Drug Safety dergisinde 2018  yılı içinde yayınlanan “Sık Reçetelendirilen Opioid Analjeziklerin Ciddi Advers Etkileri ve Mortalite Oranlarının Karşılaştırılması” isimli çalışmadan söz etmek isteğindeyim.

Ülkemizde de gittikçe artan opioid reçetelendirmenin Amerika Birleşik Devletleri’nde yanlış ve kötüye kullanımının mevcut sonuçlarının epidemik ölçülere ulaştığı; öyle ki 15 yıllık bir süreçte ilaç depoları/eczanelerden dağıtılan opioid miktarının 3 kat artmış durumda olduğundan bahsedilmekte.

İlaca erişimin artmasıyla ilaç kötüye kullanım davranışının tetiklenebileceği öne sürülmektedir. Doz aşımına bağlı morbidite ve mortalite sıklığında artışla birlikte, sosyal ve sağlık hizmet harcamalarının da artış gösterdiği aşikardır. Eczanelerden reçete karşılığı verilen opioidlerin %85’ini hidrokodon ve oksikodon oluşturuyor ve ön görülebilir şekilde bu maddeleri içeren preparatların doz aşımına bağlı ölümlerde bu kategorideki en yüksek oranlar bu iki ilaca ait.

İlaç potensinin Acil Servis’e ilaç kötüye kullanımla ilişkili başvuru tahmininde geçerli olduğu gösterilmiştir. Ancak literatürde, farklı potensteki opiod analjeziklerin klinik morbidite ve mortalite oranlarının karşılaştırılmasına dair oldukça sınırlı veri/çalışma mevcut. Çalışmanın yazarları; sık reçetelendirilen opiodler ve maruziyetlerine bağlı sonuçlarının Zehirlenme Merkezleri tarafından takip edildiğinde bu merkezlerin surveliyans verilerinin bu soruya cevap getirebileceği fikrinden yola çıkmış ve ilaç potensinin ciddi advers etki görülmesinde bir etken olduğu hipotezini kurmuşlar.

Çalışmanın dizaynında RADARS ©(İlaç Kötüye Kullanımı ve Bağımlılık ilişkili Araştırma ve Gözetim) adında kar amacı gütmeyen bir kurumunun Zehirlenme Merkezi Programı tarafaından toplanan 2010 ile 2016 yıllları arasındaki veriler incelenerek, yedi tane opioid analjezik preparatından (oksikodon, hidrokodon, morfin, hidromorfin, ksimorfin, tapentadol ve tramadol) birini içeren tabletlerle maruziyet sonucu gelişen ciddi advers etkiler değerlendirilmiş.

Ciddi Advers Etkiler 

Ciddi advers etkiler (CAE);  ölüm, major tıbbi etki veya hastaneye yatış olarak tanımlanırken “Major tıbbi  etki”  hastada hayatı tehdit eden semptomlar veya önemli kalıcı sakatlıkla sonuçlanan maruziyet olarak belirlenmiş.

Primer sonlanım için değişkenler: Dağıtılan 100.000 gram, alınan 100.000 reçete, dağıtılan 100.000 doz ünite ve reçeteyi alan 100.000 kişi olarak belirlenip, ayaktan tedavi gören hastaların aldığı reçeteler ulusal veri tabanı üzerinden (IMH) elde edilmiş.

CAE’yi tahmin etmek için bağımsız değişken olarak Rölatif opioid potensi belirlenmiş olup; CDC’nin dönüştürme tablosu kullanılarak Morfin Miligram Eşdeğeri (MME) üzerinden hesaplama yapılmış.

İndeks ilaçlara baktığımızda, tramadol karşılaştırmada ilaç potenslerinin aralığını geniş tutmak için dahil edilirken, fentanil’in primer olarak parenteral yoldan uygulandığı için dahil edilmemiş olduğunu görüyoruz. Yine RADARS tarafından çalışma süresinin tamamınca takip edilmediği için kodein de çalışmaya dahil edilmemiş.

Yedi yıllık çalışma süresince belirtilen opiodlerden biri ile ilişkili zehirlenme merkezlerine bildirilen 64.538 olgu görülmüş. Bir veya daha fazla indeks opioidlerle maruziyetin olduğu tüm olguların %30.1’i (19.480) CAE kriterlerini karşılamış. CAE görülen olguların %52.5’i erkek cinsiyet olup,  %78.1’i 20-59 yaşlarında bulunmuş.

Ciddi advers etki dağılımına baktığımızdaysa; 148 ölüm, 22955 major tıbbi etki, 18.713 hastaneye yatışla sonuçlanmış olarak karşımıza çıkmakta.

Daha önceki çalışmalarda acil servisten taburcu olurken reçete edilen opioidler arasında ilk sırada yer aldığı gösterilen hidrokodon ve oksikodonun, CAE olgularının %77’sinde eşlik ettiği gösterilmiş.

Hidrokodon ciddi advers olay, hastaneye yatışla sonlanımda etken olarak en başta gelirken tüm opioid ilişkili ölümlerin %49’unda yer almış. Yine en sık reçetelendirilen, doz ünite kullanımı, reçete alan kişi sayısına göre ilk sırada bulunurken, en yüksek miktarda dağıtılan ilaç olarak oksikodon saptanmış.

Rölatif potense göre sonlanım (ölüm, majör tıbbi etki veya hastaneye yatış) oranı karşılaştırıldığında aralarında 30 kat kadar farkın bulunduğu hidromorfin ( 8.02 CAE/100 kg) ve tapentadol (0.27 CAE/100 kg) sırayla en yüksek ve en düşük orana sahip opioid preparatları olarak raporlanmış.

Uygulanan ilacın CAE/100 kg ve ilaç potenslerinin lineer regresyon analizinde MME’nin gözlenen varyasyonun %96’sını oluşturduğu görülmüş. CAE oranı ve potens arasında lineer bir ilişki saptanıp MME’de her 1 ünite değişikliğe karşılık, kullanılan ilaç dozunun 100 kg başına 2.04 vaka (ölüm, majör tıbbi etki veya hastaneye yatış) artış olduğu görülmüş (p=0.004).

Buna karşılık potensin diğer çalışma değişkenleri olan kullanılan reçeteler, uygulanan doz üniteleri ve reçeteyi alan kişi sayısı değişkenleri ise sırasıyla %42, %38 ve %33’ünü açıklayabilmiş ve bu değişkenlerle sonlanım oranı ve potens arasında zayıf korelasyon bulunmuş. İlacın potensi ve hastaneye yatış oranı arasında (R2= 0.96) major tıbbi etki ve ölüme oranla daha yüksek bir ilişki saptanmış.

