm malzelemeri bulunduran bir yerdi. Biz hep icap usulü çalıştık. Her gün bir doktor ve bir hemşire icapçı olarak görevlendirildi. Wifi ile bağlı güverte telefonları üzerinden iletişim sağladık. Çalışma saatleri içerisinde giydiğimiz cerrahi forma ve iş dışında giydiğimiz denizci takımlarımız bize ücretsiz olarak temin edildi.

Gelelim madalyonun diğer yüzüne…Her ne kadar çok çekici görünse de bu işin de kendine göre hatırı sayılır sayıda zorlukları mevcut. Kalabalık gemilerde günler yoğun geçiyor. Elbette bizim ülkedeki aciller gibi dolup taşmıyor ama okyanus ortasında ciddi vakalarla baş başa kalmak da mümkün. Bu durumda hastaların tüm iş yükü sizin üzerinizde oluyor. Özellikle girişimsel konularda gemi doktorunun epeyce deneyimli olması gerekli diye düşünüyorum. Tepecik Acil çıkışlı olmanın katkısını ben en çok burada hissettim. ☺  Amerikan hasta profili bizimkilerden biraz daha farklı, bilgi olarak sizi zorlamaları mümkün. Bu noktada önemli olan ise, Amerikan tanı-tedavi kılavuzlarına hakim olmak ve de ona göre hareket etmek ve bu da  bazen bizde pek/hiç kullanılmayan ilaçlarla tedavi anlamına gelebiliyor. Hastalara açıklama yaparken pound, inch, fahreneit gibi Amerikan ölçü birimlerine alışmak da benim biraz vaktimi almıştı açıkçası… Medikolegal konularda yönetmelikleri bizden biraz daha farklı ve denetimleri de sıkı olarak yapılıyor. 

Öte yandan gemide salgına yol açabilecek tüm hastalıkların çok ciddi ve uzun süren prosedürleri mevcut. Bulaş riski olan hastalıkları bildirmek zorunlu. Covid-19 dalgası bir gemiyi vurduğunda ardı kesilmeyen karantinalar, ayaktan hasta bakımının kabinlerde sağlanması, sürekli test taramaları gibi durumlar da söz konusu olabiliyor. Bu gibi durumlarda mürettebatın da temasını azaltmak adına gemide bazı kısıtlamalara da gidilebiliyor.

Gemi yaşamı çok ilginç. Geminin kendisi de içindeki insanlar da sürekli bir devinim halinde.  Yolcular ve çalışanlar hep bir sirkülasyonun içerisinde yenileniyor. Her cruise başlangıcı gemi binlerce insanı ile boşalıp tekrar doluyor. Kontratı biten çalışanlar giderken yenileri geliyor. Her bölümün çalışma saatleri birbirinden farklı ve de genellikle uzun. Bazı insanları hiç görmeden gemiden ayrılmak mümkün. Aileden ve arkadaşlardan uzakken bu insan sirkülasyonu bir noktada yorucu gelmeye başlayabiliyor ve sanıyorum ki hep bu problemler hesaba katılarak sözleşmelerin süreleri belirlenmiş çünkü her çalışma grubunun kendine özel sözleşme  süresi mevcut.

Uzun lafın kısası gemide doktor olarak çalışma meselesi apayrı bir deneyim… Bambaşka bir dünya… Anlatılmaz yaşanılır denilen cinsten…Biraz okyanus rüzgarı yemiş bir acilci olarak benim önerim ise bu işe atılmadan önce uygunluk konusunun artıları eksileri toplayarak kişi bazında karar verilmesi gerektiğidir. Düşünüp taşındıktan sonra hala aklı dalgalara takılan acilcininse yolu açık, pruvası neta olsun.

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

27 Ekim 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
MercekTATDsosyal

Altı Üstü Şarap

tarafından Adil Ocak 24 Ekim 2022
written by Adil Ocak

İnsanoğlunun tüm serüvenine eşlik etmiş bir üründür ŞARAP …

Eski Portekiz ve Hint medeniyetlerinde “Winum”, Hitit medeniyetinde “Wiyanna” eski Yunan’da “Oinos” bugün İngilizcede “Wine” olarak isimlendirilir.

Şaraba tüm yönleriyle göz attığımızda şaraptan bir ürün olarak bahsetmek yerine şaraba bir kültür olarak yaklaşmak sanırım daha doğru olacaktır. Tarihin en görkemli uygarlıkları gerçekten de şarabı baş tacı etmiştir. Geçmişten bugüne birçok toplum şarabı ticari bir maldan öte insanoğlunun binlerce yıllık serüveninin bir tanığı, eşlikçisi, her geçen gün daha da mükemmelleşen bir eseri olarak görmektedir.

Shiraz

Şarabın resmi tarihi bira gibi milattan önce 7000-8000’lere dayanmasa da milattan önce 5000’lerde bugünkü Gürcistan ve İran topraklarında bağcılık ve şarap üretimi yapıldığına dair kanıtlar bulunmuş, hatta Çin’de milattan önce 7000 yılına ait tartarik asit kalıntıları bulunmuştur. Ancak Çin’de o bölgedeki ürünlerin yapımında çeşitli meyvelerin ve pirincin kullanılmış olma ihtimali daha yüksektir.

Detayları ne olursa olsun şarabın tarihi her zaman uygarlıklarla birlikte gitmiş; şarapla ilgili yazıtların ve kalıntıların bulunduğu eski medeniyetlerde devlet hiyerarşisinde dahi şarabın çok önemli yeri olmuştur. Özellikle antik Yunan uygarlığı, Roma İmparatorluğu ve Hitit uygarlığı şaraba büyük değer vermiştir. 

Hitit uygarlığında şarabın milattan önce 3000 ila 800’ler arasında bu uygarlığın temel taşlarından biri olduğunu gösteren izler bulunmuştur. Hitit Uygarlığında bağcılık o kadar önemsenmiştir ki, devletin kurduğu bağların başı olan kişiye “üzüm-şarap başı” anlamına gelen “Gal Gestin” ünvanı verilmiştir. Daha sonra bu unvan savaşları yöneten generallerin ünvanı olarak kullanılmıştır.