 

Sonuçlarda göze çarpan bir ayrıntı olarak; tramadolun çalışmaya alınan opiodler arasında en az potent olmasına rağmen en sık CAE görülen olarak raporlanmasıdır. Olası neden tramadolun seratonin ve norepinefrin reuptake aktivitesini inhibe ederek adrenerjik hiperaktivite, nöbet ve seratonin eksikliği sendromu gibi diğerlerinden farklı toksik etkilerine yol açması olabilir.

Sonuç olarak relatif opioid analjezik potensi ile ezcane/ilaç depolarından dağıtılan ilaç miktarının toplamı başına CAE oranı arasında güçlü bir ilişki saptanmış. Opioid analjezik reçetelendirmenin, kullanılan ilacın zehirlenme merkezine bildirilen Ciddi Advers Etkilerle sonuçlanana maruziyetle önemli ve oldukça yüksek pozitif lineer ilişkili olduğu saptanmış.

Daha fazla opiod reçeteleri verildiğinde ve dolayısıyla tıp dışı kullanım için daha erişilebilir olduğunda, yüksek doz daha fazla olup daha büyük tehlike oluşturması olasıdır. Bu riskin azaltılması için hekimler mümkün olduğunca en düşük potensdeki opioidi, en kısa süreli tedavi için reçetelendirmeli ve ağrı yönetimini yeterince sağlayacak ve opioid ihtiyacını en aza indirecek şekilde opioid olmayan alternatifler üzerinde durmalıdır.

Anahtar Noktalar

  • Eczanelerden reçete karşılığı verilen opioid analjeziklerin toplam miktarı, zehirlenme merkezlerine raporlanan klinik olarak önemli advers sonuçlarla güçlü bir ilişkiye sahiptir.
  • Sık olarak reçetelenen opioid analjezik tabletlerle ilişkili zehirlenme merkezlerine bildirilen advers sonlanımlar arasında 30 kata kadar bir fark vardır ve bu varyasyonun büyük bir kısmı ilacın diğer ilaçlarla göreceli potensinden kaynaklanmaktadır.
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Bilindiği üzere, antihistaminik ilaçlar; alerjik hastalıklarda, vestibüler bozukluklarda ve ülser tedavisinde sıkça kullanılan ilaçlardır. Temelde histamin reseptörlerini bloke ederek etki gösterirler. H1 ve H2 reseptör blokerleri olarak iki gruba ayrılırlar. H1 reseptörleri vasküler dokularda, kalpte, bronşiyal dokularda ve nöronlarda bulunurlar. Bu dokularda H1 reseptörlerini inhibe ederek histamin salınımı engeller ve alerji tedavisinde etkili olurlar. H2 reseptörleri aracılığıyla ise mide asit salınımını azaltarak ülser tedavisinde kullanılırlar.

H1 reseptör blokerleri ise birinci ve ikinci kuşak olmak üzere iki gruba ayrılır. Birinci kuşak ilaçların sedasyon etkisi ön plandadır. Birinci kuşak ilaçlar yağda çözünebilir oldukları için santral sinir sistemine rahatlıkla geçebilirler ve güçlü antikolinerjik etkiler gösterirler. Alımdan 30dk ile 2 saat arasında etki göstermeye başlarlar ve etkileri 3 saat ile 24 saat arasında devam eder.

Antihistaminik ilaçlar genelde karaciğerde metabolize olup böbrek yoluyla elimine edilirler. Proteinlere bağlandıkları için ekstrakorporeal tedaviler intoksikasyonlarında faydasızdır.

Antihistaminik ilaçlar ile zehirlenmelerde hastalar genelde ön planda antikolinerjik etkilere bağlı gelişen semptomlar ile başvururlar. Bunlar; tükürük, ter bezleri ve bronşiollerdeki sekresyon inhibisyonuna bağlı kuru kırmızı sıcak mükoz membranlar, periferik vazodilatasyona bağlı sıcak deri, flushing görülebilir. Peristaltizm kaybına bağlı olarak konstipasyon ve ileus gözlenebilir. Üriner retansiyon ve rabdomyoliz gelişebilir. Termoregülasyon bozulmasına bağlı olarak vücut ısısı yükselir, pupil dilatasyonundan dolayı bulanık görme olabilir. Dezoryantasyon, ajitasyon ve halüsinasyonlar gözlenebilir. Yetişkinlerdeki klinik prezentasyon hakkında bilgiler yeterli düzeyde düzeydedir ancak pediatrik prezentasyon ile ilgili bilgiler oldukça sınırlıdır.

Clinical Toxicology dergisinde 2019 yılında yayınlanmış olan pediatrik hastalarda ikinci kuşak antihistaminikler ile zehirlenmeler ile ilgili çalışmadan bahsedeceğim. Bildiğiniz üzere; pediatrik grupta ikinci kuşak antihistaminik zehirlenmeleri hala bilinmeyen bir konu. Bu çalışmada; Fransa zehirlenme merkezi verileri kullanılarak, pediatrik grupta birinci kuşak antihistaminik zehirlenmeleri ile, ikinci kuşak antihistaminik zehirlenmeleri karşılaştırılmış.

Fransa zehirlenme merkezi verileri 01.01.2001-31.12.2016 tarihleri için taranmış. Çalışma; çok merkezli, gözlemsel ve retrospektif bir çalışma.

Çalışmaya dahil edilen toplam 9403 hastanın 5980’I ikinci kuşak antihistaminik ile 3423 hasta ise mequitazine (birinci kuşak) ile zehirlenmiş. Takipleri tamamlanabilen toplamda 5980 ikinci kuşak antihistaminik zehirlenme hastası ve toplam 3423 mequitazine zehirlenme hastası çalışmaya dahil edilmiş.

İkinci kuşak antihistaminikler ile olan zehirlenmeler hafif seyrederken hastaların sadece %9’unda semptom gözlenmiş. Bu semptomlar ise huzursuzluk ve sersemlik gibi hafif semptomlar olarak göze çarpmakta. Semptomatik olan hastaların %97’sinde ciddiyet seviyesi düşük (pss 1) olarak kaydedilmiş. Hastaların hiçbirisinde ölüm veya ciddi bir semptom (pss 3) görülmemiş.

Toksisite Profili

İkinci kuşak antihistaminik ile zehirlenmelerde %91, mequitazine ile zehirlenmelerde ise %81.4 hasta tamamen asemptomatik seyretmiş. Semptom gösteren çocuklarda ise semptomlar çeşitlilik göstermiş. Hastalarda; bradikardi, hafif hipertansiyon, konfüzyon, diskinezi, nistagmus, anoreksi, kabızlık, solunum depresyonu, disartri, siyanoz, fazla terleme ve üriner inkontinans gözlenmiş.

Kardiyotoksisite

İkinci nesil antihistaminik zehirlenmelerinde EKG takibi yapılan hastaların hiçbirinde QT segment uzamasına rastlanmamış. Mequitazine ile zehirlenen hastaların üçünde QT segment uzaması gözlenmiş bu hastaların hiçbirinde 500ms üzerine çıkmamış.

Mequitazine ve diğer maddelerin karşılaştırılması

Mequitazine; orta düzeyde semptom gösteren hastaların %82’sinden sorumlu. Diğer tüm maddeler ile karşılaştırıldığında çok daha sık semptoma neden olduğu dikkat çekiyor. İkinci kuşak antihistaminiklerle karşılaştırıldığında, Mequitazine kullananlarda hastane yatışlarının daha sık olduğu tespit edilmiş.

Maddeye bağlı olmakla birlikte tavsiye edilen maksimum terapötik dozun 16-69 katında alımlarda hastalar asemptomatik kalmış. Ölüm veya herhangi bir ciddi semptom gözlenmemiş. QT uzaması veya aritmi gözlenmemiş. Mequitazine ile olan zehirlenmelerde ise %14 hasta semptomatik olmuş.

Sonuç olarak; pediatrik antihistaminik zehirlenmelerinde, ikinci kuşak ilaçların önerilen dozun çok üstündeki zehirlenmelerde bile hafif seyrettiğini ve ciddi semptomlar oluşturmadığı görülmüştür. Bu hastalarda sıklıkla hastane takibi ve monitorizasyona gerek kalmayabilir (konjenital uzun QT sendromu olanlar hariç). Mequitazin ise antihistaminik ilaçlar içerisinde toksisite profili olarak dikkat etmemiz gereken bir ilaç olarak dikkat çekiyor.

Kaynaklar:

1. Eva Verdu, Ingrid Blanc-Brisset, Géraldine Meyer, Gaël Le Roux, Chloé Bruneau & Marie Deguigne (2020) Second-generation antihistamines: a study of poisoning in children, Clinical Toxicology, 58:4, 275-283, DOI: 10.1080/15563650.2019.1634812

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

‘Tüm Boyutlarıyla İntralipid Tedavisi’ Paneli

22 Haziran 2020, Saat 22:00’de

Instagram‘da Canlı Yayınlandı

@turkiyeaciltipdernegi

Moderatör:

Doç. Dr. Sinan Karacabey

Konuşmacı:

Prof. Dr. Özlem Güneysel

İntralipid tedavisinin tüm detaylarının konuşulduğu panelimizi vimeo üzerinden izlemek için tıklayınız

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

'Acil Tıpta Toksikoloji Doktorası' Paneli

18 Haziran 2020, saat 22.00'de 

Doç Dr. Rana Dişel'in moderatörlüğünde gerçekleşti.

Acil Tıpta Toksikoloji Doktorasının tüm detaylarının konuşulduğu oturuma; 

Doç. Dr. Feriyde Çalışkan

Doç. Dr. Sinan Karacabey

Dr. Öğr. Üyesi Aynur Şahin

ve Uzm. Dr. Eren Gökdağ

konuşmacı olarak katkı sağlamıştır. 

Vimeo üzerinden canlı olarak yayınlanmış panelimizi burayı tıklayarak izleyebilirsiniz.

 

Prof. Dr. ARZU DENİZBAŞI

TATD TOKSİKOLOJİ Çalışma Grubu Başkanı

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Covid- 19 döneminde kullanılan ilaçların toksitesi konusu, spekülatif tartışmalara neden oldu. Farmakovijilans tedbirleri ve bildirimleri kapsamında pandemi sırasında kullandığımız ilaçların ne kadar yan etkilerinin ve toksik etkilerinin bildirildiğini sizler de merak etmişsinizdir. Circulation dergisinde 10 Haziran 2020’ de yayınlanmış henüz taslak halinde olan bir derleme mevcut.

Lee S. Nguyen ve arkadaşları bu yazıyı (Cardiovascular Toxicities Associated with Hydroxychloroquine and Azithromycin: An Analysis of the World Health Organization Pharmacovigilance Database) Covid- 19 döneminde kullanılan ilaçların yıllardır bildirilmiş advers etkilerini Farmakovijilans veritabanlarını tarayarak hazırlamışlar. Yazarların amacı; özellikle Covid-19 pnömonisinde kullanılan Hidroksiklorokin ve Azitromisin ilaçlarının birlikte veya tek başına kullanımlarının ne sıklıkta kardiyotoksik etkilere sebep olduğunu saptamak. Bu retrospektif gözlemsel çalışma için kullanılan VigiBase®; WHO tarafından kullanılan bir veritabanıdır ve 130 ülkeden 21 milyon veriyi kapsamaktadır. Bu iki ilacın tek veya kombine kullanımı için tarama yapmışlar (clinicaltrials.gov identifier NCT04314817). Veriler Kasım 1967 ve 1 Mart 2020 arasındaki zaman dönemini kapsıyor.

Figür 1: VigiBase® akış şeması

Veritabanlarından çektikleri 76,822 istenmeyen advers etkide Hidroksiklorokin  monoterapisi,   89,692 advers  etkide Azitromisin monoterapisi  ve 607 advers  etki vakasında ise kombine tedavi kullanıldığını saptamışlar.  Taranan total advers etki sayısı ise 21,275,867 VigiBase® bildirisi olarak dikkat çekmekte. Birden çok ilaç kullanılan vakalarda Hidroksiklorokin şüphe edilen madde olarak 21,808/76,822 (%28.4) ve Azitromisin 54,533/ 89,692 (%60.8) vakada bildirilmiş.

Figür 2: Yıllara göre Hidroksiklorokin ve Azitromisin için ilaç yan etki (ADR) bildirimleri (1)

Yazı çok kısa ve tüm verileri eksik hazırlanmış. Vakalarda ne gibi advers etkiler olduğu net değil. Azitromisin alan 480 hastada ve Hidroksiklorokin alan 136 hastada QT uzaması ve/veya Torsades-de-Pointes (TdP/VT) gibi ventriküler taşikardiler tespit edilmiş. Azitromisin alan 223 hastada  uzamış QT 223  ve  257 vakada TdP/VT ise 257 hastada tespit edilmiş. Hidroksiklorokin alan 136 hastanın  53’ ünde uzamış QT ve 83’ ünde  TdP/VT tespit edilmiş. Hidroksiklorokin alan hastalarda AV blok veya dal blokları (n=75, IC025=1.04) ve kalp yetmezliği de tespit etmişler (n=203, IC025=0.06). Başka bir yan etki ise rapor edilmemiş.

Figür 3: Hidroksiklorokin (A) ve Azitromisin (B) için bildirilmiş kardiyak yan etkiler (ADR) (1)

Her iki ilaç karşılaştırıldığında; Azitromisine bağlı gelişen kardiyak advers etkilerin Hidroksiklorokinden daha sık olduğu tespit edilmiş. Azitromisine bağlı gelişen uzamış QT2li vaka sayısı 736/ 89,085 (%0.8) iken, Hidroksiklorokinde bu sayı 263/ 76,215 (0.3%) (ROR=2.36, %95 CI=2.05-2.71) olarak gözlenmiş. Kombine tedavide oran daha da artmakta.  Monoterapide 999/165,300 (%0.6) olan oranın, kombine terapide 9/ 607 (%1.5) düzeyinlerine kadar yükseldiği ortaya çıkmış (ROR=2.48, %95 CI=1.28- 4.79).