Onda olupta bende olmayan ne var?
O bana taze şarabını sunar
Ben ona taze süt (peynir) veririm
O bana eski (olgunlaşmış) şarabını sunar
Ben ona eski (iyi) peynirimden veririm

Nippur tabletleri, M.Ö 3800

Eski Yunan şarap tanrısı Diyonisos’un da vatanı olarak bilinen Trakya bölgesindeki Gaziköy, Müfrete ve Hoşköy ile İzmir civarında Urla, Seferihisar, Çeşme ve Selçuk önemli bağ bölgeleri olarak bilinir.

Mısır, Yunan ve Hititlerden sonra Romalılar şaraba büyük değer veren uygarlık olarak tarihe geçmiştir. Romalıların bağcılık ve şarap yapımı ile ilgili eserleri bugün bile halen geçerli ve yol gösterici diyebiliriz. Vezüv yanardağının külleri altında kalan Pompei kentinin kalıntılarını inceleyen arkeologlar şehrin meyhanelerinde bulunan kaplarda “bi bite” (içiniz), “vivas” (çok yaşa), “imple me”(doldur beni) gibi yazılara rastlamıştır. Hatta bu kaplarda meyhanecileri protesto eden müşterilerin yazıları dahi göze çarpmıştır: “parce aquam (suyu az kullan)”

Roma İmparatorluğu döneminde devlet tabakalarının içtiği şarapların isimleri hiyararşiyi yansıtırmış. Askerler ucuz ve az alkollü üzüm posasından yapılan “Posca” isimli şarabı içerken, fakirler ve kölelerin içtiği şarabın adı “Lora” imiş. Asiller ve yöneticiler “Mulsum” adı verilen bal katılmış kaliteli şarapları tüketirken; imparatorlar yöresi dahi belli olan “Falernum” şarabını severmiş. 

Roma’daki bu şarap hiyerarşisi Roma’nın devrik konsülü Marcus Antonyus’un hayatına mal olmuştur. Hikaye göre; devrik konsül fakir bir plebin evinde saklanırken, pleb konsüle evindeki ucuz şaraptan ikram etmeye utanmış ve kölesini kaliteli şarap almaya göndermiştir. Pleblerin kaliteli şarap alması alışılmadık bir durum olduğundan şüphe uyandırmış ve ev basılarak devrik konsül öldürülmüştür. 

Milattan sonra 400 yıllarında Roma’nın çöküşü ile büyük darbe alan bağcılık; kiliselerde şarabın, kutsal su ve aynı zamanda İsa’nın kanı olarak kabul edilmesiyle Avrupa’daki canlılığını koruyabilmiştir. Günümüzde ise Fransa’nın marka olarak sahiplenebileceği bir içecek haline gelmiş olması su götürmez bir gerçektir. 

Fransız yazar Rebelias “Büyük bir adam asla şaraptan nefret etmez” diyor. 

Sonuç olarak üzüme, bağcılığa ve şaraba değer veren toplumlara, şarap hep hakkettiği sonucu vermiş diyebiliriz…

Birazda şarap ile ilgili kavramlardan bahsedelim…

TERUAR (BEN MERLOT SEVİYORUM !!!)
Chardonnay

Bu kavram için kısaca üzüm, iklim ve toprağın kombinasyonu diyebiliriz. Fakat bu tanım ne yazık ki çok eksik kalmaktadır. Keşke şarap severler olarak ben merlot seviyorum cabernet – sauvignon sevmiyorum veya bir restorana girdiğimizde ver bir chardonnay diyebilseydik hayat bizim için çok kolay olurdu. 

Teruar kavramı işte burada devreye girmekte üzümü (şarabı) yetiştiği bölgeden, iklimden, arazi yapısından toprak çeşidinden, yapımında kullanılan gübreden, bağcılıkta hedeflenen üzüm veriminden soyutlamak ne yazık ki imkânsız. 

Fransa’nın kuzeyinde Champagne bölgesinde üretilen “Chardonnay” yüksek asitli limon çiçeği aromasında iken, daha aşağıya bölgelerden Burgonya’ya indiğinizde bal, kavrulmuş badem ve fındık kokusu veren daha gövdeli bir chardonnay içeceksinizdir. Çok uzaklara Kaliforniya’ya giderseniz yudumladığınız chardonnayda tereyağımsı kıvamlı mango ve ananas kokulu orta asiditede bir şaraba ulaşacaksınızdır. 

Peki bu yeterli mi ? Ne yazık ki değil. Size söylemek istediğim bir gerçek var. Her bağdaki şarabın kalitesini tutturmak, birbirini yakalamak imkansız gibi diyebiliriz. 

“Asla benim bağımda ürettiğim şarabın kalitesine erişemeyeceksiniz”

Nedeni arazinin eğimi, nedeni kullanılan gübre, nedeni güneşi alış açısı, nedeni şişesi 1000 dolara satılan Romanee – Conti Dünya’nın en pahalı teruarı olarak kabul edilirken; hemen yanındaki bağda aynı üzüm çeşitleri ve aynı yöntemler kullanılarak üretilen şarabın 50 dolara alıcı bulmasıdır.

Teruar farklılıklarına bir başka örnek daha vermek gerekirse; ülkemizde Kapadokya bölgesindeki Emir üzümlerinden üretilen beyaz şarapların asitli, diri ve mineralimsi kıvamlı yani tam anlamıyla özel olmasının sebebi yine volkanik kayaların ufalanmasıyla oluşmuş toprak ve zor bulunan pahalı güvercin gübresinin bağcılıkta kullanılmasıdır.

Cabernet Franc
Apelasyon nedir?