Ölüm oranlarına gelirsek; Hidroksiklorokin alanlar içinde TdP/VT vakalarında mortalite %8.4 (7/83) iken, Azitromisin alanlarda mortalite %20.2 olarak not edilmiş (p<0.001). TdP/VT olmadan QT uzaması olan hastaların Hidroksiklorokin alanlarında ölüm oranı %0 (0/53) iken Azitromisin alanlarda %5.4 (12/223) olarak gözlenmiş (p<0.001).

Figür 4: Hidroksiklorokin ve Azitromisin için; tedavi başlangıcından, kardiyovasküler yan etkilerin (ADR) oluşmasına kadar geçen süre (gün) (1)

Bu yazıda ilaçların advers etkilerin tam olarak neler olduğu açıklanmasa da, Covid- 19 döneminde kullanılan ilaçların toksik etkileri için VigiBase® gibi önemli bir veritabanının özetine dikkat çekiliyor.  Veritabanlarını etkili kullanmak ve sağlıklı sonuçlar çıkarmak klinikte çalışan hekimlerin hasta tedavilerini kolaylaştıracaktır. Zaman aralığı olarak pandemi dönemi de bu çalışmalara eklenince Toksikoloji alanında daha da sağlıklı veriler toplanır diye umuyorum.

Kaynaklar

  1. Lee S. Nguyen et al. Cardiovascular Toxicities Associated with Hydroxychloroquine and Azithromycin: An Analysis of the World Health Organization Pharmacovigilance Database. Circulation. DOI: 10.1161/CIRCULATIONAHA.120.048238
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Tramadol ve Nöbet

tarafından Erdem Kurt

Bildiğimiz üzere, Tramadol sık kullanılan bir sentetik opiod analjeziktir. Kullanımı birçok ülkede 1980’lerde onaylanmış ve dünyada en çok kullanılan opiod olmuştur. Son yıllarda tramadol kullanımı ve buna bağlı gelişen morbiditelerde artış gözleniyor. Literatürde Tramadolün morbiditelerinden en dikkat çekici olanı nöbet olarak göze çarpmakta. Bu yıl ‘Critical Reviews in Toxicology‘ de yayınlanan S. Nakhaee ve ark.’nın sistematik derleme ve meta-analizi üzerinden tramadol ve nöbet ilişkisini sizlerle tartışmak niyetindeyim.

Tramadol ve Nöbet

Literatür incelendiğinde; bulantı, kusma, vertigo, halsizlik, ağız kuruluğu, terleme ve postural hipotansiyon gibi terapötik tramadol kullanımına yan etkileri oluşabileceği gibi, doz aşımında taşikardi, koma, santral sinir sistemi depresyonu ve solunum depresyonu gibi ciddi klinikler karşımıza çıkabilmektedir.

Hem insan hem hayvan çalışmalarında gösterilmiştir ki, nöbet oluşumu, tramadolün terapötik veya doz aşımı kullanımıyla ilişkilendirilebilmektedir. Yüksek konsantrasyonlarda tramadol GABA reseptörlerini antagonize edebilse de, tramadolün tetiklediği nöbetlerin esas mekanizması kanıtlanamamıştır.

Her ne kadar, literatürde az sayıda çalışmada tramadol monoterapisinin nöbet riskini artırmadığı raporlanmış olsa da, genel kabul edilen görüş nöbetlerin tramadolün ciddi bir yan etkisi olduğu yönünde. Bu nedenle, tramadole maruz kalan hastalardaki nöbetle ilişkili olabilecek faktörlerin incelenmesi ilgi çekici olacaktır.

Sistematik Derleme ve Meta-Analiz

Bu makalede; son yıllarda tramadol kullanımı insidansının artmış olması ve nöbete sebep olabilecek karakteristik özelliklerinin bilinmeyenleri göz önüne alarak, tramadol zehirlenmesi, nöbet oluşumu ve bu nöbetlerle ilişkili faktörlerin incelenmesi açısından literatürde bu konularla ilgili basılmış yayınların sistematik olarak incelenmesi ve meta-analizinin yapılması planlanmış. Meta-analize belirlenilen kriterlere uygun 51 çalışma dahil edilmiş (1).

Çalışmanın amacı tramadol kullanımı olan hastalarda oluşan nöbetlerin sıklığıyla ilişkili bilimsel verilerin özetlenmesi ve hastalarda nöbet oluşumuna sebep olabilecek faktörlerin çalışılması olarak belirtilmiş. Sonuçlara bakıldığında nöbetlerin önemli ölçüde doza bağımlı ve özellikle erkek cinsiyet ile ilişkili olduğu gözlemlenmiş.

S. Nakhaee ve ark. gerçekleştirdikleri bu çalışma, tramadol maruziyeti olan hastalarda nöbet insidansı ve bununla ilişkili faktörleri inceleyen ilk sistematik derleme ve meta-analiz olarak göze çarpmakta. Fakat meta-analizde her çalışmanın sonuçlarını etkileyebilecek potansiyel değişkenler tam olarak ayarlanamamış. Örneğin birçok çalışma araştırılan vakaların yaş aralığını sınırlamamış.

Ancak bu konudaki toplu çalışmalar tramadol kullanımıyla nöbet gelişebileceğini doğruluyor. Bu nedenle, tramadol kullanırken nöbet gelişimi için risk faktörü bulunan veya daha önce nöbet geçirmiş olan hastalarda daha dikkatli olunmasını öneriliyor.

Figür: Tramadolün tetiklediği nöbetler 3 subgrupta incelenmiş: Zehirlenme, Töropatik Kullanım ve Kötüye Kullanım

Diğer Çalışmalar

İncelenen çalışmalara bakıldığında Tramadolün nöbet patofizyolojisine etkisi konusunda farklı görüşler mevcut. Bir pre-klinik çalışmada (2) tramadolün prokonvülzan ve antikonvülzan aktivitesi raporlanmakla beraber başka bir çalışmada, ilgili meta-analizle doğru orantılı olarak konvülsan etkinin doza bağımlı olduğu gösterilmiş. Burada değerlendirilen gözlemsel çalışmalara kıyasla daha düşük kanıt düzeyi olsa da, birçok vaka sunumu da tramadol kullanımı sonrasında nöbet gelişimini desteklemekte.

Tramadol maruziyeti sonrası oluşan nörotoksisitenin ise opiod etkilerinden ziyade seratonin ve noradrenalin gerialımının inhibisyonuyla ilişkili olduğu görülüyor. Yine de yüksek doz tramadolün sebep olduğu varsayılan GABA-A reseptör inhibisyonu, nöbet eşiğinin düşmesini açıklayabilir.

En yüksek nöbet sıklığının İranlı ve Mısırlı popülasyonda olduğunu gözlemlenmiş. Bu farklılıklar genetik faktörler, ırksal farklılıklar veya tramadol kullanım varyasyonlarından kaynaklanıyor olabilir. Farklı çalışma grupları ve sosyoekonomik durum, tıbbi bakıma erişim, hastalık geçmişi, hastalık risk faktörleri arasındaki farklılıklar ve tanı kriterleri de raporlanan nöbet oranlarının değişkenliğini açıklayabilir. Öte yandan yakın zamanda yayımlanan başka bir çalışmaya göre, tramadol doz aşımı sonrası nöbet gelişim sıklığının Asyalılarda daha fazla olduğu gösterilmiştir. Bu da tramadolün bu popülasyonda sitokrom P450 2D6 tarafından daha az metabolize edilmesine bağlı olabilir (3).

Bu çalışmanın potansiyel olarak önemli bulgusu nöbet gelişiminin tramadol kullanımının dozuna bağlı olarak geliştiği yönündeki çıkarımıdır. Bu bulgunun bilimsel anlamda sınırlılığı ise klinik vakalardaki ilacın biyoyararlanımının bilinememesidir.

Çalışmada tramadol maruziyeti sonrası naloksan kullanımının nöbete sebep olan ya da nöbeti engelleyen bir etkisi olduğu kanıtlanamamış. Opiod toksisitesinde naloksan birinci tercih tedavidir, ancak tramadol aşırı dozu sonrası nöbetlerin engellenmesi amacıyla kullanımı konusunda tutarlı sonuçlar yoktur. Naloksanın prokonvülsif bir etkisi yoktur. Ancak nöbet gelişimini engellemesi sorusu mevcut veriler ışığında cevaplanamayacaktır.

Çalışmanın önemli 2 kısıtlılığı bulunuyor. Birincisi, farklı çalışmalar arasındaki benzerliğin meta-analiz için yetersiz olması, ikincisi ise uygun çalışma sayısı az olduğu için, çalışmaların kalitesi, çeşidi ve çalışma modeli değerlendirilememiş olmasıdır.

Son Söz

Bulgulara göre, tramadol kullanımı sonrası nöbet gelişimi doza bağımlıdır. Erkeklerde daha sık olmak üzere, hastanın cinsiyeti bu nöbetleri etkileyebilir. Naloksan kullanımı nöbet gelişimini arttırıyor gibi görünmemektedir. Bunlarla birlikte, tramadol kullanımının nöbet gelişimiyle ilişkisi kesin olarak söylenemez. Yine de güncel litaratür  verileri ışığında, nöbet gelişimini indüklediği düşünülmektedir.

Referanslar

  1. S. Nakhaee 2020: Tramadol and the occurrence of seizures: a systematic review and metaanalysis, Critical Reviews in Toxicology, DOI: 10.1080/10408444.2019.1694861
  2. Potschka H, Friderichs E, Loscher W. 2000. Anticonvulsant and proconvulsant effects of tramadol, its enantiomers and its M1 metabolite in the rat kindling model of epilepsy. Br J Pharmacol. 131(2):203–212.
  3. Bradford LD. 2002. CYP2D6 allele frequency in European Caucasians, Asians, Africans and their descendants. Pharmacogenomics. 3(2): 229–243.
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

 

GENÇLERİMİZİN VE AZİZ MİLLETİMİZİN

19 MAYIS ATATÜRK’Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI’NI

EN SAMİMİ DUYGULARIMIZLA KUTLARIZ.

BAŞTA BÜYÜK ÖNDERİMİZ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAK ÜZERE

TÜM ŞEHİT VE GAZİLERİMİZİ SAYGIYLA ANIYORUZ.

 

Prof. Dr. ARZU DENİZBAŞI

TATD TOKSİKOLOJİ Çalışma Grubu Başkanı

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Modern tıp uygulaması ilaçlar olmadan sürdürülemez. Sağlık sistemine yatırımın artırılması, giderek artan dünya nüfusu, yaygın küresel pazar gibi gelişmeler sonucunda son birkaç on yıl içinde ilaç tüketiminde önemli artışa sebep olmuştur. Aynı zamanda laboratuvar tekniklerinin gelişmesi ile karasal alanda ve sularda litre başına mikrogram hatta pikogram düzeyinde ilaç artığı tespit edilmeye başlanmıştır. Bu gözlem çalışmalarına paralel olarak ilaç artıklarının çevresel konsantrasyonlarının çeşitli organizmalar üzerinde göstereceği ekotoksikolojik etkiler çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir.

Bu çalışmanın amacı ilaç artıklarının küresel düzeyi ve konsantrasyonları hakkındaki mevcut durumun güncel bir incelemesini sağlamak olmuş.  Bu çalışma oluşturulurken yaklaşık 150 tane derleme incelenmiş ancak bu çalışmaların büyük çoğunluğu küresel düzeyde olmayıp çoğunlukla ulusal düzeyde kalmıştır. Çalışmada incelenen derlemelerin büyük çoğunluğunun sanayileşmiş ülkelerden olduğu, Afrika gibi az gelişmiş bölgelerden daha az derleme olduğu görülmüştür. Bu nedenle bu çalışma ilaç artıklarının ölçülebilen çevresel konsantrasyonlarının (MEC: Measured Environmental Concentration) küresel ölçekte kapsamlı bir araştırma ile incelenmesi amaçlamıştır. Kanalizasyon, yüzey suyu, yer altı suyu, musluk/içme suyu, toprak gübre ve diğer çevresel materyaller içerisinde ölçülen çevresel konsantrasyonlar) küresel bir veri tabanında derlenmiş ve bölgesel koşullara göre analiz edilmiştir. MEC düzeyleri aynı zamanda başka ekotoksisite çalışmalarından elde edilen etkisiz olduğu öngörülen ilaç düzeyleriyle karşılaştırılarak diğer canlılar üzerindeki potansiyel riskleri belirlemek için değerlendirilmiştir.

Materyal ve Metod

Çalışmaya sadece tanı, tedavi, önleme amacıyla kullanılan ilaçlar alınmış. Çalışma oluşturulurken “Web of Science” ve “Science Direct” gibi birçok arama motoru ve çeşitli ulusal ve bölgesel veri kaynakları kullanılmış. Veri tabanı toplam 32 farklı alandan oluşmakta ve bunların içinde ilacın ismi, ölçülen yerin çevresel özellikleri, ölçüm metodu, literatür atfı, yayının dili gibi veriler bulunmaktadır. Kuyu suyu, yeraltı suyu, içme suyu, kanalizasyon gibi farklı çevresel ortamlardan MEC ölçümleri yapılmış, coğrafi bölgeler ise Birleşmiş Milletler (BM) bölgesel gruplanması kaynak alınarak gruplandırılmıştır. Belirtmekte yarar var; veriler birçok ülkeden, farklı standardizasyon yöntemleri ile toplandığı için kısmi olarak heterojen bir veri tabanı mevcut. İlaç kullanım miktarları kamuya açık literatürden derlenmiş. Ücretli veri sağlayıcıları dışlanmış.