Şarabın kökenine göre kontrollü olarak adlandırılması olarak tanımlanır. Fransızların öncüsü olduğu ‘’Appelation D’origine Controle’’(AOC) şarapların bölgeleri temel alınarak bir klasifikasyon yapılır. Hangi bölgede, hangi üzümün yetiştirilebileceği, üzümlerin verim oranı, hasat ve işlenme tarzları belirlenir. Şartlara uymayan üreticilerin sertifikaları iptal edilir.

İtalyan şaraplarındaki “Doc ve Docg” ibareleri de benzer sistemleri ifade eder. Apelasyon aslında sadece şarapla sınırlı olmayan bir kavramdır. Örneğin bir peynire rokfor denilebilmesi için o peynirin, Rokfor bölgesinde sertifika almış üretim yerlerinde önceden klasifiye edilmiş işlemlerden geçirilip üretilmesi gerekmektedir. Bu da bir apelasyon örneğidir.

Degüstasyon, içki ve yemekleri duyu organlarını kullanarak analiz etme yöntemidir. Degüstasyon duyu organlarımızı kullandığımız 3 aşamadan oluşur. Bunlar gözlemleme, koklama ve tatma aşamalarından oluşur.

Sepaj ise üzüm çeşidi anlamına gelen, şarabın yapıldığı üzümü kasteden bir terimdir. Tek üzüm çeşidinden yapılan şarap Monosepaj olarak isimlendirilirken, farklı üzüm çeşitlerinden yapılan şarapların şişelenmeden önce harmanlanması işlemi Kupaj olarak adlandırılmıştır.

Someliye, restaurantlarda sadece şarap servisiyle ilgilenen kişilere verilen isimdir. Bu kişileri şarap garsonu olarak tanımlamak çok yetersiz ve basit kalacaktır. Çünkü şarap seçimine yardımcı olan Someliye, üzümlere hâkim olmalı, şarap tadımından ve iyi şaraptan anlamalıdır. 

Tanen, üzüm çekirdekleri ve kabukları, hatta meşe fıçılarında bulunan şaraba burukluk veren maddeler olarak tanımlanır.

Asil Küf, Latincede “Botyrtis Cinerea” olarak isimlendirilen, üzümlere dadanan ve üzümlerin küflenmesi ve buruşmasına sebep olan bir mantar cinsidir. Fakat düşünülenin aksine şarap üretiminde ve bağcılıkta asil küf istenilen bir şeydir. Dünya’nın en pahalı şaraplarının bu küfle enfekte olan üzümlerden imal edildiğini vurgulamak doğru olacaktır.

Buke, yıllanma sonucunda meydana gelen daha çok genizde hissedilen şarap kokusudur.

İyi sene-Kötü sene kavramı nedir ?

Üzümlerin olgunlaşmasının iyi olduğu, iklim koşullarının üzümlerin olgunlaşmasına iyi etkide bulunduğu dolayısıyla kaliteli ürünlerin ortaya çıktığı senelere “iyi sene”, üzümlerin olgunlaşmasının yetersiz olduğu aşırı yağış, kuraklık, don gibi olayların gerçekleştiği dolayısıyla ortaya çıkan ürünlerin kalitesinin düşük olduğu seneler ise “kötü sene” olarak isimlendirilmiştir.

Gövdeli şarap denildiğinde, alkollü bir içkinin damakta hissedilen kıvamı, yoğunluğu anlamına gelmektedir.

Şarapların bekletildiği nemli ve serin ortamlara Mahzen veya Kav ismi verilir.

Karaf, yani şarap sürahisi, özellikle yıllanmış şarapların karaflara süzülmesi önerilir.

Şarap ve bağcılık ile ilgili kavramları tamamladığımıza göre, hepimizin bildiği üzüm çeşitlerini biraz daha yakından tanıyalım.

Cabernet Sauvignon
Cabernet Sauvignon

Dünyanın en çok tanınan, en prestijli ve uzun ömürlü şaraplarını veren üzüm çeşididir.

Siyah üzümler arasındadır. Cabernet Franc ve Sauvignion blanc üzümlerinin çaprazlanmasının ürünüdür. 20. Yüzyılın son dönemine kadar dünyada en fazla ekimi yapılan Premium kırmızı şarap üzümü iken 1990 sonrası yerini Merlot almıştır.

Bordo bölgesinde bukeleri kuş üzümü, sedir ağacını çağrıştırırken; Kalifornia ve Avustralya gibi sıcak iklimlerde nane ve okaliptüs gibi aromaları barındırmaktadır.

Cabernet Franc

Bordo bölgesinin ve Loire vadisinin gözde siyah üzüm çeşitlerinden olan cabernet franc parfümlü ve baharatlı şaraplar vermektedir. Cabernet Sauvignon’un atası diyebiliriz. 

“Fransa’da üzümlerin asil ırkı olarak tanımlanmaktadır”

Fransa’da “asil ırk” tanımlanmasında kullanılan “mavi kan” terimi ismini Cabernet Franc üzümünden almaktadır. Tahmin edileceği gibi yüzyıllardır şaraba değer veren Fransa Cabernet Franc’ı üzümlerin en soylusu olarak da tanımlamaktadır. 

Türkiye’de ise Trakya bölgesinde çok verimli Cabernet franc üzümleri yetişmektedir. Saroz’daki Sarafin bağlarında ve Chamlija şarapçılığın Kırklareli’ndeki bağlarında ödüllü şaraplar üretilmektedir.

Merlot
Merlot

Şüphesiz ki Bordo bölgesi denilince aklınıza ilk gelecek üzümler Cabernet Sauvignon ve Cabernet Franc olacaktır, peki günümüzde Bordo bölgesinde, Fransa’da en çok dikili bağ alanına sahip üzüm çeşidinin Merlot olduğunu biliyor muydunuz? 