Bulgular

1016 orijinal yayın ve 147 derleme çalışması değerlendirilerek 123761 adet MEC verisi elde edilmiş. (Bu verilere ait homojen olmama, çoklu analizlerin farklı istatistiksel birimlerde olması gibi kısıtlılıklar mevcut.)

1987-2013 yılları arasındaki verileri kapsamakta. Ölçümlerin çoğu (%47’si) yüzey sularından olup diğer kaynaklar ise sırasıyla atık su (%40), yer altı ve içme suları (%8), toprak (%3) ve diğer (%2) şeklinde bildirilmiş. Verilerin 71 ülkeden olduğu ve MEC ölçümlerinin en çok Almanya ve Amerika Birleşik Devletlerinden olduğu görülmüştür.

WEOG: Batı Avrupa ve diğer grup; EEG: Doğu Avrupa grubu, GRULAC = Latin Amerika ve Karayip ülkeleri grubu

İlaç gruplarına bakıldığında antibiyotikler, analjezikler ve östrojenlerin en sık analiz edildiği görülmüş. Özellikle bazı bölgesel farklılıklar dikkat çekmiştir. Asya ve Afrika’da tespit edilen bazı antibiyotik ve antiviraller Batı Avrupa ülkelerinde hiç tespit edilmemiş.

16 adet ilacın artığı BM’in gruplandırmasında yer alan tüm bölgelerde tespit edilmiş. Ek olarak tetrasiklin bütün BM bölgelerindeki atık su arıtma tesislerinde tespit edilmiş. Küresel düzeyde en sık tespit edilen ilaç diklofenak olmakla birlikte karbamezapin, sülfametoksazol, ibuprofen ve naproksen de yüksek sıklıkla görülmekte. Bunun dışında tespit edilen diğer ilaçlar arasında östrojenler yer almaktadır. Afrika, Latin Amerika ve Karayipler gibi yeterli çalışma yapılmayan bölgelerden gelecek sonuçlarda eklenirse tespit edilen ilaç artıklarının çeşidi ve konsantrasyonu artabilir.

Her BM bölgesel grubunda yüzey suyu, yer altı suyu veya musluk /içme suyunda en az 38 farklı ilaç bulunmuştur.

İçme suyundaki ilaç verisi sınırlı olup, tespitlerin büyük kısmı Batı Avrupa (Almanya, İspanya…) ve diğer grup ülkelerden (Kanada, Çin…) gelen ölçümlere dayalı olup diğer bazı ülkelerde yapılan ölçüm sayıları yetersizdir.

Veri tabanı girişleri göz önüne alındığında, kentsel atık su baskın yayılma yoludur. En sık listelenen ikinci yayılma kaynakları hastanelerdir. Çoğu hastanenin yerinde kanalizasyon arıtma tesisi yoktur ve doğrudan kentsel kanalizasyon sistemlerine bağlıdır. İlaç artıkları için en sık listelenen üçüncü yayılma kaynağı ticari hayvancılıktır. Hayvanların idrar ve dışkısından atılan veteriner ilaçları ve metabolitleri, yağış olaylarından sonra yüzey sularına ve yeraltı sularına ulaşabilir. İnsan ve hayvanlarda ortak olarak kullanılan bazı antibiyotiklerden ötürü bu ilaçların kesin dağılım yollarının bilinmesi mümkün olmamaktadır. En sık bildirilen 10 ilacın her biri antibiyotik grubuna ait olup diğer ilaçların veri girişlerinde bölgesel farklılıklar mevcuttur.

Tartışma

Mevcut literatür taraması, ilaçların global olarak dağıldığını ancak veri girişlerinin Birleşmiş Milletler, Kuzey Amerika, Avrupa ve Çin gibi ülkeler daha fazla olması ve gelişmekte olan ülkelerden gelen verilerin ulaşılabilirliğinin henüz yakın zamanda artmaya başlaması nedeniyle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde ilaç artığı bazında kirlenmenin daha az olduğu konusunda yanlılığa sebep olmuş gibi görünmektedir. Küresel olarak daha doğru bilgiye ulaşmak için çevresel konsantrasyonların kapsamlı olarak örneklenmesine ihtiyaç vardır. Ölçüm için gerekli ekipmanların elde edilmeleri ve bakımlarının maliyetli olması nedeniyle uluslararası iş birliği ve bilgi transferi şarttır.

İlaç üretim sektörü yavaş yavaş daha düşük üretim maliyetleri olan ülkelere kaymıştır ve bu da bu ülkelerde imalattan kaynaklanan yayılmanın artmasına neden olabilir. Ülkemiz bu duruma örnek olarak verilebilir.

Gelişmemiş ülkelerdeki arıtma ve lağım sistemlerindeki yetersizlikler ve kaçaklar, özellikle kurak ülkelerdeki bitkilerin maruz kaldığı ilaç miktarları da ayrıca dikkat edilmesi gereken konulardır.

MEC veri tabanı, su ekosistemlerindeki çeşitli ilaç konsantrasyonlarının akut veya kronik toksisiteye neden olduğunu da ortaya koymaktadır. Diklofenak’ın gökkuşağı alabalığında iç organlara zarar verdiğinden şüphelenilmekte ve Hint kıtasında ilaçla tedavi edilen sığırlarla beslenen akbabaların neredeyse yok olmasına neden olduğu görülmüştür. Kanada’da bir gölde yapılan araştırma sonucunda belirli konsantrasyon üzerinde östrojenik farmasötik kirlenmenin göldeki balıklarda feminizasyona neden olduğu görülmüş ve dünyanın birçok yerinde de benzer durumlar bildirilmiştir.

Avrupa Birliğinde yeni çıkan ilaçlar için çevresel risk değerlendirmesi zorunlu hale gelmiş ancak zorunluluk getirilmeden önce piyasadaki mevcut ilaçlar için değerlendirme yapılmamıştır. Mevcut literatür incelemesinde birçok ilacın aynı yerde eşzamanlı olarak bulunması da bu maddelerin uzun dönemde sinerjistik ve antagonistik olarak ekotoksikolojik etkilerinin ortaya konulması gerektiği görülmüştür.

MEC taramasında alınan örneklerin sınırlı sayıda ve belirli bölgelerden alınmış olması uzun dönem takibinde yetersizlikler olduğunu göstermektedir. Alınan örneklerin genellikle sorunlu bölgelerden seçilmiş olması da yanlılığa neden olabilir.

ABD Çevre Koruma Ajansının bir protokolü mevcuttur ve diğer bazı ülkeler de bu protokole uymaktadır ancak laboratuvarlardan güvenilir sonuçların alınabilmesine karşın şu anda standart bir protokol yoktur. Gelişmiş ülkelerdeki teknolojik cihazlar ile daha düşük ilaç seviyeleri de tespit edilebilirken bazı ülkeler için bu geçerli olmayabilir.

Ek olarak, çok sayıda bilinmeyen dönüşüm ürününe ek olarak 3000’den fazla farklı ilaç mevcuttur. Bu çalışma, bugüne kadar, sadece 713 madde ve bunların dönüşüm ürünleri için analitik prosedürlerin geliştirildiğini göstermiştir. Bu, tüm ilaçların % 75’ten fazlası için ölçüm yapılmadığı veya yapılamadığı anlamına gelmektedir.

MEC veri tabanına dahil edilmek için bir format belirlenerek verilerin girilebileceği bir web ara yüzü oluşturulması ön görülmekte, bölgesel ilaç tüketim modelleri ve çevreye yayılan yayılma yolları için modellemelerin oluşturulması önerilmektedir.

Sonuçlar

Bu çalışma, 1000’den fazla yayındaki çevresel ilaç konsantrasyonlar hakkındaki verileri içermekte olup 123.000’den fazla veri içeren bir MEC veri tabanına aktarılmıştır. Bulgulara bakıldığında;

Birincisi, ilaçlar sadece sanayileşmiş ülkelerde değil, küresel olarak tüm dünyada tespit edilmiştir. “Çevrede bulunan ilaçların” küresel bir endişe konusu olduğu sonucuna varılabilir. Batı Avrupa ve benzer gelişmiş ülkelerde daha fazla veri mevcut olmasına rağmen, ölçülen çevresel konsantrasyonların gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde giderek daha fazla tespit edilir hale gelmiş olması çevresel ilaç kalıntıların oluşumunun küresel ölçeğini ortaya koymaktadır.

İkincisi, bazı ülkelerde, bazı ilaç su düzeylerinin, etki göstermeyeceği ön görülen seviyelerin de üzerinde ölçülmesi yoğun nüfuslu bölgelerde kentsel kanalizasyon atıklarına maruz kalan bölgelerde olumsuz ekotoksikolojik etkilerin mümkün olabileceğini düşündürmektedir

Üçüncüsü, küresel olarak tespit edilen ilaçların sadece kısmi bir örtüşmesi vardır: farklı bölgelerde farklı ilaç gruplarına odaklanılmıştır; Asya’da antibiyotikler ve Afrika’da östrojenler gibi.

Dördüncüsü, kentsel atık sular baskın yayılma yoludur, ancak imalat, hastaneler, hayvancılık ve su ürünleri tesislerinden kaynaklanan atıklar da yerel olarak önemlidir.

Son olarak, kapsamlı bölgesel analizlerin yapılması için ulusal ilaç tüketimi ile ilgili kamuya açık veriler yetersizdir.

İlaçların modern tıpta sağladığı tartışmasız faydalar göz önüne alındığında, özellikle sağlık hizmetlerine erişimin hala sınırlı olduğu ülkelerde, ilaçların etkililiklerinden, ulaşılabilirliklerinden veya satın alınabilirliklerinden ödün vermeden çevresel etkileri azaltmak için potansiyel stratejiler oluşturulmalıdır. Uygun çalışma alanları oluşturma, risk azaltma, kapasite geliştirme ve teknik iş birliği ile küresel bir eylem planı oluşturulması gerekmektedir.

Kaynaklar

  1. Aus der Beek, T., Weber, F.-A., Bergmann, A., Hickmann, S., Ebert, I., Hein, A., & Küster, A. (2016). Pharmaceuticals in the environment-Global occurrences and perspectives. Environmental Toxicology and Chemistry, 35(4), 823–835. doi:10.1002/etc.3339
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Birçoğumuzun olduğu gibi, benim de çalıştığım klinikte sıkça gördüğüm ve takibini yaptığım zehirlenme vakalarından olan parasetamol zehirlenmeleri ile ilgili “Acetylcysteine in paracetamol poisoning; a perspective of 45 years of use1 isimli makalenin konu başlıkları ile Parasetamol Zehirlenmesinde Asetilsistein kullanımını tartışmak isteğindeyim.

Parasetamol Zehirlenmelerinde Asetilsistein: 45 Yıllık Kullanım

Parasetamol klinik kullanıma ilk olarak 1950’lerde antipiretik, analjezik olarak girmiş. O yıllarda Avrupa’da bilinçli olarak veya kazayla zehirlenme yaygın değil, ancak bu durum sonraki 40 yılda oldukça değişiyor. Parasetamole bağlı organ toksisitesi, ilk olarak 1966’da İskoçya’da bildirilmiş ve o tarihte biyokimyasal mekanizmalar henüz tam anlaşılamadığı için tedavi tamamen semptomatik yapılmaktaymış.

70’lerde serbest radikallerin keşfedilmesiyle mekanizmalar yavaş yavaş çözülmeye başlanmış; hayvan deneyleri normalde glutatyon tarafından nötralize edilen reaktif ara maddelerin karaciğer hasarına sebep olan bazı molekülleri hem aktive hem inhibe edebildiğini göstermiş. Parasetamol toksisitenin glutatyon bağımlı olduğunun bulunması, bu zehirlenmenin daha iyi anlaşılması sebep olmuştur.

Yine 70’lerde Edinburgh merkezli çalışmada parasetamol zehirlenmesinde doz yanıt grafiği oluşturulmuş (Grafik 1). Bundan sonra ise antidot çalışmaları üzerine yoğunlaşılmış ve bu tarihlerden beri N-asetilsistein (NAC) antidot olarak kullanılmış.

Bu yazı; Parasetamol-NAC-zehirlenme üçgeninde gidip gelmekte…

Tıpta Parasetamol Zehirlenmesi

İntihar amaçlı, yanlışlıkla veya geçmeyen ağrılar nedeniyle, alınması gereken dozdan fazla alarak zehirlenmek mümkün. Parasetamolün 24 saatlik dozu, ağırlığa bağlı olarak değişmekte olup zehirlenme dozunun da kişiden kişiye değişmesi tedavi kararındaki majör karar olarak görülüyor.

Antidot olarak NAC

70’lerde toksisite mekanizmasının çözülmeye başlamasıyla antidot geliştirme çalışmaları da başlamış. İlk olarak sisteamin, metionin ve NAC hayvanlar üzerinde denenmiş ancak Birleşik Krallık’ta yalnızca NAC’ın sıvı formu insan üzerinde kullanılmaya onam almış ve Avrupa’ya yayılmış. Daha sonrasında Amerika’da FDA 3 günlük oral NAC kullanımını önermiş ancak bu da 90’larda IV NAC’a kaymış.