“Köylü üzümü nasıl bu kadar popüler oldu”

Tabi ki bunun bir sebebi var, Merlot aslında 1970’lere kadar soylu olmayan bir üzüm hatta köylü üzümü olarak geçmekteydi. Merlot; Cabernet Franc ve Magdeleine noire des Charentes hibritlenmesi ile oluşmuş bir üzüm olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Magdeleine noire des Charentes soğuğa sıcağa don olaylarına dayanıklı, erken hasat edilen, tatlı kıvamlı, şekerli olmasından dolayı bağlarda çalışan işçilerin özellikle enerjik kalmak için tükettiği, asillerin tenezzül bile etmedikleri bir üzüm çeşididir. Ancak, Merlot hikayesinin gerçek kahramanlarından biri ve aynı zamanda son dönemlerin gözde üzümlerinden Malbec’in de atasıdır. 

Bilindiği üzere Merlot denilince akla tatlı, parfümsü, meyvemsi, yuvarlak, rahat içimli ve pratik şaraplar gelmektedir. İşte Merlot’un bu mükemmel sentezinin sebebi orijini; parfümsü karakterli aromasının sebebi Cabernet Franc iken; erken hasat verimli üzümler kışın don olaylarından çok daha az etkilenen ve aldığımız tatlı, meyvemsi, lezzetli aromasının sebebi ise Magdeleine noire des Charentes’ten aldığı özelliklerdir. 

1970’lerde Fransa’da yaşanan ciddi don olayları sadece köylülerce tüketilen, yüzüne bile bakılmayan Merlot’un yükseliş hikayesine tanık olmamızı sağlıyor.

Grenache

Dünyada dikili bağ alanı bakımından en geniş alana sahip üzümlerden biri de Grenache’dır. Kolay yetiştirilmesi, sıcak iklimi sevmesi, verimli, orta kırat, lezzetli, yuvarlak şaraplar ortaya çıkarmasıdır. 

Daha çok kupajlarda ve yeni tür üretimi – hibritleme – çalışmalarında kullanımı yaygındır. Nitekim son dönemde yavaş yavaş popülerlik kazanmaya başlayan Marselan üzümünün atasıdır. Türkiye’de Ege bölgesinde yetiştiriciliği yapılmakta ve verimli üzümler vermektedir.

Şiraz/Syrah/Shiraz

İran’ın Şiraz kentinden dünyaya yayılan ve adını bu kentten alan bu üzüm Fransa’nın güney ılık iklimli bölgelerinde mor renkli, kalın kabuklu, meyvemsi aromalar ve baharat lezzetlerinin bir arada olduğu dengeli şaraplar olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Avustralya’nın popüler Şirazları ise buram buram baharat kokulu, yoğun ve ısırıcı şaraplar olarak karşımıza çıkar. Türkiye’de özellikle Ege ve Trakya bölgesindeki bağlarda yetiştirilmektedir.

Chardonnay

Dünyanın en popüler beyaz şaraplık üzümü dersek doğru olur. 

“Üzümlerin kraliçesidir”

Sauvignon Blanc

Fransa’nın Burgonya bölgesinde “üzümlerin kraliçesi” olarak adlandırılmaktadır. Napa’nın ise ana beyazı, Champagne bölgesinin ana üzümüdür. Chardonnay serin iklimlerde narenciyemsi, sıcak iklimlerde ise tropik meyvemsi şaraplar oluşmasını sağlar.

Sauvignon Blanc (Yabani Beyaz)

Fransa’nın Bordo bölgesinin yeşil kabuklu beyaz üzümüdür. Sek ferahlatıcı pratik içim şarapları ile ünlü olan Sauvignon Blanc, soğuk iklimlerde bazı tropik meyve ve çiçek notaları; çimen, yeşil dolmalık biber ile ısırgan otunun belirgin asitliğine ve yeşil aromalarına sahip şaraplar üretme eğilimindedir. 

Sıcak iklimlerde ise tropikal meyve notaları geliştirebilir ancak aşırı olgunluktan çok fazla aroma kaybetme riski taşır ve yalnızca hafif greyfurt ve ağaç meyvesi notaları barındırır.

Şarap ne ile tüketilmeli? Nasıl tüketilmeli ve Nasıl saklanmalıdır? 

Degüstasyon basit olarak şarap tadımı olarak tanımlanabilir. Daha geniş bir tanımlama ise içki ve yemekleri duyu organlarını kullanarak analiz etme yöntemi olacaktır. 

Şarabın rengi, kadehi çalkaladığımızda kadehte süzülen damarları ve duru veya heterojen görünümü bize şarapla ilgili ipuçları verecektir. Koklama aşaması yani bir sonraki aşama şarabın keskinliği, nüansları, yırtıcılığı veya yuvarlaklığı hatta meşe ile ne kadar harmanlandığı, asiditesi ile ilgili ipuçları verecektir. Tatma aşaması şarapta damak ve boğaz aşamalarından oluşmaktadır. Damağımızda gezdirdiğimiz şarabın yuvarlak mı yoksa köşeli bir şarap mı olduğunu anladığımız, aynı zamanda meyve aromalı mı? yoksa parfümlü, baharatlı veya buruk bir şarap olup olmadığını tanımlayabildiğimiz ilk aşamadır. 

“Şarap boğazda rahatsız edici bir tad bırakmamalıdır”

Viskide daha değerli olan boğaz aşaması şarabın uzun veya kısa bitişli olup olmadığı ile ilgili bilgi sahibi olmamıza yardımcı olurken; ideal şarabın boğazda bıraktığı tat yani bitişinin rahatsız edici veya sıkıcı olmaması gerektiği söylenir.

İdeal şaraba nasıl ulaşırız?

İdeal şarap demişken şarabın iyisinin kötüsünün şarabı yudumlayan kişinin o anki kanaati olduğu kanısındayım, fakat her zaman daha iyisi olabilir mi düşüncesi hemen her zaman daha fazla şarap yudumlamamıza neden olur diyebilirim.

Bu konuda ilk söyleyeceğim şey eleştirmenlerin, fiyatın, markanın, ya da çevrenizdeki şaraptan anlayan dostlarınızın yorumlarını kulağınızın bir köşesinde bulundururken; şarapta asıl aradığınız his veya şaraptan beklentilerinizi o an karşılayıp  karşılayamamış olmanızdır. Yine de, ideal şarapta aradığımız özelliklerden bahsetmeden bu konuyu kapatmak istemiyorum. 

Şarap çok tatlı mı olmalı sizce? 2 saat boyunca sürekli tatlı bir şarabı yudumlamak sıkıcı olmaz mıydı? Ya da asiditesi çok yüksek bir şarap sizi sıkmaz mıydı? Yuvarlak tatların birbirine karıştığı bir yudum başta hepimize lezzetli gelebilir. Peki bir saat sonra? 

Bu yüzden ideal şarabı aramak yerine şarabın bize verdiği fırsatlardan yararlanmak daha mantıklı olacaktır. Yorucu bir mesainin ardından akşamüstü iş çıkışı veya tatilde saat 5-6 civarı akşam yemeği öncesi yüksek asiditeli fakat pratik içimli bir beyaz şarap veya akşam yemeği öncesi bir prosecco (sparkling wine) tercih edebilirsiniz. Zamanınız kısıtlı olduğundan o şarap size gerçekten aradığınızı verecektir. 

Evde dizi veya film izlemeyi planladığınız bir meyve tabağı veya peynir tabağı yanına lezzetli dengeli bir kırmızı kupaj tercih edebilirsiniz. Ama bazı karakterli şaraplar var ki ne yazık ki çok kaliteli özenle yapılmış yemekler dahi onların yanında meze olmaktan kurtulamazlar. Hatta bu şarapları az baharatlı, keskin olmayan tamamlayıcılarla yudumlamak en doğru tercih olacaktır. 

Türkiye’de ne yazık ki her an kaliteli bir Burgonya bölgesinin “premier cru” şarabını içemiyoruz.

“Kaliteli bir şarabın eşlikçilerinin çok keskin tatlar olmadığına özen gösterin” 

Ufak ipuçları vermem gerekirse; 

  1. Loire vadisi ve Yeni Zelanda Sauvignon Blanc’leri için ünlü şarap eleştirmenleri ‘’zarif, gevrek ve taze’’ tanımlamasını kullanırlar. Peynirlerle kombinasyona yatkın olan Sauvignon Blanc özellikle suşi ve balık ürünleriyle güzel uyumu ile öne çıkmaktadır
  2. Ahtapot, ıstakoz, kabuklu deniz ürünleri ile tereyağımsı ve kuvvetli bir Chardonnay doğru tercih olacaktır.
  3. Ege bölgesinin zeytinyağlı yemeklerine hayran olanlarımız zeytin yağı ile şekerin uyumunu yadırgamayacaktır. Bu yemeklerle birlikte bir dömisek tercih edebilirler.
  4. Lezzetli bir Merlot her zaman meyve ve peynir tabağıyla kaliteli bir uyum yakalamıştır.
  5. Kaliteli kuzu, dana etleriyle ise hafif kupaj şaraplar uyum sağlar.
  6. Şarapla uyum sağlayacak peynirlere geçecek olursak tamamen sizin tercihinize kalmış diyebilirim. Fakat bir şarap sever olarak buzdolabınızda Edam, Kars Gravyeri, Trakya kaşarı, Gouda, Keçi peyniri ve Otlu peynir bulundurmanızı öneririm.
  7. Son olarak şarapla ilgili net çizgilerden hoşlanmasam da şarabın domates ve sirkeli soslarla iyi uyum sağlamadığını söylemeden geçemeyeceğim. Kaliteli bir şarap içmek üzereyseniz eşlikçilerinin çok keskin tatlar olmadığına özen göstermeniz doğru olacak diyebilirim.

Son olarak kısaca doğru kadeh seçiminden bahsetmek istiyorum. Her şarap kadehinin uzun bir ayağının olması gerekli olduğu söylenir. Bunun nedeni çanak kısmına parmak izinizi bırakmadan tutmanızı sağlamak ve elimizin ısısıyla soğuk servis edilen bir şarabın ısıtmasını engellemektir.

Eğer gövdeli bir Cabernet Sauvignon tercih ediyorsanız kadehiniz uzun olmalı, şarabın ağzınızda daha geride bir noktaya temas etmesi, aromasını daha iyi algılamanızı sağlayacaktır. Burgonya Pinot Noir’i gibi hafif ama tam gövdeli şaraplarda daha kısa ve dolgun bir kadeh tercih etmemiz tadı dilimizin ucunda hissetmemizi sağlayacaktır.

Beyaz şaraplarda ise daha küçük ve “U” şeklinde kadehler tercih edilir. Sebebi doldurulan şarabı soğuk bir şekilde tüketmemize ve tatlı aromaları kenarlara dağıtarak içmemize imkan sağlamaktır.

Şampanya ve asitli şaraplarda yine ince uzun kadehleri tercih etmek doğru olacaktır.

Domisekler ve tatlı şaraplarda ise çok daha küçük kadehleri tercih etmek ve şarabı daha minik yudumlarla tüketmek doğru bir karar olacaktır.

Doğru servis sıcaklıkları şarapların cinsine göre değişmektedir. 

Şampanya ve beyaz şaraplar en iyi 6 – 10 derece arasında, hafif taze kırmızı şaraplar 12 – 14 derece, orta gövdeli ve gövdeli kırmızı şaraplar 14 – 18 derece, beyaz dömisek şaraplar 6 – 8 derece ve kırmızı tatlı şarapların ise 16 – 18 derecede servis edilmesi önerilmektedir.

Tüm dünyadaki şarapçılık ve bağcılık faaliyetlerinden bahsettik. Peki Türkiye’de şarap üretimi ve bağcılık ne durumda?

Türkiye’de şarap sektörüne göz atacak olursak en basit tanımlama umut vadedici olacaktır. 1990’lara kadar teruar kavramı ile tanışmamış, aslında bu kavramı çok ilkel bir şekilde yaşatan bir şarap ülkesi iken; 2000’lerin başlarından itibaren kaliteli, verimli, titizlikle kurulmuş bağların sayılarının artması sonucu Türkiye’de çok nitelikli üzümler ve şaraplar elde edilmeye başlanmıştır. 

Özellikle Saroz ve Gelibolu bölgesindeki Sarafin bağları, Alçıtepe bağları ve Mustafa Çamlıca’nın kurduğu ve ciddi emekler sonucunda mükemmel sonuçlara ulaştığı Kırklareli’ndeki Chamlija bağları teruar şarapçılığının Türkiye’deki öncüleri diyebiliriz. 

Ege bölgesinde Urla Kuşçular mevkiindeki bağlar, Manisa Sarnıç bölgesindeki Selendi bağları için de aynı övgüleri yapabiliriz. Fakat dünyaca ünlü öküzgözü, boğazkere, kalecik karası, narince, emir gibi üzümlerimiz olmasına rağmen bu üzümler üzerinde yeterince yatırım yapılmamasının sebebini anlayabilmiş değilim. Yine de ödüllü şaraplarımızın olması ve Türkiye’de bağcılığa ve şarapçılığa değer veren insanların olması ve bizlere nefis şaraplar sunmaları gerçekten mutluluk ve umut verici…

Sonuç olarak, şarapla ilgili söylenecek birçok cümle olmasına karşın şarabı en değerli kılan, insanlık tarihinin bir tanığı ve uygarlığın takipçisi konumuna getiren en önemli özelliği şarabın da insanlar gibi sunduklarının ve kişiliğinin; bulunduğu iklime, bölgeye, toprağa, onu budayan çiftçisine göre bile değişkenlik gösterebilmesi ve her an, her dakika olgunlaşmaya devam etmesidir…

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

24 Ekim 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
RöportajTanıtımTATDsosyal

TATD 5. Ulusal Resim Yarışması

tarafından İbrahim ALTUNOK 20 Ekim 2022
written by İbrahim ALTUNOK

Acil Tıp klinik branşının geliştirilmesi yanında Acil sağlık hizmetleri çalışanlarına olan desteğini her platformda ortaya koyan Türkiye Acil Tıp Derneği, geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da 23 Nisan Çocuk Şenlikleri kapsamında “TATD Ulusal Resim Yarışması”nı bu sene de başarı ile tamamlandı. 

Cumhuriyetin 100. Yılı yaklaşırken, “Hayalinizdeki Acil Servis” konusunu işleyen yarışmamız, önceki yıllarda olduğu gibi yoğun ilgi gördü.


Ülkemizin dört bir yanından gelen resimler, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyeleri arasından oluşturulan bir juri tarafından değerlendirildi. Yarışmamızda dereceye giren Göktuğ Celal Tümer, Ahmet Mert Şahin ve Yağmur Efşan Sefertaş ile yarışma ve resim üzerine konuştuk. 

Yarışmanın birincisi Göktuğ Celal Tümer bizlere kendisinin kaleme aldığı mektubunu gönderdi.

Annesinin resme olan yeteneğini farketmesi üzerine resim ile olan serüveni başlamış. İleride hekimlik mesleğini seçmek istediğini, bu nedenle TATD’nin yarışmasının kendisi için ayrı bir öneme sahip olduğunu paylaşmış bizlerle… 

Göktuğ mektubunda “Beyaz Kahramanlar” diye bahsediyor doktorlardan… Büyüklerin de çocukların gözünden görüp ve çocuk kalbinden hissedebilseler herşeyin daha farklı olacağını düşünüyor. Kendisi de ileride beyaz bir kahraman olmak isteyen Göktuğ’a resim ve eğitim hayatında başarılarının devamını diliyoruz.


Yarışmada ikinci olan Ahmet Mert Şahin 2013 yılında Alanya’da doğmuş.Halen Alanya Özel Hamdullah Emin Paşa Kolejinde  3.sınıf öğrencisi olarak öğrenimine devam etmekte…–

Ahmet resim ile olan tanışmasını şu şekilde anlatıyor:

“Kreşe başladığım dönemde resim yapmaya başladım. Ama özellikle son bir iki yıldır kendimi geliştirdim.Kara kalem çiziminde daha iyi olduğumu düşünüyorum. İleride hobi olarak resim yapmaya devam etmek istiyorum.

Yarışmada derece alan resmim özellikle pandemi  döneminde acil hekimlerinin ve genel olarak tüm hekimlerin insanlar için yaptıkları fedakarlıkları anlatıyor. Hekimlerimiz bizler için çok önemli. 

Bu yüzden herkesin hekimlerimize saygı göstermesi ve kıymetlerini bilmesi gerektiğini düşünüyorum.”


Son olarak yarışmamızda üçüncülük kazanan 12 yaşındaki Yağmur Efşan Sefertaş’ın kaleminden resme olan ilgisi ve yarışmada dereceye giren resminin hikayesini öğrenelim…

“İzmir, Konak Güzelyalı Ortaokul’unda 8.sınıf öğrencisiyim, aynı zamanda Arkas Bilim ve Sanat Merkezinde okuyorum. İlkokul dönemimde çoğu dersimi ayrı bir sınıfta tek başıma üst sınıf müfredatını alarak bitirdim. Akranlarımla anlaşmakta güçlük yaşıyordum. Okulumda ve mahalledeki diğer çocuklarla iletişim kurmakta ve anlaşılmakta hep zorluklar yaşadım. Bu yalnızlık dönemlerimde iç dünyamdaki düşüncelerimi, duygularımı resimle anlatmaya başladım. Ders aralarındaki molalarımda resim yapmaktan hoşlanıyordum. Annem küçük kız kardeşimi bir resim kursuna yazdırmak isteyince bende gitmek istedim. Ailem bana ilgi alanlarımın farklı olduklarını anlatmalarına rağmen ısrar ettim. 5 yıl önce başladığım resim kursunda sınıflar yetenek seviyelerine göre belirlenmişti. İlk gruptan başladığım kursta şimdi en üst düzeydekilerin grubunda devam ediyorum. İlk resim yarışması ödülümü de kursa başladıktan iki ay sonra aldım. Kursa başladıktan sonra resmimi geliştirmek için daha fazla çaba ve azim gösterdim.”

“Resim çizmek benim için bir zevk ve bunu sevdiğim için yapıyorum”

“Resim çizdikçe el becerimin de geliştiğini görebiliyordum ve önceki resimlerimle karşılaştırdığımda mutlu oluyordum. Yaptığım resimler geliştikçe katıldığım yarışmalardan daha fazla olumlu sonuçlar ve ödüller almaya başladım. Son zamanlarda en çok karakalem ve anime (çizgi roman) karakterleri çizmekten hoşlanıyorum.”

“Bu resmi yaparken vermek istediğim bazı mesajlar vardı”

“Sağlık çalışanları hakkında pandemi döneminde bir resim yapmıştım, Resim öğretmenim çok beğendi. Eşi ve oğluda doktor olan öğretmenim beni TATD Ulusal Resim Yarışmasına katılmam için yönlendirdi. Acil serviler ve hekimlerin yaşadığı zorlukları, çabalarını her ne kadar tam olarak bilmesem de empati kurmaya çalıştım. Acil hekimlerinin her türlü yardıma hemen koştuklarını bildiğim için oyun oynarken kaza geçiren çocuk çizdim. Sonra doktorlar tarafından iyileşen hastanın sevinci üzerine, doktorun hissettiği mutluluğu çizdim. Son olarakta ilk yardım yapmak istedim. Durum acilse ve yakınlarda hastane yoksa insanlar için ilk yardımın önemini anlatmak istedim.”

“5 yaşımda giymek istediğim botun resmini çizermişim” 

“Şuan karakalem, sulu boya, kuru boya, akrilik ve pastel boya ile resimlerimi yapıyorum.  Bazen sevdiğim insanlara resim yapıp hediye ediyorum çok mutlu oluyorlar. Resimler mutluluğu yansıtıyor, resim çizmek isteyenlere mutluluk temalı resimleri çizmeyi tavsiye ederim.” 

“Hayalim, tasarım yapabileceğim bir meslek”

“Resim çizmeye şuan yaptığım gibi hobi olarak devam edeceğim. Resim çizmenin gelecekte kariyerime de faydası olacağını düşünüyorum. Çünkü hayalim, içinde tasarım yapabileceğim bir meslek okumak. Tasarımın birçok dalı var, ben daha karar veremedim, ama bütün dalları benim için heyecan uyandırıcı. Tasarım küçüklükten beri ilgi duyduğum bir konudur. Resim yapmaya devam edersem hayallerimi gerçekleştirmeme çok faydalı olacağına inanıyorum.”

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

20 Ekim 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
TanıtımTATDsosyal

TATKON & EACEM & WF 2022 “Türkiye’de Yılın En Büyük Acil Tıp Kongresi”

tarafından İbrahim ALTUNOK 17 Ekim 2022
written by İbrahim ALTUNOK

Türkiye Acil Tıp Derneği; Türkiye’de Acil Tıp uzmanlığının akademik gelişiminin öncüsü, Acil Tıp’ta gündem belirleyen, EUSEM’de ve IFEM’de uluslararası olarak tanınan tek dernek olarak yenilikleri hayata geçirmeye devam ediyor. İmza attığı bilimsel şölenleri her yıl yapmaya devam edecek. Bu yıl da Antalya Titanic kongre merkezinde 01-04 Aralık 2022 tarihlerinde 8.Avrasya Acil Tıp Kongresi (EACEM) ve 18.Türkiye Acil Tıp Kongresi (TATKON) birlikte gerçekleştirilecek. Bu yıl camiamıza bir de sürprizimiz var, dünya çapında ilgi ile izlenen 17.WINFOCUS (World Interactive Network Focused On Critical UltraSound) kongresi de kongrelerimiz ile aynı merkezde ve işbirliği ile gerçekleştirilecek. Hem Acil Tıp hem de farklı uzmanlık alanlarından birçok katılımcının bu kongreye de büyük bir ilgi göstereceğini ümit ediyoruz.

Kongremizin temasını “Önemsiyoruz, Cesaret Ediyoruz ve Paylaşıyoruz’’ – (WeCare – WeDare – WeShare) olarak belirledik. Acil servisin zor, özveri gereken çalışma ortamında, birçok sıkıntıların üstesinden gelerek çalışan Acil Tıp çalışanlarının, hastalarımızın ve çalışanlarımızın sağlığını önemsiyoruz, hastalarımız için elimizden gelen en iyi ve detaylı bakımı uyguluyoruz, bu nedenle pandemi, afet gibi zor koşullarla mücadeleye devam ve cesaret ediyoruz. 

Tüm bunları sağlarken de çalışanlarımız ve hastalarımızla bilgimizi, sabrımızı ve kalbimizi paylaşıyoruz. Aslına bakarsanız bu motto tüm Dünya’da gerek pandemi, gerek savaş gerekse her türlü kritik hasta ile aşırı yoğun ortamda mücadele eden Acil Tıp uzmanlarının bir gerçeğini ve öyküsünü yansıtıyor. Yurt dışı tanıtımını yaptığımız hocalarımızdan da kongre mottosu ile ilgili güzel geri bildirimler aldık, son derece sempatik ve kapsayıcı bulduklarını ilettiler. Bu kongremizde her zaman bizlere desteğini sunan çok değerli Prof. Dr. Judith Tintinalli hocamızı da eğer pandemi koşulları izin verir ise ve başka bir olumsuzluk olmazsa tekrar ağırlayacağımız müjdesini sizlere vermek isteriz.

Kongremizde yurt dışından birbirinden değerli birçok Acil Tıp öğretim üyesini ve alanında uzmanlaşmış uzmanları ağırlamayı planladık. Kritik bakım ve Resüsitasyon, Travma yönetimi, Afet tıbbı, Acil Tıp’ta eğitim uygulamaları, Kardiyovasküler ve Nörolojik aciller, Çocuk Acilleri gibi ana konuların yanı sıra bu sene ki kongremizde özellikle her geçen gün önemi artan ve pandemi sonrası koşullarda Acil Tıp için daha popüler  dijital Acil Tıp uygulamaları, tele sağlık uygulamaları konusunda farklı bir perspektif sergilemek ve katılımcılarımız Acil Tıp’taki güncel ve yenilikçi uygulama ve araştırmalar konularındaaydınlatmayı hedefliyoruz.

Dijital Acil Tıp uygulamaları konusunda uzman olan Prof. Dr. Kendall Ho – Kanada, E-KPR konusunda araştırmaları bulunan Doç. Dr. Michael Holzer – Avusturya, resüsitasyon konusunda bilinen isim Prof.  Dr. Marcus Ong – Singapur, EKG bloglarının tanınan ismi Prof. Dr. Stephen Smith kongremize yerinde veya sanal olarak katılarak sunumlar yapacaklar.

Kongremizin uluslararası genel sekreterleri Dr. Jim Connoly bir sonraki dönem Avrupa Acil Tıp Derneği – EUSEM başkanı olarak görev yapacak. Benzer şekilde kongremizde EUSEM şimdiki başkanı Dr. AbdoKhoury’i ve birçok EUSEM kurul üyesini de ağırlayacağız.

WINFOCUS, hastane içi ve dışı kritik senaryolarda yaşayan hastaların, kurumların, hizmetlerin ve toplulukların ihtiyaçlarını ele alan Ultrason merkezli uygulama, araştırma, eğitim, teknoloji ve ağ oluşturmayı geliştirmeye kendini adamış dünya lideri bilimsel ağdır.

Ultrasonun sağlık hizmetlerinde yaygın bir şekilde uygulanması ihtiyacına dair, son yıllarda yaşanan olayların da bir sonucu olarak, giderek artan bir algıya tanık oluyoruz. Birden fazla uzmanlık alanında PoCUS eğitimi ve öğretimine yönelik talep, yaygın ve acil hale geldi. Bu nedenle derneğimiz, küresel topluluğumuzu en iyi şekilde koordine edebilmemiz ve bizi bekleyen zorlukların üstesinden gelebilmemiz için heyecan verici bir yeniden yapılanma ve yenileme aşamasına girdi. WINFOCUS’un çoklu eğitim, bilim ve faaliyetlerini bu yıl TATKON ve EACEM ile birleştirerek bir kongre sunuyoruz. 17. WINFOCUS Dünya Kongresi’ni benzersiz bir organizasyon olarak duyurmaktan mutluluk ve heyecan duyuyoruz.Eşsiz bir hibrit formatına sahip olacak,4 farklı bileşenden oluşan çok mekanlı, çok dilli etkinlik ile karşınızdayız. 3 Aralık’ta, dünyanın doğusundaki Avustralya’dan batı yarımküre ülkelerine kadar yaklaşık 30 yerde sürekli olarak yüz yüze ultrason kurslarından oluşan 2022 Dünya kongresi’nin dördüncü ana bileşeni olacak.

Bu atölyelere, düşmanlarıyla iyi şavaşan bir Marvel çizgi roman süper kahramanının ruhunu çağırma umuduyla POW “Point-Of-careOne-worldWorkshops” kısaltması adı verildi. Tüm atölyeler Antalya kongresi’nde birbirine bağlanacak.

Uluslararası boyutu bu yıl daha da güçlenen kongremiz EUSEM tarafında desteklenmekte olup, TTB tarafından kredilendirilecektir. Yoğun çalışma ortamlarımızdan uzaklaşacağımız, bilimsel içeriği ile mesleki bilgilerimizi arttırmanın yanı sıra sosyal içeriği ile eğleneceğimiz kongremiz Aralık ayında kaçırılmaması gereken bir şölene dönüşecek.  Lütfen kayıtlarınızı erken yaptırınız, Antalya’da buluşmak üzere.

Kongre Künyesi

Kongre Adı8. Avrasya Acil Tıp Kongresi, 18. Türkiye Acil Tıp Kongresi, 17. WINFOCUS (World Interactive Network Focused On Critical UltraSound) Dünya Kongresi
Kongre Teması“Önemsiyoruz, Cesaret Ediyoruz ve Paylaşıyoruz’’
Kongre Tarihi ve Kongre Oteli:1-4 Aralık 2022, Titanic Deluxe Belek
Kongre Başkanı: Serkan YILMAZ
Kongre Sekreterleri: Murat ERSEL
Nurdan ACAR
Özlem DİKME
Jim CONNOLLY
Selim SUNER
Kongre Düzenleme Kurulu:Murat ÇETİN
Burcu AZAPOĞLU KAYMAK
Özge CAN
Süleyman İBZE
Mustafa Emin ÇANAKÇI
Selin BULUT
İbrahim Ulaş ÖZTURAN
Çağlar KUAS
Kongre Web Sitesi:www.eacem.org
Kongre Sosyal Medya Hesabı: @tatdkongre
Kongre Etiketi:#EACEM22 #TATKON22 #WINFOCUS22
Kongre Önemli Tarihleri
Bildiri Gönderim Son Tarihi :30 Eylül 2022
Başlangıç Tarihi:1 Aralık 2022

Bu yazı Acil Tıp Bülteni’nin Ekim 2022 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

17 Ekim 2022 0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
Newer Posts
Older Posts

Hakkımızda

  • Üyelik Başvuru Formu
  • Kurumsal Kimliğimiz
  • Gizlilik Politikası

Bize Ulaşın

  • Mustafa Kemal Mahallesi Dumlupınar Blv. No:274 Mahall E Blok Daire:18 Ankara
  • Telefon: (0312) 438 12 66
  • Email: [email protected]
@2024 – All Right Reserved. Designed and Developed by Themis
Facebook Twitter Instagram Linkedin Youtube Email
Acil Tıp Bülteni
  • Home
Sign In

Keep me signed in until I sign out

Forgot your password?

Password Recovery

Yeni bir şifre size e-posta ile gönderilecek.

Have received a new password? Login here