Prescott yönteminde; 300 mg/kg IV NAC’ı 3’e bölerek kullanılmış. Yükleme dozu olan 150 mg/kg 15 dakikada, 50 mg/kg 4 saatte, 100 mg/kg 16 saatte verilmiş. Bu yöntem Birleşik Krallık’ta 2012’ye kadar kullanılmış daha sonra 15 dakikada yükleme yerine yalnızca bu doz 1 saat olarak değiştirilmiş.

Antidot Kullanımındaki Gelişmeler

Tedavi uygulanmayan parasematol alımlarındaki dozlar ve etkilenim makaleden alınan bu tabloda mevcut (Tablo 1).

Parasetamol oral alımlarda absorbsiyonunu 4 saatte tamamlanıyor ancak bazı ilaç etkileşimleri bu zamanı etkileyebiliyor. Terapötik dozlarda yarı ömrü 90 dk-2 saat arasında ancak karaciğer hasarı olan olgularda bu süre daha uzun (>10 saat). NAC tedavisindeki temel amaç ise glutatyon salınımını artırarak karaciğer hasarını nötralize etmek.

Orijinal NAC dozu hayvan deneyleriyle belirlenmiş olup, erken tedaviye başlamak önemliydi ancak klinik çalışmalar optimum NAC dozunu belirlemek için yeterli olmuyor, bazı vaka serileri çok fazla parasetamol alan hastaların NAC ile hızlı tedaviye rağmen karaciğer hasarı gelişme olasılığının yüksek olduğunu belirtiyor.

Birleşik Krallık’ta tedavi sınırı 4. saatte 200mg L ⁻ ¹ olarak belirlenmişken Amerika’da bu değer 150mg L ⁻ ¹ olarak belirlenmiş. Bu değerler o zaman ölüme neden olan limit değerin %50’siymiş. Ancak tabi bazı hastalar bu limit değerin üzerinde veya altında olmasına rağmen karaciğer hasarı tersi yönde gelişmedi veya gelişti. Günümüzde standart tedavi de bu veriler kullanılarak yapılıyor ve 4. saat parasetamol düzeyine göre karar veriliyor.

Ancak hepatotoksisite dozla ilişkili olduğu kadar süreyle de ilişkili olduğu için ve hızlı bir antidot gerektiği için 10-12 saat arasında başvuran hastaların aldığı miktar önemli oluyor.

Nomogramlar ölüm veya karaciğer hasarı (ALT değerinin 1000 IU L⁻ ¹ üzerinde olması) ile belirlenmiştir. Karaciğer hasarını gösteren bir başka değer ise INR. Klinisyenler için ana problem olan hepatotoksisiteyi belirleyen değerlerden ALT en erken 10. saatte, INR ise en erken 24. saatte değişmeye başlıyor. Ayrıca antidot olarak kullanılan NAC’ın kendisi de INR yükseltebiliyor ancak çoğu hastada bu değerler 1,2-1,7 arasında sınırlanıyor.

Geçtiğimiz yıllarda karaciğer hasarı olduğunda hepatositlerden dolaşıma Keratin-18 (K18) gibi bazı moleküller salgılandığı bulundu. Hastanın başvurusunda alınan kanda çalışılan K18 düzeyinin ALT piki ile ilişkili olduğu bulunmuş ve hatta daha sensitif olduğu görülmüş. Ayrıca microRNA-122 molekülü (miRNA-122) aynı K18 gibi karaciğer hasarını öngörmede kullanılan yeni bir molekül.

NAC İstenmeyen Etkileri

IV NAC kullanımı arttıkça istenmeyen etkiler de göz önüne geldi. Flushing, anaflaksi, bronkospazm, hipotansiyon bildirilen istenmeyen etkiler arasında ve bu etkilerin bazofillerden salgılanan histamin kaynaklı olduğu biliniyor. Bu belirtilerin ortaya çıktığı ilk vaka ilginç olarak az miktarda parasetamol almış ve neredeyse tedaviye gerek bile yokmuş.

Pratik klinik yaklaşımlarda düşük parasetamol seviyesi olan hastalar ya az alım olduğundan dolayı ya da hastaneye geç başvurduklarından dolayı yüksek doz NAC aldıklarında daha yüksek risk altında bulunmuşlar.

NAC Dozunun Etkileri; Yeni Uygulamalar

Önceden NAC dozu ampirik olup teorik hesaplamalara dayanıyordu. Lisanslı sıvı NAC olmadığı için Kuzey Amerika’da önceden oral NAC kullanılmaktaydı. Dozu ise 140 mg/kg yüklemeyi takiben her 4 saatte 1, 70 mg/kg şeklinde totalde 17 defa uygulanmaktaydı. Bu uygulama Birleşik Krallık’ta hastalar 24 saatte taburcu edilirken, Amerika’da hastaların 3 güne kadar hastanede kalmasına sebep oluyordu.

Kuzey Amerika’da yapılan çalışmalarda iv ve oral NAC’ın karaciğer hasarı önlemede fark bulunmadığı gösterilmiş. Ölüm oranları ise düşük olduğu için ölen vakalar üzerinde veriliş yolunun etkinliği belirlenememiş. Bir önemli fark ise oral verilen NAC’da anaflaksi dozu çok daha az görülmüş.

Birleşik Krallık’ta yapılmış bir çalışmayla 200 mg/kg 4 saatte IV ve takiben 100 mg/kg 8 saatte IV NAC totalde 12 saatte verilmiş ve hepatik hasar üzerinde normal NAC dozuyla fark bulunamamış. Günümüzde 12 saatlik NAC uygulaması İngiltere’de birçok hastanede kullanılmaya başlanmış ve bu rejimin istenmeyen etki oranını azalttığı bulunmuş.

Gelecekteki Gelişmeler

Makale, gelecekte birçok şeyin değişeceği gibi NAC-parasetamol ilişkisinin de değişeceğinin kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Parasetamole bağlı karaciğer hasarı riski altında olan hastaları daha iyi tanımlamak gerektiğini öneriyor. Yeni microRNA ve biyobelirteçlerin bu konuda geleneksel yöntemlerin yerini alacağı düşünülüyor.

İkincil olarak da artık 3 nedenden dolayı yavaş NAC infüzyonu öneriliyor. Bu nedenler, kullanım kolaylığı, daha az istenmeyen etki görülmesi ve hastanede geçen sürenin daha az olması.

Son olarak; karaciğer hasarını önlemek için yeni ajanlar geliştirilmeye çalışılıyor ancak bu ajanların çoğu potansiyel olarak toksik ve pahalı. Calmangafodipir isimli yeni, potansiyel olarak güvenli karaciğer koruyucu bir ajan faz 1 çalışmalarını tamamlamış ve gelecek 10 yılda NAC ile birlikte kullanılması beklenmektedir.

Kaynaklar:

1.         Bateman DN, Dear JW. Acetylcysteine in paracetamol poisoning: a perspective of 45 years of use. Toxicology research. 2019;8(4):489-498.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta