Herkese merhabalar, her daim önemli zehirlenmeler olan, organofosfat zehirlenmesi ile ilgili 2019 yılında Current Opinion in Toxicology dergisinde yayınlanmış Reddy’nin (1) yazdığı derlemenin özetini sunacağız. Keyifli okumalar.

Dünya çapında intiharlar veya tarım kazaları nedeniyle her yıl binlerce organofosfatlı pestisit zehirlenmesi meydana gelmektedir. Monokrotofos, parathion, klorpirifos, paraokson ve diizopropilflorofosfat (DFP) gibi OP pestisitler güvenilir tehdit ajanları olarak kabul edilmektedir. Sinir gazları; tabun (GA), sarin (GB), soman (GD), siklosarin (GF) ve VX gibi maddeler bilinen en zehirli kimyasal maddeler arasındadır, savaşlarda kimyasal silah olarak veya sivillere karşı biyoterör ajanı olarak kullanılırlar. Novichok olarak bilinen bileşikler, şimdiye kadar üretilmiş en ölümcül kimyasal silahlar arasında kabul ediliyor ve bileşimlerinin belirsizliği nedeniyle tespit edilmesi zordur. Bu bileşiklerin sıvı veya gaz hali farketmeksizin maruz kalındıktan dakikalar sonra insanları öldürdüğü biliniyor. Rusça’da “yeni gelen” anlamına gelen Novichok maddesi, Suriye’de kullanılan sarinden veya Malezya’da Kim Jong Nam’ın suikastında kullanılan VX’ten daha tehlikeli ve gelişmiş bir sinir gazıdır.

Organofosfatlar ve sinir gazları, ortak mekanizmalar yoluyla ölümcül nörotoksisiteye neden olurlar. Bu mekanizmalar öncelikle asetilkolinesterazı (AChE) geri dönüşümsüz olarak inhibe ederek nörotoksisiteye yol açar; bu da merkezi ve periferik sinir sistemlerinde sinaptik aralıkta aşırı asetilkolin (ACh) birikimine neden olur. Plazmada, eritrositlerde, dokularda ve beyinde AChE’yi inhibe ederler. Sonuç olarak, ACh sinaptik aralıklarda aşırı birikir, bu da yaygın ve aşırı sinir uyarımına neden olur ve kaslar sürekli olarak kasılmaya başlar, gevşeme yeteneğinden yoksun kalır. Bu durum kas spazmlarına, konvülsiyonlara, sürekli nöbetlere, solunum arrestine ve ölüme yol açar. OP saldırısından canlı kurtulan kişinin, ciddi beyin hasarı yaşama olasılığı yüksektir.

Organofosfatların başlıca etkisi iskelet kasları üzerindedir, kas fasikülasyonlarına ve kasılmalarına ve ayrıca gösterge niteliğinde olan miyozis’e neden olur. Sinir gazına maruziyet burun akıntısı ile başlar ve bronkokonstriksiyona ve sekresyonların artmasına neden olur ve toksik belirtilerin ortaya çıkmasından sonra solunum arresti gerçekleşir. Ciddi MSS belirtileri bilinç kaybı, nöbet ve apnedir. Status epileptikus, maruziyetten dakikalar sonra ortaya çıkar, 30 dakika ve daha uzun süre devam edebilir. Hemen kontrol altına alınmazsa, bu durum yaygın beyin hasarına ve ölüme neden olabilir.

OP zehirlenmesi yönetimi, dekontaminasyon, ventilasyon ve panzehirlerin uygulanmasını içerir. OP zehirlenmesinin tedavisinde üç ilaç kullanılır: atropin sülfat, pralidoksim klorür (2-PAM) ve diazepam. Bu ilaçlar, kimyasal saldırı veya kaza durumunda kullanılmak üzere otomatik enjektörlü CHEMPACK’ler halinde dağıtılır. Sinir gazı maruziyeti için ise risk altında olan askeri personellerde profilaktik premedikasyon olarak piridostigmin bromür kullanılır.

Maruziyet sonrası, atropin biriken ACh’nin etkilerini bloke ederek salivasyonu ve bronkokonstriksiyonu azaltarak solunumu kolaylaştırırken, 2-PAM ise ajan-enzim bağını kırarak AChE enzimini serbest bıraktırır. Atropin ve 2-PAM, MSS’ye zayıf girişi nedeni ile sınırlı bir etkiye sahiptir. Bu sebeple OP’lerin nikotinik etkileri olan spazmlar ve fasikülasyonlar atropin ile iyileştirilemez. Atropin ve 2-PAM tedavisine rağmen, MSS’de kontrolsüz ACh birikir ve epileptik nöbetlere (status epileptikus dahil) ve kolinerjik krize neden olur.

OP nörotoksisitesinde diazepam ve midazolam maruziyetten hemen sonra verildiğinde OP kaynaklı nöbetleri ve beyin hasarını önlemeye yardımcı olabilen benzodiazepin (BDZ) grubu antikonvülsanlardır. Her iki ilaç da OP maruziyetinden sonra 30 dakika içinde verildiğinde etkilidir, ancak maruziyetten bir veya iki saat sonra fazla etkileri olmaz. Kimyasal savaş ve beklenmedik biyoterörizmde, bu 30 dakikalık süre gerçekçi bir zaman dilimi değildir. Bu nedenle, konvülsif nöbetler ve status epileptikus ve OP maruziyetinin nörotoksik belirtileri, kalıcı derin nöronal beyin hasarına ve ölüme neden olur. Askerler sinir gazı saldırısı durumunda kişisel kullanım için sıklıkla panzehir kitleri taşısa da, sivillerin antikonvülsan ilaçlara erişimi zordur; hastaneye ulaşma ve ilaçların uygulanması süreci yaklaşık en az 40 dakika sürer. Yani bu OP’a maruz kaldıktan sonra, herhangi bir antikonvülsanın yaklaşık 40 dakikadan sonra bile etkili olması gerekir. Kimyasal saldırı sonrası sağ kalanlarda, OP kaynaklı nörotoksisite, uzun süreli beyin hasarına ve yıkıcı nöropsikiyatrik işlev bozukluğuna yol açabilir. Hatta Matsumoto ve Tokyo’daki sarin saldırılarından beş yıl sonra dahi, sarine maruz kalan insanlarda yıkıcı nörolojik ve psikiyatrik bozukluklar bildirilmiştir.

Hayvan modellerinde DFP maruziyetinden sonra, OP zehirlenmesinde en yaygın kullanılan BDZ’ler için iki önemli mekanizma incelenmiş; ilk olarak, her bir ilacın nöbetleri ve status epileptikusu ne kadar etkili bir şekilde baskıladığına, ikinci olarak, ilaçların beyin hasarına karşı ne kadar etkili bir şekilde koruma sağladığına bakılmış. Her iki çalışmanın sonuçlarına göre, diazepam ve midazolamın maruziyet sonrası 10. Dakikada verildiğinde nöbetleri, nörodejenerasyonu ve nöroinflamasyonu kontrol etmede çok etkili olduğunu göstermiş. Bununla birlikte, her iki ilaç da maruziyet sonrası 60. dakika veya 120. dakika sonra uygulandığında tamamen etkisiz bulunmuş. BDZ’ler, status epileptikus tedavisinde kullanılan başlıca ilaçlardır, ancak direnç konusunda güçlü kanıtlar mevcuttur.

BDZ’ler sinaptik GABA-A reseptörlerinin pozitif allosterik agonistleri olduğundan, farmakokinetik bir mekanizmadan ziyade reseptörlerin kaybı veya içselleştirilmesi gibi farmakodinamik dahil olmak üzere birden fazla mekanizma, etkinliklerinin azalmasına katkıda bulunabilir. BDZ’lerin maruziyet sonrası geç dönemde nöbetleri kontrol edemediği, ancak bunun beyinde yeterli miktarda bulunmamalarından değil, hedef reseptörlerin kaybı, nöronların kaybı ve hasara bağlı inflamasyonundan kaynaklı olduğu daha olası düşünülmektedir.

OP kaynaklı nöbetin başlangıcından itibaren 10 ila 20 dakika içinde nöron hücrelerinin %50’sinden fazlasında BDZ reseptörleri kaybolur. BDZ uygulandığında geride kalan reseptörlere bağlanıyor, ancak üretebilecekleri maksimum etki, verilen dozdan bağımsız, mevcut reseptör sayısına bağlı olduğundan nöbetlerin kısmi kontrolü için tekrarlanan BDZ dozlarına ihtiyaç duyuluyor ve bu da kurbanlarda sedasyon, solunum depresyonu ve toleransa yol açıyor. Dahası, OP zehirlenmesi astrogliosis ve mikrogliosis ile kanıtlandığı gibi nöronları da öldürür ve bu da çok az BDZ reseptörü problemini daha da kötüleştirir çünkü ilacın reseptörlere bağlanabilmesi için hücrenin canlı olması gerekir. Aşırı nöronal uyarılma ve senkronizasyonun nöbetlere dönüşmesini engelleyen inhibitör ara nöronların kaybı da, kendi kendini sürdüren bir nöbet devresi oluşturur. Bunlar da, BDZ’lerin sahadan sonra uygulandığında neden başarısız olduğunun nedenini açıklar. Bu çalışmalar, BDZ’lerden daha etkili olan yeni nesil antikonvülsanların geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

BDZ reseptörleri yalnızca post-sinaptik bağlantılarda bulunur. Bununla birlikte, perisinaptik ve ekstrasinaptik bölgelerde yeni bir GABA-A reseptör tipi mevcuttur (Şekil 2). OP molekülleri, BDZ reseptörlerini oluşturan “sinaptik” formları yok edebilirken, GABA-A reseptörlerinin “ekstrasinaptik” formlarını etkilemezler. Bu GABA-A reseptörleri, OP maruziyetinden sonra kaybolmayacakları için yeni ilaçlar için hedef olmalıdır.

Organofosfat Zehirlenmesine Karşı Yeni Antikonvülsan Panzehirler Olarak Nörosteroidler

Nörosteroidler, benzersiz bir etki mekanizmasına sahip olup, BDZ’lerden daha etkili ve güvenli bir şekilde konvülzyonları durdurma potansiyeline sahiptir ve ayrıca nörosteroidler nöroproteksiyon da sağlayabilir. Nöroproteksiyon, OP zehirlenmesinin sebep olduğu aşırı uyarılabilirliği ve bunun nöronal hasar ve nöroinflamasyon üzerindeki şiddetlendirici etkisini azaltarak sağlanır. Bu ürünler, hem askeri personel hem de sinir gazı saldırılarının sivil kurbanları için devrim niteliğinde olabilecek şekilde FDA onayı için geliştirilmektedir. Nörosteroidler beyin içinde sentezlenen ve genomik olmayan, membran reseptörleriyle nörosteroid etkileşimler yoluyla nöronal uyarılabilirliği hızlıca değiştiren ve geleneksel hormonal etkilerden yoksun steroidleri ifade eder. Beyinde allopregnanolon (brexanolon), pregnanolon, androstanediol ve allotetrahidrodeoksikortikosteron (THDOC) dahil olmak üzere çeşitli nörosteroidler mevcuttur. Bunlar nöronal uyarılabilirliği ve nöroplastisiteyi düzenlemede kritik roller oynarlar.

Nörosteroidler, pozitif allosterik modülatörler ve GABA-A reseptörlerinin doğrudan aktivatörleri olarak işlev görürler (Şekil 2). Reseptör kanalındaki “nörosteroid bağlanma bölgelerine” bağlanırlar; bu bölgeler, BDZ’ler ve GABA bölgelerinden farklıdır, ve SSS’de tüm GABA-A reseptör izoformları üzerinde etki gösterir. Reseptör kanallarını öncelikle GABA’nın allosterik güçlendirilmesi yoluyla ve kanalın doğrudan aktivasyonu yoluyla aktive ederler. Sinaptik ve ekstrasinaptik reseptörler olarak sınıflandırılan iki farklı GABA-A reseptör kategorisi vardır (Şekil 2). Bunlar, GABA’ya olan afiniteleri ve etkinlikleri, duyarsızlaşma hızları ve ilaç duyarlılıkları açısından farklı özellikler sergilerler. Sinaptik (γ içeren) reseptörler, presinaptik GABA salınımına yanıt olarak hızlı ve geçici fazik akımlar üretir. Ancak, ekstrasinaptik (δ içeren) reseptörler, ortam GABA tarafından kalıcı, duyarsızlaşmayan tonik akımlar üretir. Tonik akımlar, sürekli kanal iletkenliği yoluyla genel bazal tona ve şant inhibisyonuna katkıda bulunur, böylece ağ uyarılabilirliğini ve nöbet duyarlılığını düzenler. Nörosteroidler, fazik inhibisyona aracılık eden sinaptik reseptörler için yüksek bir potansiyele sahipken, tonik inhibisyonu destekleyen ekstrasinaptik reseptörler için daha büyük etkinlik veya duyarlılık gösterirler. Net çıktı, beyindeki aşırı uyarılabilirliği ve fokal deşarjları etkili bir şekilde şantlayabilen maksimum inhibitör tondur. Bu nedenle, nörosteroidler geniş spektrumlu antikonvülsan aktiviteye ve nöbet bozukluklarının tedavisinde umut vadeden klinik potansiyele sahiptir.

Dirençli status epileptikus, OP zehirlenmesinin ayırt edici özelliğidir. Mekanistik olarak, status epileptikus sırasında hipokampusta sinaptik GABA-A reseptörlerinde hızlı bir düşüş ve buna bağlı olarak fazik inhibisyonda azalma meydana gelir. Bu değişiklikler, status epileptikusda BDZ’lere karşı direnci açıklayabilir. Bunu aşmak için, OP kaynaklı status epileptikusa karşı yeni antikonvülzanlar olarak nörosteroidler öneriyoruz. “Nörosteroid tedavimiz”, tonik inhibisyon üreten ekstrasinaptik GABA-A reseptörlerinin status epileptikus sırasında içselleşmediği, dolayısıyla hem ekstrasinaptik hem de sinaptik reseptörleri aktive eden nörosteroidlerin status epileptikus için daha etkili tedaviler olduğu varsayımına dayanmaktadır. Deneysel paradigmalarda, status epileptikus, sinaptik fazik inhibisyonda bir azalmaya neden olur, ancak ekstrasinaptik tonik inhibisyonda bir azalmaya neden olmaz. Nörosteroidler ekstrasinaptik inhibisyonu artırabildiğinden, daha büyük ölçüde, OP maruziyeti için rasyonel bir tedavi stratejisi sunarlar çünkü sürekli nöbet aktivitesine karşı koymak için inhibisyonu en üst düzeye çıkarabilirler.

Sonuç olarak, allopregnanolon, THDOC ve ganaxolon; DFP ve soman tarafından indüklenen kolinerjik status epileptikusun kemirgen modellerinde test edilmiştir. DFP, soman ve VX dahil olmak üzere OP maruziyeti modellerinde doğal nörosteroidlerin (Şekil 3), sentetik analogların (alfaxolon, ganaxolon) ve süper analogların (ganaxolon analogları) etkinliğini daha ayrıntılı olarak karakterize ettik. Nörosteroidler, sıçan modellerinde OP maruziyetinden 40 dakika veya daha sonra verildiğinde etkiliydi; status epileptikus ve nöronal hasarın hızlı ve etkili bir şekilde kontrolünü sağladılar. Genel olarak, nörosteroidler, çok sayıda preklinik toksikokinetik çalışmadan da anlaşıldığı üzere, LOAEL’den daha düşük dozlarda OP zehirlenmesi için midazolamdan daha etkili antikonvülsan ve nöroprotektanlardır.

Allopregnanolonun 3β-metillenmiş sentetik analoğu olan ganaxolone, OP maruziyet modellerinde kapsamlı olarak test edilmiştir. Ganaxolone, sinaptik reseptörlerin ve ekstrasinaptik GABA-A reseptörlerinin allosterik potensiyasyonu ve doğrudan aktivasyonu yoluyla GABA akımlarını güçlendirir (Şekil 2A). Hipokampusta (Şekil 2B) ve diğer beyin bölgelerinde mIPSC frekansını değiştirmeden, mIPSC bozunma amplütüdünü ve süresini önemli ölçüde artırarak GABA ile tetiklenen fazik akımları güçlendirir. Gabazin GABA-A reseptör antagonisti uygulamasından önce ve sonra ortalama iletkenlikteki kayma olarak ölçülen kalıcı tonik akımdan da anlaşılacağı üzere, uygulandığı süre boyunca tonik akımı önemli ölçüde artırır ve çok az azalma gösterir (Şekil 2C).

Ganaxolone’un midazolama göre benzersiz bir avantajı, uzun süreli kullanımda tolerans gelişmemesi ihtimalidir. Klinik öncesi modellerde ganaxolone, midazolam kullanımdakine benzer sedasyon ve hipoaktivite gibi hafif yan etkilere neden olmaktadır. Bu nedenle ganaxolone, OP zehirlenmesine karşı tıbbi bir önlem olarak geliştirilmesi için mükemmel bir seçenektir.

Ganaxolonun kas içi (IM) uygulama formülasyonunu geliştirdik. Ürün, verimli emilim ve beyne hızlı dağılım gibi istenen özellikleri göstermiştir. Ganaxolone’un plazma ve beyin seviyeleri, doz artışıyla orantılı olarak arttı. Ganaxolonun sinir gazı maruziyetine bağlı nöbetlere karşı etkinliği, sıçanlarda gecikmiş maruziyet sonrası test edildi. Ganaxolone, DFP ve soman kaynaklı nöbetlere karşı doza bağımlı bir koruma sağladı. Ayrıca, ajana maruz kaldıktan 40-120 dakika sonra uygulandığında bile SE’ye karşı koruma sağladı (Tablo 1). Soman maruziyetinden sonra gecikmeli tedavi (40 dakika) ile bile güçlü nöroprotektif aktivite gösterdi. Ganaxolone tedavisi, ana nöronların ölümlerini önemli ölçüde önledi ve inhibitör ara nöronların kaybını belirgin şekilde azalttı. Aynı koşullarda, midazolam tek başına soman kaynaklı status epileptikus ve nöronal hasara karşı koruma sağlamada başarısız oldu. Ganaxolon ve midazolamın birden fazla kombinasyon rejimi DFP ve soman modellerinde test edildi. Ganaxolon+midazolam kombinasyon rejimi, status epileptikusu kontrol etmede midazolamın tek başına kullanımına göre üstün bir etkinlik gösterdi. Bu kombinasyon daha büyük bir nöroprotektif etkinlik sağladı ve kombinasyon rejiminin güçlü bir sinerjik koruyucu potansiyeline işaret etti.

Ganaxolone analogları, ekstrasinaptik GABA-A reseptör aracılı tonik inhibisyonda ganaxolone’dan daha yüksek potansiyel ve etkinlik göstermek üzere tasarlanmıştır (Şekil.3). C-21 pozisyonundaki ganaxolone analogları (örneğin SGE–516), GABA akımlarının daha güçlü bir şekilde güçlendirilmesini göstermiş ve muhtemelen ganaxolone’dan daha güçlü bir antikonvülsan etki sağlamıştır. Ganaxolone ve analoglarının, ağ inhibisyonunu ve nöbetleri düzenleyen ekstrasinaptik δGABA-A reseptörlerinin tercihli allosterik modülatörleri ve doğrudan aktivatörleri olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Ganaxolone ile yapılan nörosteroid tedavisi, askeri ve sivil kişilerde OP zehirlenmesi için pratik bir antikonvülsan panzehir beklentilerini kısmen karşılamakta veya aşmaktadır. Geniş spektrumlu etkinliği, tekrarlanan kullanımda tolerans oluşmaması, hızlı başlangıç ve orta süreli etki süresi, iyi tanımlanmış etki mekanizması, klinik çalışmalardan elde edilen güvenlik profili ve ilk müdahale ekipleri tarafından hızlı kullanım için otoenjektör formülasyonlarına uygunluğu da dahil olmak üzere mevcut BDZ’lere göre birçok avantaj sunmaktadır. Gelecekteki çalışmalar, bu ilacın özellikle OP kaynaklı status epileptikus olmak üzere, dirençli status epileptikusun tedavisinde değerli olup olmadığını belirleyecektir.

Genel olarak, sivilleri ve askerleri organofosfatlı sinir gazlarının olumsuz etkilerinden korumak için yeni ve yenilikçi tıbbi panzehirlere acil ihtiyaç vardır. Nörosteroidler, OP maruziyetinden oldukça geç bir süre sonra bile uygulansa, nöbetleri kontrol etmede BDZ’lerden daha etkili görünmektedir. Nörosteroidler, OP nörotoksisitesinin neden olduğu kronik nörolojik etkileri hafifletebilmektedir. Nörosteroidler, midazolam ile birlikte sinerjik koruma sağlayarak OP saldırılarına karşı pratik tıbbi önlemler haline gelmektedir. Ganaxolone, OP zehirlenmelerinin tedavisi için ileri geliştirme ve FDA onayı sürecinde değerlendirilmektedir. Gelecekteki çalışmalar, nörosteroid-benzodiazepin kombinasyonunun OP nöbetleri ve status epileptikus tedavisinde yararlılığını ve biyolojik değişkenliğini belirleyecektir.

  1. Reddy DS. Mechanism-based novel antidotes for organophosphate neurotoxicity. Curr Opin Toxicol. 2019 Apr;14:35-45. doi: 10.1016/j.cotox.2019.08.001. Epub 2019 Aug 21. PMID: 32856007; PMCID: PMC7448382.

0 yorumlar
2 FacebookTwitterPinterestE-posta

Herkese merhabalar, bu yazıda son yıllarda popüler hale gelmiş, gama-hidrosibütirat zehirlenmesi ile ilgili 2025 yılında Clinical Toxicology dergisinde yayınlanmış Skjelland ve ark. (1) yaptığı çalışmanın özetini sunacağız. Keyifli okumalar.

Giriş

Acil serviste bilinç değişikliği ile başvuran hastalar, klinisyenin en sık ve aynı zamanda en zorlandığı hasta gruplarından birini oluşturur. Özellikle ani gelişen koma, dalgalı bilinç düzeyi ve eşlik eden ajitasyon tablolarında ayırıcı tanı geniştir ve zaman baskısı altında doğru klinik karar verilmesi hayati önem taşır. Bu bağlamda gama-hidroksibütirat (GHB) zehirlenmesi, son yıllarda eğlence amaçlı madde kullanımının artışıyla birlikte acil servislerde giderek daha sık karşılaşılan bir klinik tablo haline gelmiştir.

GHB, santral sinir sistemi üzerinde güçlü depresan etkileri olan, dar terapötik aralığa sahip bir maddedir. Klinik etkileri, hafif sedasyondan derin komaya kadar geniş bir spektrumda seyredebilir ve bilinç düzeyi sıklıkla kısa süreler içinde dalgalanma gösterebilir. Bu özellikleri nedeniyle GHB zehirlenmesi, hem etanol intoksikasyonu hem de diğer santral sinir sistemi depresanlarıyla karışabilen, tanısı güç bir klinik durumdur. Ayrıca GHB’nin kısa yarı ömrü ve hızlı metabolizması, laboratuvar doğrulamasını klinik pratikte daha da zorlaştırmaktadır.

Bu çalışmanın temel çıkış noktası, “Klinik olarak GHB zehirlenmesi düşündüğümüz hastaların gerçekten kaçı GHB almış?” sorusudur. Klinik tanının doğruluğunu, kan örneklerinde yapılan toksikolojik analizlerle karşılaştırarak değerlendiren bu çalışma, acil servis pratiği açısından son derece öğretici veriler sunmaktadır.

Çalışmanın Amacı ve Klinik Önemi

Bu prospektif gözlemsel çalışmanın temel amacı, GHB zehirlenmesi ön tanısıyla hastaneye yatırılan hastalarda klinik tanının doğruluğunu laboratuvar bulguları ile karşılaştırmaktır. İkincil olarak ise, bu hastaların gerçekten hastane ve yoğun bakım tedavisine ihtiyaç duyup duymadığını değerlendirmek hedeflenmiştir.

Bu soru, özellikle acil servis triyajı açısından kritik öneme sahiptir. Çünkü GHB zehirlenmesi düşünülen hastalar genellikle: yoğun bakım yatışı, entübasyon, yakın monitörizasyon gibi ileri düzey kaynaklar gerektirebilecek şekilde yönetilmektedir. Ancak klinik tanı hatalıysa, hem hasta hem de sağlık sistemi açısından gereksiz müdahaleler söz konusu olabilir.

Yöntemsel Yaklaşım (Kısa İnceleme)

Çalışma Norveç’in Oslo kentinde, iki büyük hastanede yürütülmüş prospektif gözlemsel bir çalışmadır.
≥16 yaş olup, klinik olarak GHB zehirlenmesi tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik tanı; hastayı değerlendiren hekimin klinik bulgulara, hasta veya yakınlarının beyanına, ambulans ekibinin gözlemlerine ve olay yerinden elde edilen bilgilere dayanarak konulmuştur.

Tüm hastalardan başvuru sırasında kan örnekleri alınmış ve yüksek duyarlılığa sahip sıvı kromatografisi–tandem kütle spektrometrisi yöntemiyle GHB ve diğer maddeler analiz edilmiştir.

Klinik kararın, laboratuvar sonucu bilinmeden verilmesi buradaki en önemli noktalardan biridir. Bu durum çalışmayı gerçek yaşam pratiğine oldukça yakın kılmaktadır.

Hasta Profili ve Klinik Bulgular

Çalışmaya toplam 87 hasta dahil edilmiştir (Tablo 1). Hastaların:

  • Ortanca yaşı 35 yıl civarındadır,
  • Yaklaşık %59’u erkektir.

Bu demografik yapı, eğlence amaçlı madde kullanımına bağlı zehirlenmelerin tipik hasta profilini yansıtmaktadır.

Hastaların başvuru anındaki Glasgow Koma Skoru (GKS) dikkat çekici derecede düşüktür:

  • Tüm hastalar için ortanca GKS: 6
  • GHB pozitif hastaların yarısından fazlası, GKS 3 ile başvurmuştur.

Bu bulgu, GHB’nin ciddi santral sinir sistemi depresyonu yapabildiğini ve klinik olarak dramatik tablolarla karşımıza çıkabildiğini göstermektedir.

Tablo 1: Klinik olarak gama-hidroksibütirat (GHB) zehirlenmesi tanısı alan, gama-hidroksibütirat açısından pozitif veya negatif saptanan hastalarda demografik veriler, klinik bulgular, uygulanan tedaviler ve tespit edilen diğer ilaçlar.

Klinik Tanı ile Laboratuvar Doğrulamasının Karşılaştırılması

Çalışmanın en çarpıcı bulgusu şudur: klinik olarak GHB zehirlenmesi düşünülen hastaların yalnızca %69’unda kan örneğinde GHB saptanmıştır.

Bu durum, acil serviste GHB zehirlenmesinin klinik olarak aşırı tanı konulan bir tablo olabileceğini düşündürmektedir. Öte yandan, gamma-hidroksibütiratın kanda kısa eliminasyon yarı ömrüne sahip olması nedeniyle bazı gerçek vakaların saptanamamış olması da mümkündür. Bu durum, klinik tanının özgüllüğünün olduğundan düşük hesaplanmasına yol açmış olabilir.

Bununla birlikte GHB pozitif hastalarda:

  • GKS daha düşüktür,
  • GHB düzeyi ile GKS arasında ters korelasyon vardır (şekil 1),
  • Yüksek GHB düzeyleri, daha derin koma ile ilişkilidir.

Bu bulgular, gerçek GHB zehirlenmesinde klinik tablonun daha ağır seyrettiğini desteklemektedir.

Şekil 1: Serum gama-hidroksibütirat konsantrasyonları ile Glasgow Koma Skoru arasındaki ilişki (rs = −0,45; P < 0,001).

Eş Zamanlı Madde Kullanımı: Tanıyı Bulandıran Ana Faktör

Çalışmada hastaların %87.3’ünde birden fazla madde saptanmıştır. GHB pozitif hastaların ise %96.7’sinde ek maddeler mevcuttur (Tablo 2).

En sık saptanan maddeler:

  • Amfetaminler,
  • Benzodiazepinler,
  • Kokain,
  • Etanol.

Özellikle benzodiazepin ve etanol, GHB negatif hastalarda daha sık görülmüştür. Bu durum, klinik olarak GHB’yi taklit eden tabloların önemli bir kısmının aslında diğer santral sinir sistemi depresanlarına bağlı olabileceğini düşündürmektedir.

Klinik pratikte sık karşılaştığımız şu durumu teyit eder niteliktedir:

“Koma + dalgalı bilinç + madde öyküsü = otomatik GHB tanısı”

Bu refleksin her zaman doğru olmayabileceği bu çalışmayla net biçimde ortaya konmuştur.

Tablo 2: Gama-hidroksibütirat zehirlenmesitanısı konulan hastalarda tespit edilen ilaçlar (n = 87).

Yoğun Bakım ve Hastane Yatışı Gereksinimi

GHB pozitif hastaların yaklaşık yarısı yoğun bakım ünitesine yatırılmıştır.
Ancak daha önemlisi şudur:

GHB pozitif hastaların %83.9’u, retrospektif kriterlere göre gerçekten hastane tedavisine ihtiyaç duymaktadır (Tablo 3).

Bu bulgu, klinik tanı her zaman doğru olmasa bile, triyaj kararlarının genel olarak güvenli olduğunu göstermektedir. Yani klinisyenler, yanlış tanı koymuş olsalar bile, yüksek riskli hastaları genellikle doğru şekilde üst basamak bakıma yönlendirmiştir.

Bu durum, acil servis ve ambulans triyaj sistemlerinin hassas ama güvenli çalıştığını düşündürmektedir.

Tablo 3: Klinik olarak gama-hidroksibütirat zehirlenmesi tanısı konulan, hastanede tedavi gereksinimi olan veya olmayan hastaların demografik özellikleri, klinik gözlemleri, tedavileri ve tespit edilen diğer ilaçlar.

Çalışmanın Güçlü Yönleri ve Sınırlılıkları

Güçlü yönler:

  • Prospektif tasarım,
  • Gerçek yaşam pratiğine uygun klinik karar süreci,
  • Gelişmiş toksikolojik analiz yöntemleri.

Sınırlılıklar:

  • Klinik tanı, hekimler arasında değişkenlik gösterebilir,
  • GHB’nin kısa yarı ömrü nedeniyle bazı gerçek vakalar laboratuvarda negatif çıkmış olabilir,
  • Klinik olarak GHB düşünülmeyen ancak gerçekte GHB alan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir (yalancı negatifler).

Sonuç ve Klinik Mesajlar

Bu çalışma bize birkaç net mesaj vermektedir:

  1. Klinik olarak düşünülen her GHB zehirlenmesi gerçekten GHB değildir.
  2. Polisubstans kullanımı, klinik tabloyu ciddi şekilde maskelemekte ve tanıyı zorlaştırmaktadır.
  3. Derin koma ve düşük GKS, gerçek GHB zehirlenmesi ile daha güçlü ilişkilidir.
  4. Klinik tanı mükemmel olmasa da, triyaj ve hastane yatışı kararları genellikle güvenlidir.
  5. Gelecekte, GHB zehirlenmesi için daha spesifik klinik kriterlere ihtiyaç vardır.

Kaynak

  1. Didrik Skjelland, Benedicte M. Jørgenrud, Karsten Gundersen, Mari Asphjell Bjørnaas, Mette Brekke, Vivian M. Dalaker, Håvard Furuhaugen & Odd Martin Vallersnes (2025) Gamma-hydroxybutyrate poisoning: clinical diagnosis versus laboratory findings, Clinical Toxicology, 63:4, 253-260, DOI: 10.1080/15563650.2025.2463700
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Giriş

   Ketamin, 1960’lı yıllarda fensiklidin türevi bir disosiyatif anestezik olarak geliştirilmiş, özellikle kısa etkili ve kardiyovasküler olarak stabil bir ajan olması nedeniyle acil servislerde, pediatrik girişimlerde ve travma hastalarında analjezik-sedatif amaçla kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde ketamin; anestezi, akut ve kronik ağrı yönetimi, refrakter status epileptikus ve dirençli depresyon tedavisinde tıbbi kullanım alanı bulan değerli bir ilaçtır. Ancak son yıllarda ketaminin disosiyatif, halüsinojenik ve öforik etkileri nedeniyle eğlence amaçlı disosiyatif ajan olarak kötüye kullanımı giderek artmıştır. Ayrıca, kimyasal yapısı ketamine benzeyen çok sayıda sentetik türev (ör. 3-MeO-PCP, MXE, O-PCE) yasa dışı çevrim içi platformlarda “research chemical” veya “legal high” adı altında satışa sunulmaktadır. Bu bileşiklerin farmakolojik etkileri ketaminden daha güçlü ve uzun süreli olup, toksikolojik profilleri öngörülemezdir.1,2,3

   Klinisyenler açısından ketamin ve sentetik türevlerinin kötüye kullanımına bağlı acil başvuruların tanınması, yönetimi ve uzun dönem etkilerinin fark edilmesi, erken müdahale ve önleme stratejilerinin geliştirilmesi açısından önem taşımaktadır.

Epidemiyoloji

   Ketaminin kötüye kullanımı, 2000’li yılların başından itibaren küresel ölçekte artış göstermiş ve özellikle genç erişkin popülasyonda eğlence amaçlı kullanılan disosiyatif ajanlar arasında önemli bir yer edinmiştir. Kötüye kullanımda ketamin, genellikle “Special K”, “Kit Kat”, “Super Acid”, “Yeşil” gibi sokak isimleriyle anılır. Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (EMCDDA) verilerine göre ketamin, son beş yılda en hızlı artış gösteren yeni psikoaktif maddelerden biridir. EMCDDA’nın 2024 Avrupa Uyuşturucu Raporu’na göre, 15–34 yaş arası bireylerde “son bir yıl içinde ketamin kullanımı oranı” %0,8 ile %3,2 arasında değişmektedir. İngiltere, Hollanda ve Belçika’da bu oran en yüksek düzeydedir.4,5

   Türkiye’de ketamin kullanımı uzun süre sınırlı kalmış olsa da, son yıllarda yasa dışı çevrim içi ticaretin artışıyla “research chemical” adı altında satılan sentetik türevlerin (ör. MXE, 3-MeO-PCP, O-PCE) kullanımında belirgin artış gözlenmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın 2023 raporu, ketaminin en sık ele geçirilen ilk 10 psikoaktif madde arasında yer aldığını bildirmiştir.5 Ülkemizdeki kullanıcı profili çoğunlukla 18–35 yaş arası genç erişkin erkeklerden oluşmakta, kullanım biçimi ise en sık intranazal (snorting) yol olarak bildirilmektedir. Bu olgularda çoğu zaman çoklu madde kullanımı (özellikle amfetamin, ekstazi, benzodiazepin) eşlik etmektedir.

   Sonuç olarak, ketamin ve sentetik türevlerinin kötüye kullanımı hem küresel hem de ulusal ölçekte yükselen bir eğilim göstermekte; özellikle genç erişkin popülasyon, acil servislerde bu toksidromun başlıca hedef grubunu oluşturmaktadır.

Farmakoloji ve Sentetik Türevler

   Ketamin, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptör antagonisti olarak glutamat aracılı eksitatör sinaptik iletimi inhibe eder. Bu mekanizma, hastada çevresel farkındalığın bozulduğu “disosiyatif” bir durum gelişmesine neden olur. Bu etki terapötik dozlarda analjezi ve anestezi sağlar; ancak kötüye kullanımda “bedenden ayrılma” deneyimine ve halüsinasyonlara yol açar.1,6 Ketamin aynı zamanda dopamin, serotonin ve opioid sistemleriyle de etkileşir. Bu nörotransmitter sistemlerinin eş zamanlı etkilenmesi, kullanıcıda öfori, enerji artışı, halüsinasyon ve duygusal kopukluk gibi psikotropik etkilerin ortaya çıkmasına neden olur.  Özellikle dopamin salınımındaki artış, ketaminin bağımlılık potansiyelinin temel mekanizması olarak kabul edilir.6

   Son yıllarda yasa dışı laboratuvarlarda ketaminin kimyasal iskeletinde küçük değişiklikler yapılarak çok sayıda sentetik dissosiyatif analog üretilmiştir. Bu bileşikler genellikle çevrim içi ortamlarda “research chemical” veya “legal high” adıyla satılmaktadır. Bu bileşikler yüksek NMDA reseptör afiniteleri nedeniyle klasik ketaminden çok daha güçlü psikotropik etkilere sahiptir. Özellikle 3-MeO-PCP ve O-PCE gibi ajanlar, uzun süren deliryum, psikotik ataklar ve ağır ajitasyona neden olur. Ayrıca dopaminerjik etkileri nedeniyle bağımlılık riskleri de belirgindir.2,3

Bileşik AdıKısaltmaFarmakolojik ÖzellikSokak İsimleriKlinik Özellikler
MethoxetamineMXENMDA antagonisti; dopamin geri alımını da inhibe ederMexxy, Moxxy, Special M, Legal KKetamine benzer disosiyasyon, ancak daha uzun etki; psikotik epizotlar bildirilmiştir.3
3-Methoxyphencyclidine3-MeO-PCPPCP benzeri; yüksek NMDA afinitesiPCPX Angel Dust 2.0, Krypton, ZoomGüçlü ajitasyon, deliryum, uzun süren psikotik ataklara neden olur.4
4-Methoxyphencyclidine4-MeO-PCP3-MeO izomeri4-PCP, PCP4NMDA blokajı belirgin, toksisite benzer ancak daha kısa etkilidir. 4
2-Oxo-PCEPCP/PCE hibrit bileşikO-PCE, Eticyclidine analogYüksek lipofilisite nedeniyle uzun etki süresine ve geç toksisiteye neden olur.4
MethoxpropamineMXPrKetamin benzeri yapıda; lipofilikMXPr, K-ProDuyusal bozulma, yönelim kaybı, uzun süren sedasyona neden olur.4
HydroxetamineHXEMXE metabolitiHydra, Blue KHafif disosiyatif, genellikle karışım olarak satılır.
3-MeO-PCENMDA antagonisti + dopaminerjik etki3-ME, Peace KÖforik etki belirgin, öngörülemez psikotik ataklar

Klinik Özellikler

   Ketamin ve sentetik türevlerinin toksik etkileri, doza, alım yoluna, eş zamanlı madde kullanımına ve bireysel duyarlılıklara bağlı olarak geniş bir klinik spektrumda değişebilir. Kötüye kullanım genellikle nazal (snorting) veya oral yolla gerçekleşir; intravenöz kullanım daha azdır. İntranazal uygulamada pik plazma düzeyine 5–15 dakika içinde ulaşılır ve etkiler 30–60 dakika sürer. Sentetik bileşiklerin etki süresi daha uzundur. Klinik tablo genellikle akut disosiyatif sendrom, ajitasyon / deliryum ve otonomik aktivasyon ile karakterizedir. Uzun süreli kullanımda ise klinik daha ciddi ve geri dönüşümsüz komplikasyonlarla ilişkilendirilmiştir.

1. Akut Toksisite Bulguları

Ketaminin akut toksisitesi, genellikle yüksek doz alımı veya diğer santral sinir sistemi depresanlarıyla birlikte kullanım sonrasında ortaya çıkar.

  • MSS etkileri: öfori, halüsinasyon, depersonalizasyon, disosiyatif “out-of-body” deneyimler, ajitasyon, saldırganlık, anksiyete, konfüzyon, yönelim bozukluğu ve geçici amnezi görülebilir. Muayene esnasında nistagmus (özellikle vertikal), ataksi, dizartri, kas rijiditesi, distoni ve nadiren tremor saptanabilir.7,8,9,10
  • Kardiyovasküler sistem etkileri: Sempatik aktivasyon sonucu taşikardi ve hipertansiyon en sık gözlenen bulgulardır. Yüksek dozda ise kardiyak depresyon ve hipotansiyon gelişebilir.8,9,10
  • Solunum sistemi etkileri: Ketamin tek başına genellikle solunum depresyonuna yol açmaz; ancak alkol, opioid veya benzodiazepinlerle birlikte alındığında hipoventilasyon görülebilir.11
  • Gastrointestinal sistem etkileri: Bulantı, kusma, hipersalivasyon ve karın ağrısı sık gözlenir .9
  • Rabdomiyoliz: Ajitasyon, kas hiperaktivitesi veya uzun süreli immobilizasyon sonucu CK ve miyoglobin düzeylerinde artış olabilir.10,11,12
  • Serotonin Sendromu: Ketaminin serotonin reseptörleriyle etkileşimi sebebiyle, özellikle eş zamanlı olarak başka serotoninerjik ajanlar kullanan hastalarda serotonin sendromu (SS) vakaları bildirilmiştir. SS, genellikle huzursuzluk, taşikardi ve titreme gibi artmış otonomik aktiviteyi gösteren bir dizi semptomla ve klonus ve hipertermi gibi belirgin özelliklerle kendini gösterir13

2. Kronik Toksisite Bulguları

Kronik ketamin kullanımı uzun dönemde hem nörolojik hem de organ düzeyinde kalıcı hasarlara yol açabilir.

  • Üriner sistem etkileri: Uzun süreli ketamin veya türev kullanımı, karakteristik olarak “ketamin kaynaklı ülseratif sistit ile ilişkilidir. Semptomlar arasında dizüri, sıkışma hissi, hematüri, sık idrara çıkma ve suprapubik ağrı yer alır. Kronik kullanıcıların yaklaşık %25–30’unda alt üriner sistem semptomları görülmektedir. Ketamin metabolitlerinin mesane mukozasını doğrudan bozduğu ve mikrovasküler hasara yol açarak kronik inflamasyon ve fibrozise neden olduğu düşünülmektedir.13,14,15
  • Hepatobiliyer sistem etkileri: Ketamin, safra kanalı düz kas hücrelerindeki N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerini uyararak kronik inflamasyon ve fibrozise yol açabilir. Uzun süreli kullanım sonucu intrahepatik ve ekstrahepatik safra yollarında darlıklar ve kolanjit tablosu görülebilmektedir.16
  • Nörolojik sistem etkileri: Kronik kullanım sonrası bilişsel yavaşlama, dikkat eksikliği ve kalıcı dissosiyatif semptomlar bildirilmektedir.17

   Sentetik türevler (özellikle 3-MeO-PCP, O-PCE, MXE) klasik ketamine göre daha uzun etki sürelerine ve ağır psikotik ataklara yol açabilir. Etkileri 8–12 saat, bazı vakalarda 24 saate kadar sürebilir. Kardiyak etkiler belirgindir; taşiaritmi, QT uzaması ve hipertansif krizler görülebilir.18 Bu ajanlar çoğu rutin idrar toksikoloji panelinde saptanamaz, bu nedenle klinik tanı öykü ve fizik muayene bulgularına dayanır.19

Tedavi ve Yönetim

   Ketamin ve sentetik türevlerine bağlı akut toksisite olgularında kullanılan spesifik bir antidot yoktur, tedavi temel olarak destekleyici yaklaşımlara dayanır. Acil serviste yönetim, hava yolu güvenliği, ajitasyon kontrolü, sıvı-elektrolit dengesi ve komplikasyonların önlenmesi esasına göre planlanmalıdır.20,21,22

1. İlk Değerlendirme

  • ABC yaklaşımı: Hastalar genellikle ajite, dezoryante veya halüsinasyonlar içindedir. Öncelikli hedef hava yolunun güvenceye alınmasıdır. İzole ketamin intoksikasyonunda solunum depresyonu nadirdir, ancak alkol veya opioid kombinasyonlarında oksijen desteği ve gerekirse pozitif basınçlı ventilasyon veya entübasyon gerekebilir.
  • Vital bulgular: Taşikardi, hipertansiyon ve taşipne sık görülür. Hipotansiyon nadirdir ancak karma intoksikasyonlarda (alkol, benzodiazepin, opioid) gelişebilir.
  • Glukoz ve EKG: Hipoglisemi dışlanmalı, aritmi varlığı ve QT uzaması açısından EKG değerlendirmesi yapılmalıdır .
  • Laboratuvar: kan gazı, elektrolitler, üre-kreatinin, kardiyak enzimler, CK, AST/ALT, idrarda miyoglobin düzeyi ve gerekirse toksikolojik tarama yapılmalıdır.
  • Ketamin, özellikle büyük miktarlarda veya diğer ilaçlarla birlikte oral yoldan kullanılmışsa, gastrointestinal dekontaminasyon için aktif kömür kullanılabilir. Alım sonrası ilk 1 saat için başvuran hastalarda 1g/kg den uygulanabilir.23

2. Destek Tedavisi

 2.1. Ajitasyon ve Deliryum Yönetimi

  • Benzodiazepinler (ilk tercih): Midazolam 2–5 mg IV veya Diazepam 5–10 mg IV uygulanabilir. Benzodiazepinler ajitasyon, kas aktivitesi ve sempatik hiperaktiviteyi azaltır.
  • Antipsikotikler: Aşırı ajitasyon durumlarında düşük doz haloperidol (2–5 mg IV/IM) veya olanzapin (5–10 mg PO/IM) kullanılabilir, ancak QT uzaması açısından dikkatli olunmalıdır.24,25
  • Hastalara mutlaka gerekmedikçe fiziksel kısıtlama uygulanmamalıdır, kas hasarı ve randomiyoliz riskini arttırabilir.

 2.2. Kardiyovasküler  Sistem Yönetimi

  • Ketamin, sempatik sinir sistemini uyararak katekolamin salınımına ve sonuç olarak taşikardi ve hipertansiyona yol açar. Semptomlar genellikler kendini sınırlayıcıdır ve çoğunlukla sedasyon sonrası kendiliğinden düzelir. Şiddetli ve semptomatik olgularda kardiyoselektif β₁-bloker ajanlar (esmolol ve metoprolol) ve/veya nitroprussid veya nitrogliserin infüzyonu kullanılabilir. Dengelenmemiş alfa reseptör uyarısı mekanizmasıylavazokonstriksiyonu şiddetlendirebileceğinden nonselektif beta blokerler kullanılmamalıdır. Refrakter/şiddetli α-aracılı vazokonstriksiyon şüphesinde (dirençli hipertansiyon/soğuk ekstremiteler) fentolamin 1–5 mg IV olarak kullanılabilir.26,27
  • Yüksek dozlarda kullanım miyokardiyal oksijen tüketimi artmasına, bu da predispozan faktörlere sahip hastalarda iskemi veya aritmiye yol açabilir. Hastalar mutlaka monitörize takip edilmelidir.
  • Kronik kullanıcılarda β-reseptör duyarlılığı azalır; uzun süreli kullanımlarda sempatik rezervin tükenmesiyle hipotansiyon görülebilir.24
  • Sentetik türevlerde (3-MeO-PCP, O-PCE) NMDA blokajına ek olarak dopaminerjik taşkınlık nedeniyle hipertansif kriz ve QT uzaması bildirilmiştir.27

 2.3. Sıvı ve Elektrolit Yönetimi

   Hipertermi, rabdomiyoliz veya dehidratasyon varlığında izotonik kristaloidlerle yeterli hidrasyon sağlanmalıdır (idrar çıkışı ≥1 mL/kg/s hedeflenir).24 Rabdomiyoliz gelişen hastalar agresif sıvı tedavisine ilave olarak idrar alkalizasyonu ve diüretik tedavi açısından değerlendirilmelidir. Elektrolit düzeyleri takip edilmelidir.

3. Kronik Komplikasyonların Yönetimi

   Kronik ketamin veya türev kullanımı sonrası gelişen ketamin sistitinde erken dönemde ketaminin tamamen kesilmesi en etkili yaklaşımdır. Analjezik tedavi (parasetamol, NSAID) verilebilir. Semptomatik rahatlama için antimuskarinik ajanlar (ör. oksibutinin) kullanılabilir. Şiddetli olgularda intravezikal hiyalüronik asit veya kortikosteroid enjeksiyonları uygulanabilir. İleri evrelerde mesane kapasitesi azalmışsa cerrahi rekonstrüksiyon (augmentasyon sistoplasti) gerekebilir.28,29

   Uzun süreli kullanımda kolestatik hepatit veya kolanjiyopati gelişebilir.Ketaminin tamamen kesilmesi genellikle karaciğer fonksiyon testlerinde düzelme sağlar.Kalıcı striktür varsa ERCP ile stentleme veya cerrahi düzeltme gerekebilir.16

İzlem ve Taburculuk Kriterleri

  • Hafif vakalarda vital stabilite ve mental durumun normale dönmesi sonrası 6–8 saat gözlem yeterlidir.
  • Sentetik türev (ör. 3-MeO-PCP, O-PCE) şüphesi varsa etkiler 24 saate kadar devam edebileceği için daha uzun izlem gerekir.
  • Alkol, amfetamin, kokain, benzodiazepin veya opioid eş kullanımı mevcutsa uzamış toksisite ve solunum depresyonu riski nedeniyle izlem süresi 24 saate kadar uzatılmalıdır.30,31

Sonuç

   Ketamin ve sentetik türevlerinin kötüye kullanımı, özellikle genç erişkin popülasyonda giderek artan bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Klinik spektrum, hafif disosiyatif semptomlardan ağır ajitasyon, deliryum, rabdomiyoliz ve çoklu organ disfonksiyonuna kadar uzanır. Kronik kullanımda görülen ketamin sistiti ve hepatobiliyer toksisite, bu ajanların uzun dönem zararlı etkilerinin en tipik örnekleridir.

   Spesifik bir antidotu bulunmayan ketamin intoksikasyonunda tedavi, erken tanı, semptomatik destek ve komplikasyonların önlenmesi üzerine odaklanmalıdır. Akut olgularda benzodiazepinlerle ajitasyon kontrolü, sıvı desteği ve hava yolu güvenliği temel yaklaşımlardır. Sentetik türevlerde (örneğin 3-MeO-PCP, O-PCE, MXE) uzun etki süresi ve laboratuvarda saptanamama gibi özellikler nedeniyle klinik şüphe büyük önem taşır.

   Ketaminin tıbbi kullanımındaki faydaları ile kötüye kullanım riskleri arasındaki dengeyi korumak, hem sağlık çalışanlarının farkındalığını artırmak hem de erken müdahaleyi mümkün kılmak açısından kritik öneme sahiptir.

KAYNAKLAR

1. Domino EF, Chodoff P, Corssen G. Pharmacologic effects of CI-581, a new dissociative anesthetic, in man. Clin Pharmacol Ther. 1965;6(3):279–291.

2. Morgan CJ, Curran HV. Ketamine use: a review. Addiction. 2012;107(1):27–38.

3. European Monitoring Centre for Drugs and Drug Addiction (EMCDDA). Methoxetamine: Technical Report. Lisbon: EMCDDA; 2022.

4. EMCDDA. European Drug Report 2024: Trends and Developments. Luxembourg: Publications Office of the European Union; 2024.

5. T.C. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü, Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı. Türkiye Uyuşturucu Raporu 2023. Ankara; 2023.

6.  Orhurhu VJ, Vashisht R, Claus LE, Cohen SP. Ketamine Toxicity. In: StatPearls [Internet]. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; 2025 Jan–.

7. Brennan E. The Paradox of Ketamine and the Clinical Manifestations of Acute and Chronic Toxicity. EMRA Resident. 2022 [cited 2025 Oct 14].

8. Medscape. PCP and Ketamine Toxicity: Treatment & Management. Updated 2024.

9.  Dundee JW, Wyant GM. Ketamine: Its Pharmacology and Therapeutic Uses. London: Butterworths; 1970.

10. Chan WM, Mak TW, Wong OF, et al. Ketamine overdose: experience of a tertiary referral centre in Hong Kong. Hong Kong Med J. 2010;16(1):6–10.

11. Gable RS. Comparison of acute lethal toxicity of commonly abused psychoactive substances. Addiction. 2004;99(6):686–696.

12.  Liao Y, Tang J, Ma M, et al. Frontal white matter abnormalities following chronic ketamine use: a diffusion tensor imaging study. Brain. 2010;133(7):2115–2122.

13. Rosenbaum SB, Gupta V, Palacios JL. Serotonin Syndrome. In: StatPearls [Internet]. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; 2024.

14. Melli G, Chaudhry V, Cornblath DR. Rhabdomyolysis. In: StatPearls [Internet]. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; 2023.

15.  Wei Y, Wang L, Lin W, et al. Ketamine-associated urinary tract dysfunction: an update. BMC Urol. 2022;22(1):90.

16.  Lui KL, Lee WK, Li MKK. Ketamine-induced cholangiopathy. Hong Kong Med J. 2014;20(1):78.e1–2.

17. Morgan CJ, Muetzelfeldt L, Curran HV. Consequences of chronic ketamine self-administration upon neurocognitive function and psychological wellbeing: a 1-year longitudinal study. Addiction. 2010;105(1):121–133.

18. World Health Organization. Critical Review Report: 3-Methoxyphencyclidine (3-MeO-PCP). Geneva: WHO Expert Committee on Drug Dependence; 2021.

19. EMCDDA. New Psychoactive Substances: 25 Years of Monitoring. Lisbon: EMCDDA; 2023.

20.  Wood DM, Greene SL, Dargan PI. Five-year trends in self-reported ketamine use in the UK. Drug Alcohol Rev. 2011;30(6):633–637.

21. Curran HV, Morgan CJ. Cognitive, dissociative and psychotogenic effects of ketamine in recreational users on the night of drug use and 3 days later. Addiction. 2000;95(4):575–590.

22.  Schep LJ, Slaughter RJ, Watts M, Mackenzie E, Gee P. The clinical toxicology of ketamine. Clin Toxicol (Phila). 2023 Jun;61(6):415-428.

23.  Medscape. PCP and Ketamine Toxicity: Treatment & Management. Updated 2024.

24.  Wood DM, Dargan PI. The clinical toxicology of ketamine: a review. Clin Toxicol (Phila). 2012;50(8):754–770.

25. Kishi T, Matsunaga S, Iwata N. Antipsychotics for delusional disorder in adults: a systematic review. Int J Neuropsychopharmacol. 2019;22(1):45–56.

26. EMCDDA. Methoxetamine: Technical Report. Lisbon: EMCDDA; 2022.

27.  WHO Expert Committee on Drug Dependence. Critical Review Report: O-PCE (2-Oxo-PCE). Geneva; 2022.

28.  Yeung LY, Rudd JA, Lam WP, et al. Mice are more sensitive than rats to the urinary toxicity of ketamine. Toxicol Appl Pharmacol. 2010;245(3):373–379.

29.  Chu PSK, Ma WK, Wong SCW, et al. The destruction of the lower urinary tract by ketamine abuse: a new syndrome? BJU Int. 2008;102(11):1616–1622.

30.  Schifano F. Misuse and abuse of dissociative and hallucinogenic drugs. Front Psychiatry. 2021;12:710855.

31.  EMCDDA. Report on the risk assessment of methoxetamine. Lisbon: EMCDDA; 2023.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Bitkisel zehirlenmeler, özellikle çocuklarda yaygın olarak görülen bir halk sağlığı sorunudur. Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Derneği yıllık gelen 50.000 (%8) telefon çağrısının bitkilerle temas eden çocuklar nedeniyle olduğunu raporlamıştır 1,2. Zehirlenmelere neden olan bitkiler çoğunlukla ev bitkileri, bahçe bitkileri ve geleneksel tıpta kullanılan bitkisel ürünlerdir.

1. Epidemiyoloji

Bitkisel zehirlenmeler tüm dünya genelinde yaygın olarak görülmektedir. Özellikle çocukluk çağında görülen bu vakalar genellikle ev içinde bulunan bitkilerle temasa bağlı olarak gelişmektedir. Ergenlik ve yetişkinlik döneminde ise, çoğunlukla bitkisel ilaçların bilinçsiz kullanımı ya da kasten alım sonucu zehirlenmeler ortaya çıkabilmektedir 3. Bitkisel ürünlerin internet üzerinden “bitkisel-doğal tedavi” adı altında kolaylıkla pazarlanması ve temin edilmesi, son yıllarda bu tür vakaların artışına neden olmuştur. Ölümcül vakalar çoğunlukla kendine zarar verme veya halusinojenik etkisi nedeniyle bitkileri kullanan adölesan ve erişkinlerde görülmektedir 3.

Ülkemizde en son Ulusal Zehir Danışma (UZEM) raporuna göre 2020 yılında 187.528 zehirlenme vakasının 1600 (%0,85)’ünün bitkilere bağlı oluştuğu bildirilmiştir. Bu zehirlenmelerin 503 (%0,27)’ü kır ve bahçe bitkilerine bağlı olur iken, 327 (%0,17)’si salon (ev) bitkilerine bağlı oluşmuştur. 0-5 yaş grubu özelinde ise 49.656 zehirlenme vakasının 778 (%1,57)’i bitkilere bağlı meydana gelmiştir. Bunların 235 (%0,47)’i kır ve bahçe bitkileri ve 279 (%0,56)’u salon (ev) bitkilerine maruziyet sonucu gelişmiştir 4.

2. Patofizyoloji

Bitkisel toksinler, içerdikleri alkaloidler, glikozitler ve proteolitik enzimler nedeniyle toksik etkiye sahiptir. Örneğin, Atropa belladonna gibi bitkiler antikolinerjik etkiler gösterirken, Digitalis purpurea kardiyak glikozitleri nedeniyle kardiyotoksisiteye neden olmaktadır. Zehirlenmeler sırasında hastalarda gastrointestinal semptomlar, merkezi sinir sistemi bozuklukları ve kardiyovasküler etkiler görülebilmektedir 3,5.

3. Sınıflandırma

Hastalar çoğu zaman maruz kalınan bitkinin bölgeye özgü isimlendirmesi kullanılmaktadır ve bu durum hem tanı hem de takip süreçlerinde zorluklara neden olmaktadır. Bitki zehirlenmeleri için mevcut ders kitabı sınıflandırma şemaları, hızlı sınıflandırma sisteminden daha karmaşık, daha kafa karıştırıcı ve daha hantal olup, bitki kaynaklı toksisitelere değil, bitki kimyasallarına veya bunların farmakolojik etkilerine dayanıyordu. Son dönemde ölümcül bitki zehirlenmelerinin sınıflanmasında klasik sınıflandırma yöntemleri yerine Diaz tarafından daha hızlı bir toksidromik sınıflandırma sistemi önerilmiştir 3.

4. Klinik Bulgular ve Tanı

Bitkisel zehirlenmelerin klinik bulguları ve ciddiyeti maruz kalınan bitkinin türüne, miktarına ve hastanın fizyolojik durumuna bağlı olarak değişebilmektedir 5. Yaygın görülen klinik tablolar:

  • Gastrointestinal bulgular: Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal.
  • Sinir sistemi bulguları: Halüsinasyon, konvülsiyon, bilinç değişiklikleri.
  • Kardiyovasküler bulgular: Bradikardi, hipertansiyon, hipotansiyon.
  • Hepatotoksisite ve Nefrotoksisite: Karaciğer enzimlerinde yükselme, sarılık, böbrek yetmezliği.

Tanı koymada ise hastanın öyküsü, fizik muayene bulguları ve laboratuvar testleri büyük önem taşımaktadır. İdrar ve kan analizleri, zehirlenmeye neden olan bitkisel maddelerin tespitinde yardımcı olabilir. Ancak laboratuvar testleri zehirlenmeye neden olan bitkinin net olarak tanınmasında yetersiz kalabilmektedir. Laboratuvar testleri tanıdan daha çok sistemik veya izole organ hasarının tespitinde ve takibinde yardımcı olmaktadır. Zehirlenmeye neden olan bitkinin net tespit edilmesinde ve olası etkilerin öngörülmesinde bitki parçalarının saklanması daha faydalı olmaktadır. Ancak bitkinin fiziksel özelliklerine bakarak tanımlanmasında sağlık personelleri de kimi zaman yetersiz kalabilmektedir.

5. Tedavi Yaklaşımı

Bitkisel zehirlenmelerde temel tedavi prensipleri:

  • Havayolu, solunum ve dolaşımın desteklenmesi: Yaşam tehdit eden durumlarda ilk öncelik solunum ve dolaşım stabilizasyonudur.
  • Dekontaminasyon: Erken dönemde başvuran aktif kömür, mide yıkaması gibi metodlarla toksinlerin emilimini azaltma yöntemleri uygulanabilir.
  • Destekleyici tedavi: Semptomatik tedavi ile hastanın genel durumu stabilize edilir. Kardiyotoksik etkiler için antiaritmik ajanlar kullanılabilir.
  • Antidot tedavisi: Birkaç özel durum dışında çoğu bitki zehirlenmesinde bilinen antidot tedavisi mevcut değildir.

Bitki zehirlenmelerinin neden olduğu sistemik toksisiteler, toksisite mekanizması, toksidromlar ve tedavileri Tablo 1’de özetlenmiştir.

6. Korunma Yolları

Bitkisel zehirlenmeleri önlemek için bireylerin bilinçlendirilmesi önemlidir. Çocukların erişimine açık bitkilerin tespit edilmesi ve bu bitkilerin uzaklaştırılması gerekmektedir. Ayrıca, geleneksel tıp uygulamalarında bilinçsizce bitkisel ürün kullanımının önlenmesi için eczacı ve hekimler tarafından rehberlik edilmelidir. Bitkisel ürünlerin yanlış etiketlenmesi ve içeriklerinin tam olarak belirtilmemesi, ciddi zehirlenme risklerini artırmaktadır.

7. Sonuç

Bitkisel zehirlenmeler, yaygın ancak genellikle önlenebilir halk sağlığı sorunlarından biridir. Hızlı tanı ve doğru tedavi yaklaşımı hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle sağlık profesyonellerinin ve toplumun farkındalığının artırılması gerekmektedir.

Fatal toksisiteye neden olabilen bitkiler*

Sistemik ToksisiteBitki ToksinleriToksisite MekanizmasıToksidromlarAntidot / DestekTür / CinsYaygın Ad
KardiyotoksikKardiyak glikozitlerHücre içi Na/K ATPaz inhibisyonu, miyokardda Ca artışı, vagal tonus artışıDigoksin toksisitesini taklit eder: bulantı, kusma, karın ağrısı, sinüs ve nodal bradikardi, VT, VFDigoksin-spesifik Fab (10–20 flakon)Convallaria majalis, Digitalis purpurea, Nerium oleander, Ornithogalum umbellatumİnci çiçeği, yüksük otu, zakkum, yıldız sümbülü
KardiyotoksikSodyum kanal açıcılarVoltaj-bağımlı Na kanalının açık kalmasına neden olur, kardiyak ileti sistemi ve motor nöronlarda sürekli depolarizasyonAV blok, bradikardi, ventriküler aritmiler, kas güçsüzlüğü, fasikülasyonlar, paraliziYok; spesifik antiaritmik tedaviAconitum uncinatum, Kalmia latifolia, Leucothoe spp, Lyonia spp, Pieris floribunda, Rhododendron spp, Veratrum viride, Zigadenus fremontii,Keşiş başı, dağ defnesi, tatlı çan çiçeği, Fetter çalısı, Japon pierisi, açelya, orman gülü, ölüm soğanı (zehirli zambak)
KardiyotoksikNa ve Ca kanal blokerleri (digitalis benzeri etki)Taxin alkaloidleri Na ve Ca kanallarını bloke eder, dijital benzeri glikozitler gibi Na-K taşınımını bozarMidriyazis, karın ağrısı, kas güçsüzlüğü, kusma, terleme, nöbet, hipotansiyon, refrakter VT, hiperkalemiYok; digoksin Fab etkisiz; amiodaron ve NaHCO₃Taxus spp. sadece yew türleri. Paclitaksel, Pasifik porsuk ağacının (Taxus brevifolia) kabuğundan elde edilen bir mitoz inhibitörüdür ve meme kanserinin tedavi ve önlenmesinde kullanılır.Her zaman yeşil Porsuk ağacı ve çalıları
KardiyotoksikAntikolinerjikBeyin ve parasempatik sinir sisteminde asetilkolin muskarinik reseptörleri bloke ederAteş, kuru kızarık cilt, midriyazis, taşikardi, huzursuzluk, deliryum, ileus, atonik mesane, nöbet, paraliziFizostigmin 1–2 mg IV (çocuklar: 0,02 mg/kg)Atropa belladonna, Brugmansia candida, Datura stramonium Güzel avrat otu, melek borusu, boru çiçeği
NörotoksikHalüsinojenikSalvinorin A: tam opioid kappa reseptör agonisti; sabah sefası tohumlarında lysergimidler serotonin geri alımını inhibe ederSarhoşluk, kahkaha, kişilik çözülmesi, dissosiyasyon, görsel halüsinasyonlar, paranoyaYok; benzodiazepinlerSalvia divinorum, Morning glories: Ipomoea tricolor, Turbina (Rivea) corymbosaBilge adaçayı, sabah sefası, yılbaşı sarmaşığı
NörotoksikNikotinikOtonom sinir sisteminde preganglionik nikotinik reseptörleri uyarırTaşikardi, hipertansiyon, terleme, midriyazis, nöbet, kas güçsüzlüğü, paralizi, komaYok; nöbetler için benzodiazepinlerBaptisia spp, Caulophyllum thalictroides, Conium maculatum, Laburnum anagyroides, Lobelia siphilitica, Nicotiana longifloraYabani çivit otu, mavi cohosh, zehirli baldıran, altın zincir ağacı, mavi lobelya, tütün
NörotoksikDiğer konvülsanlarAch dengesizliği, K kanal blokajı, yalancı nörotransmitterler, GABA antagonizması (Cicuta, Strychnos), hipoglisemi (Blighia)Bilinç kaybı ile birlikte jeneralize tonik-klonik nöbetler(Strychnos hariç), postiktal hipertonisite Yok; nöbetler için benzodiazepinlerCicuta maculata, Coriaria myrtifolia, Spigelia marilandica, Strychnos nux-vomica, Blighia sapidaSu baldıranı, mürver yapraklı sumak, pembe kök (kurt out), striknin (kusmuk ağacı), ackee meyvesi ağacı
NeurotoxicToksalbüminlerProtein sentezini hücre içi 60S ribozomal alt birimine bağlanarak inhibe ederKarın ağrısı, ishal, hematemez, hızlı multiorgan yetmezliği (özellikle abrin veya risin aerosol veya enjeksiyon ile alınmışsa)Yok; vazopressörlerAbrus precatorius, Momordica spp, Phoradendron spp, Ricinus communisHint baklası, Göz boncuğu fasulyesi, kudret narı, ökseotu, hint yağı bitkisi/fasulyesi
SitotoksikMitoz inhibitörleriMikrotübül polimerizasyonunu engelleyerek mitozun metafaz evresinde durmasına neden olur (kanser kemoterapisinde ve gutta inflamasyonun azaltılmasında kullanılır)Bulantı, kusma, ishal, oral ülserler, GIS kanama, GI nekroz, başlangıçta lökositoz sonrasında lökopeniYok; Kolçisin Fab şu an yok, Kemşk iliği supresyonu için CSF düşünColchicum autumnale, Catharanthus roseus, Podophyllum peltatumSonbahar çiğdemi, Madagaskar pervinkası, Mayıs elması
SitotoksikSiyanojenik glikozitlerGİ kanalda hidrolize olup siyanür (veya hodrositanik asit) açığa çıkarır; mitokondriyal elektron taşıma zincirini engelleyerek toplam hücresel enerji üretimini durdururGecikmiş karın ağrısı, bulantı, kusma, bilinç değişikliği, nöbet, kardiyovasküler kollaps, laktik asidoz, çoklu organ yetmezliğiAsidozun düzeltilmesi, inotropik destek ve sadece 15 dakika boyunca iv 5 gram hidroksokobalamin veya 15 dakika boyunca intravenöz olarak 50 ml %25 sodyum tiyosülfat ve hidroksokobalamin kombinasyonu ile antidot tedavisiEriobotrya japonica, Hydrangea macrophylla, Malus spp, Manihot esculenta, Prunus spp, Sambucus mexicanaMalta eriği/Yeni dünya (özellikle çekirdekleri), Ortanca, Elma/Yabani elma (çekirdek), Manyok (kökleri), Kayısı/kiraz/vişne/şeftali/erik (çekirdek), Mürver (yaprak, sap ve kök)
SitotoksikPirrolizidin alkaloidleriHepatik sinüzoidlerin ve pulmoner damarların endotelyal kaplamalarına zarar veren pirollere hepatik olarak metabolize edilir; sentrilobüler hepatik nekroz, hepatik veno-oklüzyon (Budd-Chiari sendromu) ve pulmoner hipertansiyonKarın ağrısı, sarılık, siroz, hepatik nekroz, hepatoma, koagülopati, pulmoner ve portal hipertansiyonYok; KC yetmezliği için destek tedavi, karaciğer nakliCrotalaria spp, Heliotropium curassavicum, Senecio spp, Sesbania grandifloraSarı çıngırak otu, Deniz heliotropu, Yer tarçını/Kanarya out/çayır otu, Kızıl salkım ağacı/Mor çıngırak
GİS/HepatotoksikKalsiyum oksalat kristali enjektörleriYaygın iç mekân bitkilerinden oluşan büyük bir grup, çiğnendiklerinde tüm parçaları özel fırlatıcı yapılar (raflidler) aracılığıyla kalsiyum oksalat kristalleri fırlatırYoğun ağız ve boğaz ağrısı, salya artışı, laringeal ödem, üst GIS perforasyonu olabilir (aorta-duodenal fistül bildirilmiştir)Yatıştırıcılar ve soğuk su, viskoz lidokain, mukozal yaralanmaları dışlamak için endoskopiCaladium spp, Dieffenbachia spp, Epipremnum aureum, Philodendron spp, Schefflera actinophylla, Spathiphyllum sppKaladyum/Fil kulağı, Aptal kamışı/Dilber dudağı/difenbahya, Sarmaşık/Şeytan sarmaşığı, Deve tabanı, Şemsiye ağacı, Barış zambağı

*Diaz JH. Poisoning by herbs and plants: rapid toxidromic classification and diagnosis. Wilderness Environ Med. 2016;27(1):136-152.

Kaynaklar

1.         Watson WA, Litovitz TL, Klein-Schwartz W, et al. 2003 annual report of the American Association of Poison Control Centers Toxic Exposure Surveillance System. Am J Emerg Med. 2004;22:335–404.

2.         Mowry JB, Spyker DA, Cantilena LR, Bailey JE, Ford M. 2012 Annual Report of the American Association of Poison Control Centers’ National Poison Data System (NPDS): 30th Annual Report. Clin Toxicol (Phila). 2013;5:949–1229.

3.         Diaz JH. Poisoning by herbs and plants: rapid toxidromic classification and diagnosis. Wilderness Environ Med. 2016;27(1):136–152.

4.         Koç İ. Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) Raporları 2014–2020 Yılları. T.C. Sağlık Bakanlığı, Ankara, 2021.

5.         Çıkırıklar Hİ, Aslan Ş. Bitkisel Zehirlenmeler. Turkiye Klinikleri Emergency Medicine-Special Topics. 2018;4(2):113–119.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Sabah işe yetişmek için evden çıkıyorsunuz. Dışarıda gözle görülür bir sis yok, ama havada yoğun bir egzoz kokusu var. Bu, sadece rahatsız edici bir koku değil; içinde onlarca toksik bileşeni barındıran görünmez bir kimyasal bulut. İşte bu görünmeyen tehdit, her gün maruz kaldığımız ama çoğu zaman fark etmediğimiz hava kirliliği. Akut etkileri kadar kronik toksik birikimi de olan bu maruziyet, hücresel düzeyden organ sistemlerine kadar geniş bir spektrumda hasara yol açabiliyor.

Hava kirliliği, atmosferin doğal yapısını bozan kimyasal, fiziksel ya da biyolojik etkenlerin iç veya dış ortam havasını kirletmesiyle oluşur. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre hava kirliliğine neden olan başlıca kirleticiler; kükürt dioksit (SO₂), azot dioksit (NO₂), karbonmonoksit (CO), ozon (O₃) ve partikül maddelerdir (PM2.5, PM10). Bu kirleticilerin atmosferdeki konsantrasyon düzeyleri, hava kalitesi indeksleriyle (Air Quality Index – AQI) izlenir (Tablo 1). Hem DSÖ hem de Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından belirlenen eşik değerler doğrultusunda, hava kalitesi sınıflandırılır ve buna göre halk sağlığına yönelik uyarılar yapılır.

DSÖ verilerine göre, küresel nüfusun %99’u, önerilen sınırların üzerinde kirleticiler içeren havayı solumakta; en yüksek maruziyet ise düşük ve orta gelirli ülkelerde görülmektedir. 2019 yılında dünya genelinde yaklaşık 6,7 milyon ölümün iç (indoor pollution) ve dış (outdoor pollution) ortam hava kirliliğiyle ilişkili olduğu bildirilmiştir. Türkiye’de de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı-Sürekli İzlem Merkezi (SİM) aracılığıyla hava kalitesine ilişkin verilere kamu erişimini sağlamaktadır. Sabit ve gezici istasyonlardan elde edilen bu veriler, AQI’ ye göre iyi, orta, hassas, sağlıksız, kötü ve tehlikeli şeklinde sınıflandırılarak paylaşılmakta ve saatlik olarak güncellenmektedir. Bazı istasyonlar, SO₂, NO₂, CO, O₃, PM2.5 ve PM10 gibi kirleticilerin düzeylerini de ayrıca raporlamaktadır.

Modern toplumlarda hava kirliliği, sessiz ama ısrarlı bir halk sağlığı tehdidi olmaya devam etmektedir. Genellikle çevre sağlığı veya pulmonoloji başlığı altında ele alınsa da, hava kirliliği aslında toksikolojinin doğrudan ilgi alanıdır. Soluduğumuz havadaki partiküller ve gaz formundaki kirleticiler, biyolojik sistemler üzerinde hem akut hem de kronik toksik etkilere yol açmaktadır. Özellikle acil servislerde sık karşılaşılan klinik tabloların (örneğin KOAH atakları, akut miyokard infarktüsü, inme, CO zehirlenmeleri) atmosferik kirleticilerle ilişkili olabileceği gün geçtikçe daha fazla kabul görmektedir.

Bu yazıda, hava kirliliğini toksikolojik bir ajan olarak ele alarak, başlıca kirleticilerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini; sistemik yansımalarını ve özellikle acil sağlık hizmetleri açısından neden kritik öneme sahip olduklarını inceleyeceğiz. Ayrıca hava kirliliğini azaltmaya yönelik politikaların halk sağlığına etkilerini de tartışacağız. Hava kirliliğini azaltmaya yönelik politikalar hem iklim hem de sağlık açısından kazan-kazan stratejisi sunar. Hava kirliliğine bağlı hastalık yükünü azaltır ve iklim değişikliğinin kısa ve uzun vadede hafifletilmesine katkıda bulunur.

HAVA KİRLETİCİLERİ

Hava Kalitesi İndeksi (Air Quality Index-AQI): Soluduğunuz Havaya Puanınız Kaç?

Soluduğumuz havanın ne kadar temiz ya da kirli olduğunu sadece gözlemleyerek anlamak çoğu zaman mümkün değildir. İşte bu noktada, bilimsel verileri herkesin anlayabileceği tek bir sayıya dönüştüren Hava Kalitesi İndeksi (Air Quality Index – AQI) devreye giriyor. AQI, havadaki kirleticilerin insan sağlığı üzerindeki potansiyel etkilerini yansıtan standart bir ölçüm sistemidir. Adeta havanın “karnesi” gibidir.

Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından geliştirilen bu indeks, altı temel kirletici maddenin (CO, SO2, O3, NO2, PM10 ve PM 2.5) atmosferik konsantrasyonlarının belirli algoritmalarla hesaplanmasıyla elde edilir.  AQI ve diğer hava kirleticilerin düzeylerine göre hava kalitesi sınıflandırılması Tablo 1’ de gösterilmiştir. AQI skoruna göre hava kalitesi şu şekilde sınıflandırılabilir: iyi (0–50), orta (51–100), hassas (101–150), sağlıksız (151–200), çok kötü (201–300) ve tehlikeli (301–500) HKİ işte bu 5 zararlı gazın havadaki oranlarına göre hesaplanmaktadır.

Her bir kirletici için ayrı ayrı hesaplanan skorlar arasında en yüksek olanı o günkü genel AQI değeri olarak kabul edilir. Bu yöntem, özellikle duyarlı gruplar için (yaşlılar, çocuklar, kalp veya akciğer hastalığı olan bireyler) maruziyet riskini en iyi yansıtan yaklaşımı sunar.

Günümüzde birçok ülkede ve şehirde AQI verileri saatlik olarak güncellenmekte ve mobil uygulamalar ya da dijital platformlar üzerinden halkla paylaşılmaktadır. Türkiye’de de Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı bu verileri şeffaf biçimde kamuya sunmaktadır (Web-sitesi birkaç aydır güncellemede).

Özellikle PM 2.5, PM 10 ve Ozon düzeylerinin arttığı dönemlerde AQI hızlı şekilde yükselebilir. Bu nedenle, hava kalitesi sadece çevre sağlığı değil, bireysel sağlık kararları açısından da önemli bir göstergedir. AQI’nin “orta”dan “sağlıksız”a kaydığı günlerde, egzersiz saatlerini planlamak, dış ortam aktivitelerini sınırlamak veya solunum yolu hastalığı olan bireyleri uyarmak hayati önem taşıyabilir.

Partikül Madde (PM): Toksikolojik Yükü En Ağır Kirletici

Partikül madde (PM), atmosferde askıda bulunan katı parçacıklar ve sıvı damlacıklarının genel adıdır. Çapları 0.001–100 µm arasında değişen bu partiküller, kaynaklarına ve boyutlarına göre farklı sağlık etkileri oluşturabilir. Toz, is, duman gibi bazı partiküller çıplak gözle görülebilirken, PM2.5 gibi ince partiküller yalnızca elektron mikroskobu ile tespit edilebilecek kadar küçüktür. Bu boyut küçüklüğü, partiküllerin derin solunum yollarına ve hatta dolaşım sistemine ulaşmalarını mümkün kılar. PM, insan sağlığı üzerindeki etkileri ve ekosistemler ve altyapılar gibi çevresel sorunlara katkıları nedeniyle en önemli atmosferik kirleticilerden biri olarak kabul edilir.2021 yılı verilerine göre, PM kaynaklı hava kirliliği, dünya genelindeki engelliliğe göre ayarlanmış yaşam yılı (DALY) kayıplarının %8’inden sorumludur.

Partiküllerin penetrasyon kapasitesi büyük ölçüde çaplarına bağlıdır: PM10, üst solunum yolları ve akciğerlerde birikirken; PM2.5 alveolleri geçerek dolaşıma ulaşabilir ve sistemik toksisiteye neden olabilir. İnce partiküller (özellikle PM2.5), kısa vadede nazofarenjit, bronşit ve astım ataklarını tetiklerken; uzun vadede kardiyovasküler hastalıklar, inme, diyabet, prematür mortalite ve hatta perinatal ölümlerle ilişkilendirilmiştir. Bazı çalışmalar, PM2.5 düzeyindeki her 10 µg/m³ artışın kardiyovasküler mortaliteyi yaklaşık %1 oranında artırdığını göstermiştir. Kronik hastalığı olan bireyler –örneğin KOAH, diyabet, hipertansiyon veya koroner arter hastalığı olanlar– bu toksik etkilere karşı daha duyarlı kabul edilmektedir.

Toksikolojik düzeyde, solunumla alındığında partikül maddeler öncelikle lokal inflamatuvar yanıtı tetikler. Solunum epiteline temas eden partiküller, okside olmuş düşük yoğunluklu lipoprotein (ox-LDL) ve interlökin-6 gibi proinflamatuvar mediatörlerin salınımına neden olur. Bu mediatörler, dolaşıma geçerek sistemik inflamasyona ve vasküler endotelde disfonksiyona yol açabilir. Aynı zamanda partikül maddeler serbest radikal üretimini artırarak oksidatif stres düzeyini yükseltir; bu da hücresel hasar, aterosklerotik plak destabilizasyonu, vazokonstrüksiyon, hipertansiyon ve tromboz gibi olayları tetikleyebilir.

Literatürde, komorbiditelerin hava kirliliğine karşı bireyleri daha duyarlı hale getirdiğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet veya koroner kalp hastalığı olan AMI hastalarının PM2.5′ ten daha fazla etkilenme eğiliminde olduğu öne sürülmüştür [24, 25]. Bu konuda kliniğimizde (Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi) yürüttüğümüz prospektif bir çalışma da dikkat çekici sonuçlar ortaya koymuştur. ST elevasyonlu miyokard infarktüsü (STEMI) tanısıyla acil servise başvuran 1413 hastanın değerlendirildiği bu çalışmada, hastaların başvuru anındaki hava kalitesi parametreleri ile klinik özellikleri arasındaki ilişki incelendi.

Elde ettiğimiz bulgular çarpıcıydı: Hastaların tamamında başvuru anındaki hava kalitesi indeksi (AQI) değerleri (Medyan: 53, IQR: 37–55) ve PM2.5 düzeyleri (Medyan: 18 µg/m³, IQR: 11–27) Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından tanımlanan sınır değerlerin üzerindeydi. Bir başka dikkat çekici bulgu ise, koroner arter hastalığı (KAH) öyküsü olan bireylerin ve kadın hastaların STEMI geliştirdiği günlerde maruz kaldıkları PM10 düzeylerinin, diğer hastalara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha düşük olmasıydı. Bu, altta yatan kalp hastalığı olan kişilerin ve kadınların daha düşük seviyelerdeki partikül maddeye dahi duyarlı olabileceğine işaret ediyor.

Yaşlı bireylerde gözlenen etkiler de dikkat çekiciydi. Yetmiş beş yaş üzeri hastalarda başvuru anındaki PM2.5 düzeyleri (Medyan: 20.5 µg/m³, IQR: 13–29), 75 yaş altı gruba göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0.022). Bu bulgu, yaşlıların solunan kirli havaya karşı fizyolojik olarak daha savunmasız olabileceğini düşündürüyor.

Bu çalışmanın sonuçları, hava kirliliği ile kardiyovasküler olaylar arasındaki ilişkiye dair klinik düzeyde güçlü kanıtlar sunarken; yaşlılar, kadınlar ve KAH öyküsü olan bireylerin daha düşük düzeydeki kirletici maruziyetlerinde dahi daha yüksek risk altında olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle, hava kalitesi kötü olduğunda bu riskli gruplar için erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi ve farkındalık çalışmalarının artırılması, kardiyovasküler olayların önlenmesi açısından kritik önem taşımaktadır.

Ozon (O₃): Güneşli Günlerin Görünmez Tehdidi

Ozon, yüksek voltajlı elektrik deşarjı sırasında oksijen moleküllerinin parçalanmasıyla oluşan reaktif bir gazdır. Atmosferin üst tabakalarında ultraviyole ışınımını engelleyen koruyucu bir rolü varken, yer seviyesindeki ozon insan sağlığı için toksiktir. Solunum yoluyla alınan ozon, cildin üst tabakaları, gözyaşı kanalları ve özellikle akciğer dokusunda hasara yol açar. Araştırmalar, ozonun epidermal keratinositlerde DNA hasarını artırdığını ve bu yolla hem morfolojik hem de fonksiyonel bozulmalara neden olabileceğini göstermektedir. Yüksek sıcaklık ve güneşli havalarda ozon seviyesi arttığından, özellikle astım ve KOAH gibi solunum hastalıkları olan bireyler için risk daha da büyür.

Azot Dioksit (NO₂): Trafikten Gelen Toksik Yük

Azot dioksit, başta otomobil egzozları olmak üzere fosil yakıtların yanmasıyla açığa çıkan önemli bir trafik kaynaklı kirleticidir. Solunduğunda bronşlarda irritasyona, öksürük, wheezing, dispne ve ciddi olgularda pulmoner ödeme yol açabilir. Özellikle 0.2 ppm’nin üzerindeki yoğunluklar, bronkospazm riskini artırmaktadır. NO₂ maruziyeti aynı zamanda bağışıklık sistemini de etkiler; CD8+ T hücreleri ve doğal öldürücü (Natural Killer-NK) hücreleri gibi immün sistemin önemli bileşenlerinde fonksiyon bozukluklarına yol açabilir. Kronik maruziyet, çocuklarda astım gelişimiyle, erişkinlerde ise kronik akciğer hastalığının ilerlemesiyle ilişkilendirilmiştir.

Sülfür Dioksit (SO₂): Sanayileşmenin Yakıcı Soluğu

Sülfür dioksit, çoğunlukla fosil yakıtların yakılmasıyla ya da endüstriyel üretim süreçlerinde ortaya çıkan keskin kokulu bir gazdır. Yıllık maruziyet için belirlenen sınır değeri 0.03 ppm’dir. SO₂, özellikle solunum yolları mukozasında tahrişe neden olur; nefes darlığı, bronşit, mukus üretiminde artış ve wheezinge yol açabilir. Ayrıca lakrimasyon, ürtiker, korneal opasite gibi oftalmolojik etkiler ve önceden mevcut kardiyovasküler hastalıklarda kötüleşmeye neden olabilir. Hassas bireylerde bu etkiler çok daha düşük seviyelerde bile ortaya çıkabilir.

Karbon Monoksit (CO): Sessiz Katil

Karbon monoksit (CO), renksiz, kokusuz ve tatsız bir gazdır; bu nedenle “sessiz katil” olarak anılması tesadüf değildir. Kirlenmemiş açık hava ortamlarında CO düzeyi genellikle 0.02–1.0 ppm aralığındadır. Ancak büyük şehirlerde, özellikle kış aylarında sıcaklık inversiyonları ya da yazın durağan hava kütleleri gibi atmosferik durgunluk dönemlerinde bu seviyeler on katına kadar çıkabilir. Bu artışlar çoğu zaman çıplak gözle ya da burunla algılanamaz; ama sonuçları ciddi olabilir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, sadece meteorolojik (sıcaklık, nem, rüzgar hızı) faktörlerin değil; aynı zamanda hava kirleticilerinin (PM2.5, PM10, CO, SO2, NO2, ve O3)de hastane-dışı kariyak arrest vakaları veya CO zehirlenme vakaları ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu veriler doğrultusunda, hava kirliliği ve meteoroloji verilerini entegre eden tahmin modelleri geliştirilmiştir. Bu modeller, CO zehirlenmesi riskinin hangi koşullarda arttığını öngörerek olası vakaları önceden belirleyebilme potansiyeline sahiptir. Özellikle yüksek riskli günlerde halkı uyarmak açısından bu modellerin etkinliği giderek artmaktadır.

Bu konuda Gaziantep Üniversitesi ve kliniğimizin (SBÜ Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi) ortaklaşa yürüttüğü çok merkezli prospektif bir çalışma, önemli bulgular ortaya koymuştur. İki farklı şehirdeki acil servislere başvuran karbon monoksit zehirlenmesi vakaları analiz edilerek, dış ortam hava kirliliği ile klinik sonuçlar arasındaki ilişki incelendi. Literatürden farklı olarak bu çalışmada hava kalitesi indeksinin (AQI), yalnızca zehirlenme olasılığını değil; aynı zamanda hastane yatışı ve miyokardiyal etkilenme gibi klinik sonuçları öngörmede de bağımsız bir belirteç olduğu gösterildi.

Bu bulgu, karbon monoksit maruziyetine bağlı gelişen ciddi tabloların erken dönemde tespit edilmesine yardımcı olabilir. Örneğin, hava durumu yayınlarında AQI değerlerinin halka açık şekilde sunulması, halkın CO zehirlenmesine karşı daha bilinçli olmasını sağlayabilir. Yine benzer şekilde, fırtına öncesi ya da hava inversiyonu dönemlerinde toplu taşıma araçları, haber bültenleri ve dijital platformlar aracılığıyla yapılacak önleyici uyarılar, olası zehirlenmelerin önüne geçebilir. Elbette önleme kadar, zehirlenme gerçekleştikten sonraki süreçte de zamanla yarış söz konusudur. Bu nedenle toplum genelinde CO üretimini azaltma yollarına dair eğitimlerin özellikle okullarda verilmesi, hem hava kirliliğiyle mücadelede hem de bu sessiz tehlikenin uzun vadeli kontrolünde etkili bir adım olacaktır. Zehirlenme meydana geldiğinde ise hızlı tanı, doğru değerlendirme ve uygun tedavi ile mortalite riski belirgin şekilde azaltılabilir.

Deprem ve Hava Kirliliği: Sessiz Tehlike Deprem Sonrasında da Sürüyor

6 Şubat 2023’te gerçekleşen ve “Asrın Felaketi” olarak adlandırılan Kahramanmaraş merkezli deprem, Türkiye tarihinin en büyük ve en yıkıcı sarsıntılarından biri oldu. Depremler sadece anlık can kaybı ve fiziksel yıkımla değil; sonrasında ortaya çıkan çevresel ve halk sağlığı sorunlarıyla da derin izler bırakır. Bu bağlamda, deprem sonrası ortaya çıkan hava kirliliği, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir halk sağlığı tehdididir.

Deprem anında yıkılan binalardan serbest kalan asbest, kurşun gibi tehlikeli maddeler, hava, toprak ve su kaynaklarını hızla kirletir. Ardından enkaz kaldırma ve taşınma süreçlerinde açığa çıkan toz ve duman, ağır makinelerden yayılan egzoz gazları, hava kalitesini daha da düşürür. Uygun olmayan atık yönetimi ve yasadışı dökümler de çevresel kirliliği artıran diğer faktörler arasında yer alır.

SBÜ Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin ana merkez olduğu, Kahramanmaraş ve çevresindeki 8 ilde (Kahramanmaraş, Hatay, Adana, Adıyaman, Kilis, Gaziantep, Malatya, Osmaniye) yürütülen çok merkezli retrospektif çalışmamızda, depremin birinci yılında bu illerde acil servislere başvuran karbon monoksit zehirlenmesi vakaları ile hava kirliliği arasındaki ilişkiyi inceledik. Sonuçlar, deprem sonrası hava kirliliğinde anlamlı bir artış olduğunu gösterdi. Deprem merkez üssü Kahramanmaraş ve en çok etkilenen illerden Hatay’da, yıllık ortalama Hava Kalitesi İndeksi (AQI) ve PM2.5 değerleri, ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) belirlediği sınırların üstündeydi. Bir önceki yıl ile karşılaştırıldığında, hem Kahramanmaraş’ta hem de Hatay’da AQI’ nin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükseldiği saptandı. Özellikle Kahramanmaraş’ta AQI ve PM10 değerleri kritik eşiklerin üzerine çıktı; Hatay ise en yüksek CO seviyeleri ve yüksek PM10 konsantrasyonları ile dikkat çekti.

Deprem gibi büyük afetler, sadece anlık yıkım değil, aynı zamanda uzun vadeli çevresel sağlık krizlerini de tetikler. Uzun süreli hava kirliliğine maruz kalmak, özellikle kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörlerini artırabilir. Bu nedenle, afet sonrası hava kalitesi izleme sistemlerinin geliştirilmesi ve çevresel etkilerin sürekli değerlendirilmesi, halk sağlığını korumak açısından kritik öneme sahiptir.

Sonuç olarak; her gün farkında olmadan ciğerlerimize çektiğimiz hava, aslında karmaşık bir kimyasal kokteyl olabilir. Bazen görmediğimiz şeyler daha tehlikeli olabilir. Hava kirliliği, sessizce ve yavaş yavaş bedenimize işleyen toksik bir risk. Bu yazıda, bu görünmeyen tehdidin moleküler düzeyde nasıl zarar verdiğini ve hangi hasta gruplarını daha çok etkilediğini konuştuk. Ama bu sadece bir bilimsel gerçeklik değil; aynı zamanda kişisel ve toplumsal bir sorumluluk. Toksikoloji, sadece zehirleri tanımak değil; zararı önceden görmek, uyarı sistemlerini geliştirmek ve insan sağlığını koruyacak çözümler üretmekle ilgilidir. Belki de en etkili çözüm, farkında olmakla başlar. Çünkü hava kirliliğini azaltmak, sadece bacalardan çıkan dumanı azaltmakla değil, bilgiyle, bilinçle ve birlikte hareket etmekle mümkündür.

Tablo 1. Hava kalitesi parametrelerinin EPA’ ya göre cut-off değerleri

AQISO2 (µg/m3)NO2 (µg/m3)CO (µg/m3)O3 (µg/m3)PM10 (µg/m3)PM2.5 (µg/m3) 
1h average24h average1h average8h average8h average1h average24h average24h average
0-500-93 0-1020-5,20-108 0-540,0-12,0Good
51-10094-200 103-1925,3-11109-248 55-15412,1-35,4Moderate
101-150201-493 193-68911,1-14,5 249-328155-25435,5-55,4Unhealthy for Sensitive Groups  
151-200494-810 690-124214,6-18 329-408255-35455,5-150,4Unhealthy
201-300 811-16091243-238018,1-35,5 409-808355-424150,5-250,4Very Unhealthy
301-400 1610-21412381-314535,6-47,1 809-1008425-504250,5-350,4Hazardous
401-500 2142-26743146-391047,2-58,8 1009-1208505-604350,5-500,4Hazardous

KAYNAKLAR

  1. WHO. Air Pollution. WHO. https://www.who.int/data/gho/data/themes/air-pollution
  2. Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı, Sürekli İzleme Merkezi. https://sim.csb.gov.tr/ https://www.mgm.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?il=Adana.
  3. EPA hava kirliliği kriterleri. https://www.epa.gov/criteria-air-pollutants/naaqs-table
  4. Sabak M, Gulen M, Satar S, Yildirim C, Yildiz AF, Zengin S. The Prognostic Effect of Air Pollution in Patients Presenting to the Emergency Department with Carbon Monoxide Poisoning. Disaster Med Public Health Prep. 2024 Sep 18;18:e126. doi: 10.1017/dmp.2024.135.
  5. Demirel I, Gulen M, Satar S, Acehan S, Balta A, Oguz P. STEMI and Air Pollution: Relationship Between Hourly Air Pollution and Cardiovascular Risk Factors. Journal of Cardiovascular Medicine (2025-Ahead of Print)
  6. Farrow, A., Miller, K. A., & Myllyvirta, L. (2020). Toxic air: The price of fossil fuels. Greenpeace Southeast Asia. Retrieved March 19, 2023, from https://www. green peace. org/ south easta sia/ publi cation/ 3603/toxic- air- the- price- of- fossil- fuels- full- report/
  7. EPA. (2022). Particulate matter (PM) pollution. EPA. https:// www. epa. gov/ pm- pollu tion/ parti culate- matterpm-basics. Accessed 29 Mar 2023.
  8. Kara Y, Şevik SEY, Toros H. Comprehensive analysis of air pollution and the influence of meteorological factors: a case study of adiyaman province. Environ Monit Assess. 2024 May 9;196(6):525. doi: 10.1007/s10661-024-12649-4.
  9. GBD 2021 Risk Factors Collaborators. Global burden and strength of evidence for 88 risk factors in 204 countries and 811 subnational locations, 1990-2021: a systematic analysis for the Global Burden of Disease Study 2021. Lancet. 2024 May 18;403(10440):2162-2203. doi: 10.1016/S0140-6736(24)00933-4. Erratum in: Lancet. 2024 Jul 20;404(10449):244. doi: 10.1016/S0140-6736(24)01458-2.
  10. Claeys MJ, Rajagopalan S, Nawrot TS, Brook RD (2016) Climate and environmental triggers of acute myocardial infarction. Eur Heart J 38(13):955–960
  11. Bind MA, Baccarelli A, Zanobetti A, Tarantini L, Suh H, et al. Air pollution and markers of coagulation, inflammation, and endothelial function: associations and epigene-environment interactions in an elderly cohort. Epidemiology. 2012 Mar;23(2):332-40. doi: 10.1097/EDE.0b013e31824523f0.
  12. Li J, Liu C, Cheng Y, Guo S, Sun Q, et al.  Association between ambient particulate matter air pollution and ST-elevation myocardial infarction: A case-crossover study in a Chinese city. Chemosphere. 2019 Mar;219:724-729. doi: 10.1016/j.chemosphere.2018.12.094.
  13. Bhaskaran K, Armstrong B, Hajat S, Haines A, Wilkinson P, Smeeth L. Heat and risk of myocardial infarction: hourly level case-crossover analysis of MINAP database. BMJ. 2012 Dec 13;345:e8050. doi: 10.1136/bmj.e8050.
  14. Bezirtzoglou E, Alexopoulos A. Ozone history and ecosystems: a goliath from impacts to advance industrial benefits and interests, to environmental and therapeutical strategies. In: Ozone Depletion, Chemistry and Impacts. (2009). p. 135–45.
  15. WHO. Health Risks of Ozone From Long-Range Transboundary Air Pollution. http://www.euro.who.int/data/assets/pdf_file/0005/78647/E91843.pdf
  16. Hatch GE, Slade R, Harris LP, McDonnell WF, Devlin RB, Koren HS, et al. Ozone dose and effect in humans and rats. A comparison using oxygen- 18 labeling and bronchoalveolar lavage. Am J Respir Crit Care Med. (1994) 150:676–83. doi: 10.1164/ajrccm.150.3.8087337.
  17. McCarthy JT, Pelle E, Dong K, Brahmbhatt K, Yarosh D, Pernodet N. Effects of ozone in normal human epidermal keratinocytes. Exp Dermatol. (2013) 22:360–1. doi: 10.1111/exd.12125 ) (24 Lippmann M. Health effects of ozone. A critical review. JAPCA. (1989) 39:672–95. doi: 10.1080/08940630.1989.10466554.
  18. Richmont-Bryant J, Owen RC, Graham S, Snyder M, McDow S, Oakes M, et al. Estimation of on-road NO2 concentrations, NO2/NOX ratios, and related roadway gradients from near-road monitoring data. Air Qual Atm Health. (2017) 10:611–25. doi: 10.1007/s11869-016-0455-7.
  19. Hesterberg TW, Bunn WB, McClellan RO, Hamade AK, Long CM, Valberg PA. Critical review of the human data on short-term nitrogen dioxide (NO2) exposures: evidence for NO2 no-effect levels. Crit Rev Toxicol. (2009) 39:743–81. doi: 10.3109/10408440903294945.
  20. Chen T-M, Gokhale J, Shofer S, Kuschner WG. Outdoor air pollution: nitrogen dioxide, sulfur dioxide, and carbon monoxide health effects. Am J Med Sci. (2007) 333:249–56. doi: 10.1097/MAJ.0b013e31803b900f.
  21. US EPA. Table of Historical SO2 NAAQS, Sulfur US EPA. Available online at: https://www3.epa.gov/ttn/naaqs/standards/so2/s_so2_history.html (accessed on October 5, 2019)).
  22. National ambient air quality objectives for carbon monoxide: desirable, acceptable and tolerable levels. Ottawa: Environment Canada and Health Canada. 1994. Available: http://publications.gc.ca/Collection/En42-17-8-1994 E.pdf.
  23. Campbell ME, Benson BA, Muir MA. Urban air quality and human health: a Toronto perspective. Can J Public Health. 1995;86:351–7.
  24. Lin CM, Liao CM. Temperature-dependent association between mortality rate and carbon monoxide level in a subtropical city: Kaohsiung, Taiwan. Int J Environ Health Res. 2009;19(3):163-174. doi:10.1080/09603120802460384.
  25. Dennekamp M, Akram M, Abramson MJ, et al. Outdoor air pollution as a trigger for out-of-hospital cardiac arrests. Epidemiology. 2010;21(4):494-500. doi:10.1097/EDE.0b013e3181e093db.
  26. Ruan HL, Deng WS, Wang Y, et al. Carbon monoxide poisoning: a prediction model using meteorological factors and air pollutant. BMC Proc. 2021;15(Suppl 1):1. Published 2021 Mar 2. doi:10.1186/s12919-021-00206-7.
  27. Gijsenbergh FP, Vispoel M, Poppe H, Delooz HH. Weather influence on the prevalence of carbon monoxide intoxications. Acta Clin Belg Suppl. 1990;13: 96–7.
  28. Hampson NB, Piantadosi CA, Thom SR, Weaver LK. Practice recommendations in the diagnosis, management, and prevention of carbon monoxide poisoning. Am J Respir Crit Care Med. 2012;186:1095–101.). 
  29. Onbası D. (2024) Earthquake and air pollution. Health in Extraordinary Situations: Earthquake. Editor: Ogenler O, Yapici G, Okuyaz S, Bolaç F. Afyonkarahisar, Yaz Publications, E_ISBN 978-625-6642-22-5.
  30. Zanoletti A, Bontempi E. The impacts of earthquakes on air pollution and strategies for mitigation: a case study of Turkey. Environ Sci Pollut Res Int. 2024,Apr;31(16):24662-24672. doi: 10.1007/s11356-024-32592-8.
  31. Gulen M, Satar S, Sabak M, Acehan S, Yavuz E, Bozkurt M, Gurbuz M, Polat M, Gedik MS, Akbaş I, Aytekin T, Koca AN, Nogay S, Esen CI.  Karbon Monoksit Zehirlenmesi ile Hava Kirliliği Arasındaki İlişki: 6 Şubat Depreminden Etkilenen İllerde İlk Yılın Sonunda Yapılan Çok Merkezli Çalışma. 20.Türkiye Acil Tıp Kongresi (TATKON), Sözlü Bildiri, 14-17 Kasım 2024-Antalya.
  32. Hsu SC, Huang YT, Huang JC, Tu JY, Engling G, Lin CY, Lin FJ, Huang CH. Evaluating real-time air-quality data as earthquake indicator. Sci Total Environ. 2010,May 1;408(11):2299-304. doi: 10.1016/j.scitotenv.2010.02.023.
  33. Bayram H, Rastgeldi Dogan T, Şahin ÜA, Akdis CA. Environmental and health hazards by massive earthquakes. Allergy. 2023,Aug;78(8):2081-2084. doi: 10.1111/all.15736.
  34. Uprety A, Ozaki A, Higuchi A, Leppold C, Tanimoto T. The 2015 Nepal earthquake and worsening air pollution in Kathmandu. Lancet Planet Health. 2019,Jan;3(1):e8-e9. doi: 10.1016/S2542-5196(18)30247-X.
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Body packing, yasadışı ilaç/uyuşturucu madde kaçakçılığında kullanılan bir yöntemdir. Acil hekimlerinin çok sık karşılaşmadığı, ancak karşılaştıklarında zorlayıcı olabilecek olgulardandır. Body packing, bireylerin büyük miktarlarda uyuşturucu maddeyi (genellikle kokain veya eroin) vücutlarının içinde, genellikle lateks ile sarılarak paketlenmiş halde taşımasıdır. Bu yöntem uyuşturucu maddenin sınırları gizlice geçerek taşınmasını sağlamak amacıyla kullanılır.

Body packing (vücut paketleyici) tanımı uygulama yöntemindeki farklılığa bağlı olarak 3 türlü olabilir. Uygulama yöntemlerinden birincisi ‘yutma’ (body packing) şeklindedir. Bu uygulamada kaçakçılar uyuşturucu içeren paketleri yutarak barsaklarında taşır. Bu paketler genelde 2 ila 5 cm boyutlarında olup bir kişi 70 pakete kadar yutabilir. Uygulama yöntemlerinden ikincisi ‘içerme’ (body pushing) şeklindedir. Bu uygulama yönteminde kaçakçı paketleri rektum veya vajinasına yerleştirir. Bu yöntem genellikle daha büyük paketler için kullanılır. Uygulama yöntemlerinden üçüncüsü body stuffing şeklindedir. Bu uygulama yöntemi satıcı/kaçakçıların yakalanmaları durumunda ellerinde bulunan küçük miktarlardaki uyuşturucuları hızlıca yutmaya çalıştıklarında başvurdukları bir yöntemdir.

Acil servislerde bu durumdan ne zaman şüphelenmeliyiz?

Yasadışı madde taşıyan kaçakçıların acil servise başvuruları değişik şekillerde olabilmektedir. Polis ve diğer kolluk kuvvetleri tarafından yakalandıktan sonra hiçbir semptomları olmadığı halde paketlerin tespit ve çıkarılması istemi ile adli merci tarafından gönderilmiş olabilirler. İkinci bir başvuru şekli, toksisite belirtileriyle (hafif ajitasyon veya sedasyondan kardiyak arreste kadar uzanan geniş bir yelpazede) olandır. Burada paketin vücutta açılıp emilmesi sözkonusudur. Üçüncü bir durum ise gastrointestinal komplikasyonlara (perforasyon, obstrüksiyon) bağlı semptomlar nedeniyle de acil servise kendilerinin başvurmasıdır.

Acil serviste ilk adım hastayı detaylıca değerlendirmek ve olası komplikasyonları düşünüp ilgili tetkikleri planlamak olmalıdır. Bu noktada hekim taşıyıcı kişinin bazı unsurları gizleme, eksik anlatma veya yalan beyanda bulunabileceğini göz önünde bulundurması önemlidir. Hekimin yasadışı ilacın hangi uygulama yöntemi ile alındığını, hangi ilacın taşınmaya çalışıldığını ve ne tür bir ambalajda olduğunu öğrenmesi önemlidir.

Body packing durumlarında en çok taşınan maddeler kokain ve eroindir. Ancak kannabinoidler, fentanil ve diğer uyuşturucular da rapor edilmiştir. Bu nedenle toksidrom sıklıkla sempatomimetik veya opioid ilişkili olacaktır.

Dikkat edilmesi gereken nokta bu hastaların yakın zamanda göz altına alınmış olmaları ve karşılaştıkları stres faktörleri nedeniyle hafif taşikardik ve hipertansif olabilecekleridir. Hastayı gözlemlemek ve bu belirtilerin kendiliğinden düzelip düzelmeyeceğine bakmak gerekir. Ajitasyon, midriyazis, aritmi, peristaltizmde azalma, terleme gibi diğer toksidrom belirtilerine de bakıp değerlendirmek gerekmektedir.

Body packing potansiyel olarak ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Barsak obstrüksiyonu, perforasyonu, iskemisi olabilecek komplikasyonlar arasındadır. Body packing olgularında paketlerin yırtılması durumunda büyük miktarda uyuşturucu hızla kana karışarak ciddi zehirlenmelere yol açabilir. Yırtılma oranı genellikle kullanılan paketlerin kalitesine bağlıdır. Uyuşturucu paketlerinin barsak obstrüksiyonuna neden olması durumunda cerrahi müdahale gerekebilir. Body stuffing durumlarında paketlerin yırtılması veya sızdırması halinde de akut zehirlenme tablosu görülebilir. Bu durumda da hastalarda sempatomimetik veya opioid toksidromu belirtileri (paket içeriğine bağlı) görülebilir.

Body packing vakalarında tanı koymak için kullanılan altın standart yöntem kontrastsız abdominal bilgisayarlı tomografidir. Bu yöntemin vücutta bulunan uyuşturucu paketlerinin varlığını ve sayısını belirlemedeki duyarlılığı ve özgüllüğü %100 e yakındır. Diğer görüntüleme yöntemleri olan ultrasonografinin duyarlılığı ve özgüllüğü sırasıyla %91 ve %70 iken direk grafinin duyarlılığı %60-90 aralığındadır. Hastanın muayenesinde gastrointestinal komplikasyonlara yönelik şüphe varsa kontrastlı bilgisayarlı tomografi tanıdaki duyarlılığı arttıracaktır. Geleneksel X-ray ve ultrasonografi gibi yöntemlerin duyarlılık ve özgüllükleri bilgisayarlı tomografiye göre daha düşüktür ancak radyasyon almaması gereken hastalarda (pediyatrik, gebe) ultrasonografi kullanılabilir. MR gebe hastalar için bir seçenektir ancak bu kanıta dayalı tıptan ziyade uzman görüşü olarak ve olgu sunumlarında belirtilmiştir.

Yaklaşım-Tedavi

Vücut taşıyıcıları acil serviste üç klinik tablo ile karşımıza çıkabilir. Birincisi, toksisite veya abdominal komplikasyonu olmayan asemptomatik hastalardır. Bu grupta amaç, paketlerin parçalanmadan çık(arıl)masını sağlamak ve obstrüksiyona neden olmasını önlemektir. Çoğu uzman, irrigasyona başlamadan bir saat önce aktif kömür vererek veya kömürsüz tüm bağırsak irrigasyonunu önermektedir. Aktif kömür kullanımı, daha çok paketlerin yırtılma riski göz önüne alınarak önerilmektedir. Tüm asemptomatik hastalar, toksisite veya komplikasyon belirtilerini izlemek için acil serviste en az 6 saat gözlemlenmelidir. Tüm paketler atıldıktan sonra, herhangi bir paket olmadan iki bağırsak hareketi veya negatif bir radyolojik görüntüleme ile doğrulandıktan sonra taburcu edilebilirler. Asemptomatik bir hastada ameliyat için tek endikasyon midede piloru geçemeyen çok sayıda paket olmasıdır. Bu durumda, endoskopik veya laparoskopik yaklaşım paketlerin yırtılması ve ilacın salınması riskiyle sonuçlanabileceği için önerilen yaklaşım laparotomi olmaktadır. Ancak yine de midede çok fazla paketin bulunmadığı, perforasyonun riskinin ve paket içeriğinin dışarıya sızma ihtimalinin düşük olduğu hastalarda, paketler uygun endoskopik yöntemle dikkatli bir şekilde çıkarılabilir.

İkinci taşıyıcı grubu; gastrointestinal semptomları ve/veya abdominal komplikasyonları olanlardır. Bunlarda özefagus, mide veya barsakların obstrüksiyonu veya perforasyonu olabilir. Fiziksel muayene ile şüphelenilir, röntgen veya BT ile doğrulanır ve hasta ameliyathaneye alınır. Bu durumlarda acil servislerdeki rolümüz destek tedavisi ve acil cerrahi konsültasyon sağlamaktır.

Son hasta grubu, ilaç toksisitesi belirtileri gösterenlerdir. Bu grubun semptomları, hafif semptomlardan kardiyopulmoner arreste kadar değişebilen klinik tabloları içerir. Bu hasta grubunda, semptomlar uygun tedaviyle (opioid aşırı dozları için nalokson ve sempatomimetik ilaçlar için benzodiazepinler, soğutma ve gerekiyorsa nabız ve tansiyon kontrolü) ele alınmalı ve hızla acil cerrahi konsültasyon istenmelidir. Hafif ve geri döndürülebilir semptomlardan daha şiddetli herhangi bir toksisite için, cerrahi yaklaşım en güvenli tedavi olacaktır.

Benzer olgularla hiç karşılaşmamış acil hekimlerine örnek olgu olarak acil tıp servisimize polis eşliğinde başvuran bir vücut taşıyıcısından bahsedeceğiz. Uyuşturucu kaçakçısı olabileceği şüphesi olan 58 yaşında yabancı uyruklu erkek, vücudunda uyuşturucu paketlerinin olup olmadığının araştırılması, varsa çıkarılması istemi ile savcılık yazısıyla acil servisimize getirildi. Hastanın fizik muayenesinde batında hassasiyeti mevcuttu. Laboratuvar sonuçları normal olan hastanın kontrastlı batın bilgisayarlı tomografisinde çok sayıda yabancı cisim-olası paket görülüyordu.

Şekil 1.  birinci gün, iv kontrastlı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – mide içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Şekil 2.  birinci gün, iv kontrastlı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – barsak ansları içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Şekil 3.  birinci gün, iv kontraslı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – barsak ansları içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Şekil 4. üçüncü gün oral kontrastlı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – barsak ansları ve rektum içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Genel durumu iyi olan, cerrahi batın bulgusu veya toksidrom bulgusu olmayan hastanın yapılan rektal muayenesinde yabancı cisim mevcuttu ve manuel olarak rektumdan 3 adet uyuşturucu paketi çıkarıldı.

Şekil 5. rektumdan çıkarılan uyuşturucu paketi

Şekil 6. REKTUMDAN LAKSATİFLER YARDIMIYLA ÇIKARILAN UYUŞTURUCU PAKETLERİ

Tomografide, rektumdan çıkarılan paketlere benzeyen yabancı cisimlerin, mide ve barsaklarda oldukları teyid edildi. Endoskopik olarak mideden 16 adet paket daha çıkarıldı. Daha sonra tüm barsak irrigasyonuna başlandı. İlk gün 19 paket daha defekasyon yolu ile çıktı. Ağızdan beslenmesi kesilen hastada, 2. gün amilaz değerlerinde yükselme oldu ve 3. gün amilaz değeri 3300 U/L (referans aralık 28-100 U/L) ölçüldü. Fizik muayenesinde distansiyonu olan ve amilaz yüksekliği mevcut olan hastanın oral kontrastlı biligisayarlı tomografisinde ve bilier ultrasonografisinde intrahepatik safra kanallarında dilatasyon izlendi. Tüm barsak irrigasyonuna sekonder olduğu düşünülen amilaz yüksekliği saptanan hasta akut pankreatit açısından gastroenteroloji kliniği ile konsülte edildi. Hasta sıvı ve destek tedavi ile izlendi. Dördüncü günün sonunda bilgisayarlı tomografisinde yabancı cisim saptanmayan hastadan çıkarılan toplam 49 adet 6×1,5 cm silindirik paketler tutanakla emniyet güçlerine (her biri çıkar çıkmaz tespit edilip, kolluk kuvveti, acil hekimi ve hemşiresi tarafından düzenlenen tutanaklar ile) teslim edildi. Kontrol bilgisayarlı tomografisinde intrahepatik safra kanalları dilatasyonunda total regresyon gelişti. Amilaz değerleri gerileyen oral beslenmesi açılan hasta 6. gün sağlıklı olarak emniyet görevlilerine teslim edildi. Hastanın ilk dört gün tüm takibi acil kritik bakım alanında, son iki gün de yataklı gözlem alanında gerçekleşti. Hastanın takibinin diğer kliniklerce üstlenilmemesi (yatak sıkıntısı ve paket perforasyonu ihtimalinde toksidrom yönetimini üstlenmek istenmemesi nedenli) bir yana, hastadan paket adeti hakkında anamnez alınamaması ve halen kaç paket daha barsaklarda sorusunun cevabı belki de olgunun en zorlayıcı yanı idi. Radyoloji kliniği ile yabancı cisim adet sayımı ve artık yabancı cisim kalmadığının teyidi konusunda görüş ayrılığı yaşandığını da vurgulamak isteriz.

Sonuç olarak vücut paket taşıyıcıları çok farklı şekillerde acil servislere gelebilirler. Semptomatik hastalar kardiyopulmoner arrest dahil tüm toksidrom veya gastrointestinal semptomlar nedeni ile tesadüfen tanı alabilecekleri gibi, asemptomatik bir şekilde emniyet güçlerinin şüphesi üzerine de getirilebilirler. Bu hastaların acil serviste tanı almaları gerektiği kadar, ilgili klinikler olarak genel cerrahi, gastroenteroloji ve hatta yoğun bakımlar tarafından takip edilmelerinin gerektiği kanatindeyiz. Acil servis hekimi genel ABC ve güvenlik çemberi yaklaşımının yanısıra, adli olgu olmasından kaynaklı ekstra sorumluluk alacağı bu sıradışı hasta grubunun yönetimi konusunda donanımlı olmalıdır.

KAYNAKLAR

  1. Pinto A, Reginelli A, Pinto F, et al. Radiological and practical aspects of body packing. Br J Radiol. 2014;87(1036):20130500. doi:10.1259/bjr.20130500
  2. emDOCs.net – Emergency Medicine EducationBody Packers, Stuffers, and Pushers: Time Bombs in Our EDs – emDOCs.net – Emergency Medicine Education
  3. Şener K, Altuğ E, Hanoğlu ND, Eyüpoğlu G, Güven R. Diagnostic Parameters for Body Packers. KAFKAS TIP BİL DERG. Nisan 2023;13(1):51-56.
  4. Heymann-Maier L, Trueb L, Schmidt S, et al. Emergency department management of body packers and body stuffers. Swiss Med Wkly. 2017;147:w14499. Published 2017 Sep 12. doi:10.4414/smw.2017.14499
  5. Berger FH, Nieboer KH, Goh GS, Pinto A, Scaglione M. Body packing: a review of general background, clinical and imaging aspects. Radiol Med. 2015;120(1):118-132. doi:10.1007/s11547-014-0458-0
  6. Wong G, Lai K, Chung C. Management of Body Packers in the Emergency Department. Hong Kong Journal of Emergency Medicine. 2005;12(2):112-118. doi:10.1177/102490790501200203
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

            Uyuşturucu madde kullanımı, giderek artan bir halk sağlığı tehdidi oluşturmaya devam etmektedir. Küresel ve bölgesel düzeyde, uyuşturucu ticareti ve kullanımını izlemek amacıyla “Erken Uyarı Sistemleri” ve “izleme merkezleri” gibi kurumsal yapılar (yukarıda anıldı) geliştirilmiştir. Özellikle genç nüfus, bu tehlikeye karşı en hassas ve risk altında olan grup olarak izlenmekte ve düzenli olarak raporlanmaktadır. Her yıl Türkiye ve Avrupa Birliği ülkelerinde, Uyuşturucular ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (EMCDDA) tarafından yasa dışı maddelerin kullanımına ilişkin raporlar yayınlanmaktadır (2024 sonrası Avrupa Birliği Uyuşturucu Ajansı (EUDA) olarak yeniden yapılandı). Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) tarafından hazırlanan “Dünya Uyuşturucu Raporu (WDR)” ise küresel düzeyde uyuşturucu madde kullanımını ve bağımlılığın yaygınlığını ortaya koymaktadır. Bu yazımızda, bu kurumlar yanında Ulusal Zehir Danışma Merkezi’nin (UZEM) çoğu hastane ve acil servis bildirimlerine dayanan verileri, Ulusal Uyuşturucu Raporundaki kriminal verilere dayanan uyuşturucu kullanımına dair istatistikler ve sonuçta beklenecek toplum sağlığını ve bu konuda acil servisleri ilgilendiren riskler ele alınmaktadır.

            A. Uyuşturucu Kullanımına Dair İstatistikler:

1. Türkiye’deki uyuşturucu madde kullanımı:

– Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) verilerine göre, hastane ve acil servis kaynaklı uyuşturucu zehirlenmeleri 2018 yılında %2,84 (6.182 vaka) iken 2020’de yine %2,85 olarak kaydedilmiştir (dağınık veriler derlenerek sağlandı) (Şekil 1a ve 1b).

Şekil 1a: 2014-2020 UZEM Raporu: Türkiye’de uyuşturucu madde etkenleri ve yıllara göre bildirimi yapılan zehirlenme sayıları (2012;100 vaka)
Şekil 1b: UZEM 2014-2020 yıllarında danışılan MDMA(ekstazi) vakalarının yaş ve yıllara göre dağılımı

– UZEM verilerinde 0-5 yaş grubunda dahi bilinmeyen bağımlılık yapıcı kimyasallara maruziyet oranı %2,67 olarak tespit edilmiştir.

– Türkiye’deki Bağımlılık tedavi merkezlerinde 2023 yılında uyuşturucu bağımlılığı tedavisi gören 350 bin kişinin %2,1’i “kokain ve diğer stimulanlara bağımlılık” tanısı almış ve %0,7’si ekstazi (MDMA) kullanıcısı olarak kaydedilmiştir.

– Ulusal Uyuşturucu Raporu 2024: 2023 yılında Ekstazi şüpheli olay (kriminal olaylar, yakalanma, taşıma vs) sayısında 2022 yılana göre %37,2 oranında artış gerçekleştiği belirtilmektedir. Kök molekül olan metamfetamin ise 2022’ye göre 2023’de %60 yakalanma miktarında artış olsa da yakalanan olay sayısında %15 düşüş olduğu (daha iyi saklandıkları anlamına gelebilir) raporlanmıştır. Bu düşüşte, “yenilenen uyarıcılar” olarak: (NPS – New Psychoactive Substance), Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Sözleşmeleri kapsamında kontrole tabi olmayan ve kannabinoidler, katinonlar, triptaminler gibi çok farklı gruplarda sınıflandırılan uyuşturucu maddelerin payı vardır. Ülkemizin TUBİM (Türkiye Ulusal Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığını İzleme Merkezi) aracılığıyla üyesi olduğu EUDA Erken Uyarı Sisteminde 2024 yılı itibarıyla gözlediği NPS sayısı toplamda 971 olduğu belirtilmektedir. Bu maddelerin kaynağı ise daha çok Arap ülkeleri ve Yemen’dir.

2.Avrupada ve Küresel Uyuşturucu Kullanımı:

– 2015 yılında dünya nüfusunun %5’inin en az bir kez uyuşturucu madde kullandığı tespit edilmişti.

– WDR 2024 raporuna göre, 2022 itibariyle 288 milyon kişinin uyuşturucu kullandığı belirlenmiş     olup, bu oran dünya nüfusunun %5,6’sına denk gelmektedir. Uyuşturucu türlerine göre kullanımdaki dağılım:

  – Eroin: 60 milyon kullanıcı

  – Amfetamin ve benzeri uyarıcı maddelerin kullanımı: 30 milyon

  – Kokain: 23 milyon

  – MDMA (Ekstazi): 20 milyon kullanıcı olarak WDR raporlarında yer almaktadır.

  – Ömür boyu en az bir defa madde kullanım oranı %4,3 olarak belirlenmiştir.

            B. MDMA (Ekstazi) Kullanımı

Esrar piyasada hala en çok (4/5 oranında) kullanımı olan uyuşturucu olsa da MDMA ve NPS’ler hızla piyasada yer almaktadır. MDMA merkezi sinir sistemini uyarıcısı (3,4-metilendioksi-metamfetamin) olup halk arasında en çok “ekstazi” olarak bilinen sentetik bir maddedir. Avrupa ve Türkiye’de kullanım oranları hızlı bir artış göstermektedir: EUDA 2024 raporlamasında (Şekil 2),

Şekil 1b: UZEM 2014-2020 yıllarında danışılan MDMA(ekstazi) vakalarının yaş ve yıllara göre dağılımı

– 15-34 yaş arası nüfusun %2,2’lik bir kesimi (2,2 milyon kişi) MDMA kullandığı,

– 15-24 yaş arası nüfusun %2,3’lük bir kesimi (1,1 milyon kişi) MDMA kullandığı.

– 15-64 yaş arası nüfusun ise %1’i son bir yılda MDMA kullandığı raporlara girmiştir.

– Bu verilerin kaynağı, Avrupa’nın Norveç dahil birçok şehrinde atık su analizleri yapılarak, MDMA metabolitlerinin taranmasıyla gösterilen artışlar olarak kanıtlanmıştır.

– MDMA kullanıcılarının %75’i erkek cinsiyette olduğu, genellikle alkol ve diğer uyarıcılarla birlikte kullanıldığı tespit edilmiştir.

– 2022 yılında Türkiye’de sadece adli kuvvetlerce yakalanan MDMA; 5 milyon tablet olarak raporlanmıştır (Ulusal Uyuşturucu Raporu 2024).

– EUDA 2024 raporuna göre MDMA kaynağı başlıca Hollanda veya çevresinde yoğunlaşmaktadır (laboratuar ve hammadde kullanım sayıları fazla). MDMA tablet ve toz ürünlerindeki saflık ve miktarındaki azalmaya rağmen (140-167 mg MDMA ve ortalama saflığı %46- %100), etki gücünde tarihsel bir artış gözlenmektedir. Tartarik asit, metamfetaminin güçlü ve en çok aranan formunu üretimede kullanılmaktadır (“kristal meth” için kullanılan d-metamfetamin). Tüm psikoaktif tağşiş maddelerinin %44’ünde sentetik katinonlar, ayrıca kafein, pembe kokain yani ketamin, tusibi lakabıyla 2CB maddesi ve diğer halüsinojen maddeler de dahil 226 çeşit madde içerebilen tabletler yer almaktadır (Şekil 3,4). Toz ve tabletlerin yanında yenilebilir (şeker, jelatin, lolipop) ve daha yeni MDMA ürünlerinin, özellikle Belçika ve Çekya gibi bazı ülkelerde satışa sunulduğu bildirilmektedir. Türkiye’de de “jelibon” diye anılan ve ön plana çıkan MDMA ürünleri acil servis başvurularındaki hikayelerde tespit edilmiştir.

Şekil 3: Kullanıcılara MDMA olarak satılan ve 2023’te 12 Avrupa uyuşturucu kontrol servisinde test edilen örneklerde tespit edilen psikoaktif sahte ürünler
Şekil 4: MDMA ve içindeki uyarıcı etkiyi artıran diğer ek katkı maddeleri

            C. Sağlık Riskleri ve Ölümler

Sağlık Bakanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü 2024’deki kayıtlarında, maddeye özgün tedavi dağılımı içinde ekstazi %0.7, kokain %4, kannabinoid % 30 ama en çok metamfetamin %37.1 ile uyarıcı madde bağımlılığı raporlanmaktadır. 2023’de tedavi gören 350bin bağımlının “Kafein ve Diğer Stimulanlar Bağımlılığı” tanısı: ayaktan 7.329 (%2,1), yatarak ise 582 (%0.16) olgu tespit edildi. 2022 yılında Türkiye’de uyuşturucuya bağlı 246 ölüm kayıtlara geçmiştir ve bunların 46’sı (%18,7) MDMA etken olarak belirlenmiştir (Şekil 1a,1b, 2). Avrupa’da (28 ülke) MDMA kaynaklı ölümler, tüm uyuşturucuya bağlı ölümler içinde %5 oranındayken, Türkiye’de bu oranın %20’ye yakın olması endişe vericidir. Sağlık sorunları açısından MDMA, daha çok ölüm ve akut zehirlenme belirtileri ile raporlansa da bağımlılık tedavilerinde bildirimine az rastlanmaktadır.

            D. Sonuç ve Değerlendirme

1. Uyuşturucu madde kullanımı, özellikle MDMA gibi uyarıcı maddeler konusunda artan ölüm oranlarıyla ciddiyetini korumaktadır: Türkiye’de MDMA kullanımı ve ölüm oranları Avrupa’dakinden çok daha yüksektir, bu da bölgesel önem taşımaktadır.

2. EMCDDA (EUDA) ve UNODC gibi kurumsal yapılar, Erken Uyarı Sistemleri ile piyasadaki yeni trendleri izleyen merkezi yapılanmalar ile vakalardan alınan verileri (özellikle acil servis bazlı olarak) değerlendirmektedir. Türkiye uyuşturucuyla mücadele programı kapsamında 2006’da başlatılan anlaşma uyuşturucu kullanımına ilişkin veriler daha çok kriminal olaylara ve bağımlılık tedavi merkezlerine dayanmaktadır. Birkaç yıl tek merkezli olarak İzmir gibi büyük bir şehirdeki hastane acil servisi bazlı verileri üzerinden de bu kurumlara bilgilendirilme sağlansa  da, Türkiye’den acil servis bazlı düzenli veri akışı olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki gerçek kullanıcı sayısı EUDA raporlarındakine göre az görünmektedir.

3. Sağlık Bakanlığı ve UZEM, uyuşturucu tedavi merkezleri ve hastane acil servisleri bağımlılarla mücadelede görev alan sağlık ekibinin içinde yer almakta ve uyuşturucu madde çeşitliliğinin artması kadar, kullanıcı kitlesinin 7’den 70’e geniş yaş gruplarında olması nedeniyle, oldukça sık olarak bu vakalara hizmet vermektedir.

4. Ruhsatlı veya yasa dışı iki ya da daha fazla psikoaktif maddenin aynı anda veya arka arkaya kullanıldığı, hatta kullanıcıların satın almak istedikleri maddenin yanında, karışım hâlinde ya da onun yerine kullanılmak üzere, alıcının beklediği uyuşturucudan farklı bir ya da daha fazla uyuşturucu içeren maddelerin satılabildiği raporlarda yer almıştır. Bu durum bilinmeyen madde içeriği ve dozu nedeniyle söz konusu sağlık risklerini daha da artırmaktadır. MDMA için enjekte edilen formu şimdilik pek bulunmasa da laboratuarların yakın gelecekte yeni bir çeşidini geliştirebileceği varsayımı mümkündür. Acil serviste bu maddelere bağlı komplike vakaları ve ölümleri daha yüksek oranda göreceğimizin farkında olmalıyız.

Kaynaklar

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/mdma_tr

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/mdma_en#edr24-mdma-figure-5.1

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/drug-situation-in-europe-up-to-2024_tr

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/new-psychoactive-substances_tr#level-3-section1

https://hsgm.saglik.gov.tr/depo/Yayinlarimiz/Raporlar/Ulusal_Zehir_Danisma_Merkezi_UZEM_Raporlari_2014-2020_Yillarr.pdf

https://www.unodc.org/documents/data-and-analysis/WDR_2024/WDR24_Key_findings_and_conclusions.pdf

https://www.ajol.info/index.php/njcp/article/view/166488

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Dr. Öğr. Üyesi Vildan Özer, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Acil Tıp AD, KTÜ Tıbbi Toksikoloji Ünitesi Direktörü, Medical Toxicology Fellow at Emory University

Acil Tıp Uzmanı Dr. Özlem Bülbül, Giresun Devlet Hastanesi, Future Medical Toxicology Fellow at Emory University

YAZAR NOTU: Yazarlar makaleyi çevirirken çoğunlukla cümlenin tam karşılığını belirtmiş olsalar da cümlenin Türkçe çevirisinin anlamının bozuk olduğu durumlarda, daha anlaşılır bir Türkçe için çeviri değişikliği yapmışlardır. Ayrıca makalenin 2020 yılında yayınlanmış olması nedeniyle (The Crashing Toxicology Patient. Aaron Skolnik, Jessica Monas. Emerg Med Clin N Am. 38 (2020) 841–856, https://doi.org/10.1016/j.emc.2020.06.014), bazı toksikoloji bilgilerinde son 5 yıl içerisinde güncel değişiklikler olduğu görülmüştür.

Bu noktada yazarlar güncel bilgileri verebilmek için ilgili bölümlerde “YAZAR NOTU” başlığı altında en güncel ve en pratik bilgileri okuyucuya sunmayı hedeflemiştir. Yine makalenin yazarları ile karşı fikre düşülen durumlarda da bu başlık altında okuyucuya bilgi verilmesi hedeflenmiştir.

KRİTİK TOKSİKOLOJİ HASTASININ YÖNETİMİ

Anahtar Noktalar:

  1. Konvansiyonel antiepileptikler, ilaca bağlı nöbetleri veya status epileptikusu sonlandırmada tipik olarak inefektiftir.
  2. İlaçların sebep olduğu kardiyojenik şokun tedavisi, geleneksel şok tedavisinden farklıdır. Örneğin KKB ve Beta blokör gibi ilaçların zehirlenmelerine bağlı gelişen şok tedavisinde “hiperinsülinemik-öglisemik tedavi (HIET)” gibi antidotlar birinci basamak tedaviler arasında yer almaktadır.
  3. Zehirlenemeye bağlı gelişen ilaç kaynaklı ARDS, kardiyojenik şok veya kardiyak arrest durumunda, zehirlenmiş hastalara uygulanan ekstrakorporeal yaşam destek tedavileri (ECLS), ECLS’nin uygulandığı diğer endikasyonlara göre daha iyi bir sağ kalım oranına sahip olabilir. Bu nedenle zehirlenme ile başvuran ve ARDS, kardiyojenik şok veya kardiyak arrest gelişen hastalarda acil ECLS düşünülmelidir.
  4. İlaçlar ABD ve Avrupa’da akut KC yetmezliğinin önde gelen nedenidir. N-asetilsistein tedavisi, ilaç kaynaklı (Drug induced) karaciğer yetmezliğinden şüphelenilen tüm hastalara başlanmalı ve bu tür hastalar nakil yapabilen bir merkeze yönlendirilmelidir.
  5.  Pek çok kritik derecede zehirlenmiş hasta, geleneksel olarak renal replasman terapisi için bir endikasyona sahip olabilir. İlaç veya toksinin uzaklaştırılması isteniyorsa, intermittant (aralıklı) hemodiyaliz, CRRT gibi sürekli terapilere göre daha üstün bir ilaç klirensi sağlar.

GİRİŞ

Acil tıp hekimleri, ilaç ve toksin ilişkili acil servis başvurularının rutin yönetimi konusunda yetkindir. Son zamanlarda, zehirlenme ilişkili acil servis başvurularında artış gözlenmektedir. Bu artışa paralel olarak; hastaların hastanede kalış süreleri uzamakta, klinik tabloları daha karmaşık hale gelmekte, kaynak kullanımı artmakta ve hastaneye yatış olasılıkları artmaktadır. 2017 yılında, Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) tarafından ABD’de 75.354 zehirlenme ilişkili ölüm olgusu bildirilmiştir. Zehirlenme ile başvuran hastalar; genellikle hastalığın ilk birkaç saatinde en kritik dönemindedirler. Bu nedenle, acil tıp ve yoğun bakım uzmanları, kritik toksikoloji hastalarının tanısının konması ve bu hastaların tedavi yönetiminde birincil sorumluluğu taşımaktadırlar.  Bu hastaların yönetiminde hastaların acil resüsitasyonu ve stabilizasyonu öncelikli olup, tanısal testler ve spesifik antidot uygulamaları ikincil öneme sahiptir.

NÖROLOJİK TOKSİSİTE

Nöbet ve Status Epileptikus:

İlaç kaynaklı nöbetler yaygın olarak görülmektedir. Bazı vaka serilerinde, status epileptikus vakalarının %9’unun ve yeni başlangıçlı nöbetlerin %6’sının nedeninin ilaç kaynaklı nöbetler olduğu bildirilmiştir. İlaç kaynaklı nöbetlerde status epileptikus gelişme riski daha yüksek olup vakaların %10 kadarı karmaşık hale gelebilir. İlaç kaynaklı nöbetler, ilaç ilişkisiz nöbetlerle karşılaştırıldığında; ilaç kaynaklı nöbetlerin, hipoksi, hiperkapni, rabdomiyoliz, metabolik asidoz, laktat artışı, aşırı metabolik ihtiyaca bağlı beyin hasarı gibi komplikasyonlarla daha sık ilişkili olduğu ve mortalite riskinin daha yüksek olduğu gösterilmiştir.  Çoğu epilepsinin aksine, ilaç kaynaklı nöbetler genellikle yaygın bir beyin süreci olarak başlar ve sıklıkla inhibitör (gama-aminobütirik asit [GABA]) ve eksitatör (asetilkolin, glutamat, dopamin, norepinefrin ve serotonin) nörotransmitterlerin dengesinin bozulmasından kaynaklanır. Bu durum, GABAA reseptör antagonizması veya modülasyonu, GABAA veya GABABagonistlerinin kronik kullanımının kesilmesi, çekilmesi ya da aşırı eksitatör iletim ile ilişkili olabilir (Tablo 1). Bu nedenle, geleneksel antiepileptik ilaçlardan olan fenitoin, bu nöbetleri sonlandırmada genellikle etkisizdir.

İlaç kaynaklı nöbetlerin tedavisinde, öncelikle hasta hızla stabilize edilmeli ve SSS’deki inhibisyon-eksitasyon dengesinde eksitasyon yönüne kayan dengenin, inhibisyon ayağını artırarak denge yeniden sağlanmalıdır. Hastanın hava yolu değerlendirilmeli ve havayolu güvenliği sağlanmalı, parmak ucu kan şekeri, sodyum düzeyleri ölçülmeli veya bu testler yapılamıyorsa ampirik olarak dekstroz uygulanmalıdır. Hipotansiyon gelişen hastalarda, dengeli kristaloid solüsyonların ampirik uygulanması veya sıvıya yanıt vermeyen olgularda vazopressör kullanımı önerilir. Vücut core sıcaklığı ölçülmeli ve hipertermi saptanması durumunda aktif soğutma yöntemleri uygulanmalıdır. İlaç kaynaklı nöbetlerin tedavisinde birinci basamak ajanlarGABAA agonistleri ve benzodiazepinlerdir (Tablo 2). İzoniazid veya hidrazin (örneğin, Gyromitra esculenta [yanlış kuzugöbeği] mantarı zehirlenmesi) zehirlenmesinden şüpheleniliyorsa, piridoksin uygulanmalıdır. Eğer hasta status epileptikusdurumunda kalırsa, epilepsi tedavisinde kullanılan ikinci basamak ajanlara geçilmelidir. İkinci basamak ajanlar arasında fenobarbital, yüksek doz midazolam infüzyonu ve propofol yer almaktadır. Status epileptikus yönetiminde, burst supresyon sağlamak için gereken propofol dozu, yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) sedasyon amacıyla kullanılan dozlardan daha yüksektir. Ketaminin umut vadeden etkileri olmasına rağmen, randomize kontrollü çalışmaların eksikliği nedeniyle tedavi algoritmasında rutin olarak önerilmemektedir.

Tablo 1: Zehirlenme ilişkili Nöbetler.

MEKANİZMANeden olan ajanlar
GABAA reseptör antagonizması veya modülasyonuFlumazenilCiprofloksasinKlozapinCicutoksin
GABAA veya GABAB agonistlerinin kronik kullanımının kesilmesi, çekilmesiEtanolBenzodiazepinlerBarbitüratlarBaklofenGama Hidroksibütirat (GHB)Gama Bütirolakton (GBL)
Aşırı eksitatör iletimSempatomimetiklerSeratonin sendromuMonoamin oksidaz inhibitörleri
GABA üretimi inhibisyonuİzoniazidHidrazinGyromitra türü mantarlar
Adenozin antagonizmasıKarbamazepinKafeinTeofilin
Tablo 2: İlaç ilişkili nöbetlerin tedavisi.
Başlangıç StabilizasyonuDestekleyici bakım sağla Havayolu yönetimiHipotansiyon yönetimiDengeli Kristaloid mayi verSıvı yanıtı yoksa Vazopressör başlaHipertermiyi kontrol et ve yönet   Parmak ucu kan şekeri ve bazal metabolik değerleri görüntüleAmpirik 25 gram IV dekstroz ver (Eğer bu tetkikleri yapamıyorsan)  
Birinci Basamak TedaviBirinci basamak ajanları uygulaBenzodiazepinlerLorazepam, 4 mg, IV, her 4-5 dk’da bir veyaMidazolam, 5 mg, IMİzoniazid veya hidrazin zehirlenmesi şüphesi varsaPiridoksinYutulan izoniazid gramajına göre verilecek doz hesaplanabilir ya da 25 mg/kg, IV, 15-30 dk içinde (Max: 5 gr)
İkinci Basamak TedaviHenüz yapılmadıysa havayolu güvenliğini sağlaİkinci basamak ajanları uygulaFenobarbital IV veyaYüksek doz Midazolam veyaPropofol, 80 mcg/kg/dk
Tanısal DeğerlendirmeSerum APAP ve Salisilat düzeyi, idrar toksikoloji paneli gönderEğer endikeyse antiepileptik ilaç düzeyi gönderBeyin BT planlaStatus epileptikus, uzamış postiktal durum veya kafa travması mevcutsaSürekli EEG monitörizasyonunu düşünStatus epileptikus mevcutsa  
Yatış/Taburculuk PlanlamasıYoğun bakım yatışı

Tanısal Değerlendirme: Nörotoksisite

Epilepsi tanısı olan hastalar, ilaçlarını reçete edildiği şekilde alırken bile ilaç kaynaklı nöbet geçirebilirler. Ayrıca, karbamazepin gibi bazı antiepileptik ilaçlar, supraterapötik dozlarda nöbete sebep olabilirler. Antiepileptik ilaç maruziyeti olan hastalarda ilaç düzeyleri mutlaka değerlendirilmelidir. İdrar toksikolojisi veya serumda ilaç taraması genellikle sınırlı bir tanısal değere sahiptir; ancak, sonuçların pozitif olması diğer tetkiklerin negatif olması durumunda, idrar toksikolojisi veya serumda ilaç taramasında elde edilen pozitif sonuçlar tanıya yardımcı olabilir. Asetaminofen ve salisilat gibi sık kullanılan toksinlerin kan düzeyleri ölçülmelidir, zira salisilatlar fatal nörotoksisiteye yol açabilir.Status epileptikus, uzamış postiktal dönem, kafa travması açısından öykü veya fizik muayene bulguları bulunan hastalarda kontrastsız beyin bilgisayarlı tomografi (BT) tetkiki gereklidir. Endotrakeal entübasyon sırasında nöromüsküler blokör kullanılmış olsa dahi, status epileptikus tablosu ile başvuran tüm hastalarda sürekli elektroensefalografi (EEG) monitörizasyonu yapılmalıdır, çünkü tedavi edilen jeneralize konvülsif status epileptikus olgularının %14’ü nonkonvülsif status epileptikusa dönüşebilir. İlaç kaynaklı status epileptikus veya karmaşık nöbet geçiren tüm hastalar yoğun bakım ünitesine yatırılmalıdır.

SOLUNUM YETMEZLİĞİ

Çok sayıda ilaç, çeşitli mekanizmalarla akut solunum yetmezliğine neden olabilir. Birçok SSS depresanı, santral hipoventilasyona yol açarak solunum yetmezliğine katkıda bulunur. Günümüzde, opioidler acil tıp hekimleri tarafından en sık karşılaşılan ilaç kaynaklı solunum yetmezliği nedenlerinden biri olarak sayılmaktadır. Hipoventilasyonu olan bir hastada opioid intoksikasyonu ayırıcı tanıda yer alıyorsa, naloksan uygulanmalıdır.Naloksan genel olarak güvenli bir ajan olmakla birlikte, nadiren ciddi pulmoner ve kardiyak komplikasyonlara yol açabilir. Bu komplikasyonlar, akut opioid antagonizmasına bağlı katekolamin seviyelerindeki hızlı artış ile ilişkili olabilir ve başlangıç (>0,4 mg) ve toplam (>4,4 mg) doz arttıkça insidansının arttığı görülmektedir. Bununla birlikte, fentanil analogları veya diğer sentetik opioidlerin neden olduğu doz aşımını tersine çevirebilmek için birden fazla nalokson uygulaması ve yüksek başlangıç dozları gerekebilir. Sedatif ajanların büyük bir kısmı da hiperkapnik solunum yetmezliğini indükleyebilir veya hava yolu koruyucu reflekslerin kaybına neden olabilir.

Organofosfatlı pestisitler veya sinir ajanları gibi nöromüsküler güçsüzlüğe sebep olan toksinler, hipoventilasyona, solunum sistemindeki sekresyonların temizlenmesinde yetersizliğe ve solunum arrestine neden olabilir. Ayrıca, bazı ilaçların (örneğin, salisilatlar, kalsiyum kanal blokerleri) yüksek dozda alımı akut respiratuar distres sendromuna (ARDS) yol açabilir. Kardiyojenik (örneğin, beta blokerler, kokain) ve nörojenik (örneğin, nalokson) pulmoner ödem de ilaçların sebep olduğu iyi tanımlanmış klinik tablolardandır.

Solunum yetmezliğinin tüm nedenleri öncelikle endotrakeal entübasyon ve akciğer koruyucu mekanik ventilasyon stratejileriyle destekleyici olarak yönetilmelidir. Toksikoloji hastalarında uzamış immobilizasyona bağlı komplikasyonlar yaygın olup akut böbrek hasarı sık görüldüğünden, hızlı seri entübasyon (RSI) için nondepolarizan nöromüsküler blokerlerin tercih edilmesi önerilmektedir. Refrakter hipoksemik veya hiperkapnik solunum yetmezliği vakalarında, venovenöz ekstrakorporeal membran oksijenasyonu (V-V ECMO) ile yüksek sağkalım oranları bildirilmiştir.

KARDİYOVASKÜLER TOKSİSİTE

İlaç Kaynaklı Taşikardi ve Malign Aritmiler:

Sempatomimetik veya antikolinerjik zehirlenmeler sinüs taşikardisine neden olabilir. Klasik olarak bu iki tablo, antikolinerjik hastalarda mukozalarda ve aksillada (koltuk altında) kuruluk varlığı ile ayırt edilir. Periferik vazodilatasyona yanıt olarak gelişen refleks taşikardi nadir görülmekle birlikte, dihidropiridin grubu kalsiyum kanal blokerleri ile oluşan zehirlenmeler bu durumun istisnasıdır. Birçok ilaç, malign taşidisritmi riskini artırabilir. Sodyum kanal blokajına bağlı QRS genişlemesi, potasyum akışının blokajına bağlı QTc uzaması ve torsades de pointes gelişimi, sempatomimetik aktivite sonucu miyokard uyarılabilirliğinde artış ve miyokardın endojen katekolaminlere duyarlılığının artması gibi nedenler taşidisritminin yaygın mekanizmaları arasında yer almaktadır. Zehir danışma merkezinin retrospektif verilerine dayanan bir incelemede, taşidisritmi ile ilişkili ajanlar Tablo 3’te sunulmuştur. Bilinmeyen bir nedene bağlı nabızsız disritmi gelişen hastalarda, ilk tedavi yaklaşımı Spontan Dolaşımı Geri Döndürme (Return of Spontaneous Circulation, ROSC) amacıylaİleri Kardiyak Yaşam Desteği (Advanced Cardiac Life Support, ACLS) protokollerine uygun şekilde yürütülmelidir.

Tablo 3: Zehirlenme ilişkili disritmiler.

KARDİYAK DÜZENSİZLİKNeden olan ajanlar
Sinüs TaşikardisiSempatomimetiklerAntikolinerjikler
Geniş QRS kompleksli TaşikardiTCAStimülanlar (Kokain)DifenhidraminSitalopramPropoksifenBupropiyonLityumLamotrijinAntiaritmikler
Torsades de pointesSiklik antidepresanlarMetadonAntipsikotiklerAntiaritmikler
Bradikardi / AV BlokKKBBeta BlokörlerKardiyak glikozitler (örneğin digoksin)Organofosfat veya Karbamatlar (örneğin Sinir ajanları, Malathion, Pridostigmin)Santral α-2 agonistleri (Klonidin, Guanfasin)

İlaç Kaynaklı Bradikardi:

Farklı derecelerde atriyoventriküler iletim bloklarını içeren ilaç kaynaklı bradikardi, çeşitli ilaç gruplarına bağlı olarak gelişebilir. En sık ölümle sonuçlanan kardiyak ilaç zehirlenmelerinin başlıca sorumluları kalsiyum kanal antagonistleri ve beta-adrenerjik antagonistlerdir. Diyabetik olmayan hastalarda hipotansiyon ve bradikardi ile birlikte belirgin hiperglisemi varlığı, kalsiyum kanal blokeri zehirlenmesini düşündürmelidir.Bradikardiye neden olduğu bilinen ajanlar Tablo 3’te sunulmuştur. İlaç kaynaklı oluşan semptomatik bradikardi, İleri Kardiyak Yaşam Desteği protokollerine göre yönetilir ve atropine yanıt verebilir. İntravenöz (IV) bolus veya infüzyon yoluyla uygulanan kalsiyum, inotropiyi ve kan basıncını artırabilir, ancak hayvan modellerinde bradikardi üzerine etkili olmadığı gösterilmiştir; insan olgularında ise sonuçlar değişkenlik göstermektedir. Toksikolojik vakalardaki bradikardi tedavisinde transkütan ve transvenöz kardiyak pacemaker uygulamaları denenmiş olsa da elektriksel capture’ın her zaman güvenilir olmadığı bildirilmiştir.Önemli disritmi, hiperkalemi (>6 mmol/L) veya hemodinamik instabilitesi olan vakalarda kardiyak glikozit zehirlenmesi düşünülüyor veya biliniyorsa, digoksin Fab fragmanları Tablo 4’te belirtilen şekilde uygulanabilir.

Sodyum Bikarbonat

İlaçlara bağlı sodyum kanal blokajı ve buna bağlı gelişen geniş kompleks taşikardi, birçok farklı ajanla ilişkilendirilmiştir(bkz. Tablo 3). Bu durumda kullanılacak birinci basamak antidot sodyum bikarbonattır, ancak sodyum bikarbonatın bu blokajı nasıl tersine çevirdiği tam olarak anlaşılamamıştır. Geleneksel olarak, sodyum bikarbonat tedavisine başlama eşiği QRS süresine göre belirlenmiş olsa da tedaviye başlama noktasında görüş birliği tam olarak sağlanamamıştır. Normal QRS süresi genellikle 80 ila 100 milisaniye (ms) arasında değiştiğinden, ilaç kaynaklı olduğundan şüphelenilen geniş kompleks taşikardi vakalarında, QRS süresi 120 milisaniyeden uzun ise sodyum bikarbonat uygulanması ve ardından hızla yeni EKG çekilerek QRS süresinde daralma meydana gelip gelmediğinin izlenmesi önerilir. Eğer QRS süresinde daralma gözlenirse, kan pH’ını 7.45–7.55 aralığında tutacak şekilde sodyum bikarbonat infüzyonu devam ettirilmelidir.Hastalardan, pH kontrolü için seri arter kan gazı ölçümleri alınmalıdır. Sodyum bikarbonat tedavisinin en bilinen ve beklenen komplikasyonu hipokalemidir. Hipokalemi, alkalozu telafi etmek için potasyum iyonlarının hücre içine, hidrojen iyonlarınınsa hücre dışına kayması nedeniyle oluşur. Bu komplikasyon potasyum replasmanı ve seri elektrolit ölçüm takipleri yapılarak tedavi edilebilir. 

YAZAR NOTU: Sodyum bikarbonat tedavisine başlama eşiği konusunda her ne kadar ortak bir karar birliğine henüz varılmamış olsa da QRS süresinin eşiği belirlenirken literatürdeki çalışmalardan elde edilen bilgiler göz önünde bulundurulmaktadır. Bu raporlardan en çarpıcı olanı Boenhart ve Lovejoy tarafından yapılan çalışmadır. Bu çalışmada, QRS genişliği 100 ms’den büyük olan hastalarda nöbet insidansının %33 olduğu bulunmuştur. Ek olarak, QRS süresi 160 ms’den büyük olan hastalarda disritmi insidansı %50 bulunmuştur. Ancak, hiçbir hastada sırasıyla bu eşiklerin altında nöbet veya disritmi görülmemiştir. Bu sebeple güncel tıp pratiğinde QRS süresi 120 ms’yi aştığı zaman değil, 100ms’yi aştığı anda sodyum bikarbonat tedavisine başlanması, hastaların nöbet dahil hiçbir komplikasyonla karşılaşmaması için daha mantıklı görülmektedir. Elde edilen verilerden yola çıkarak hastaların QRS genişliğinin sebep olabileceği en az komplikasyonla karşılaşmaları için en güvenli sınırda kalmak tercih edilmektedir. Tüm bu sebeplerden dolayı normal bir hastada QRS süresinin 120 ms’yi aşması patolojik olarak kabul edilirken, toksikoloji hastalarında QRS süresinin 100 ms’yi aşması patolojik kabul edilir ve sodyum bikarbonat tedavisine başlanması için eşik değer olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden yazar, çevrilen bu makalede önerilenden farklı bir QRS süresi eşik değerini önermektedir. Bunun dışında, başlanan sodyum bikarbonat infüzyonuna ne kadar süre devam edilmesi gerektiği konusunda da bir fikir birliğine varılmamıştır. Literatürde infüzyonun 24 saat devam etmesi gerektiğini belirten yazılar bulunmakla beraber genel uygulama hastanın en az 6 saat infüzyon alması ve infüzyon bitiminden sonra en az 24 saat monitörize şekilde takip edilmesidir (referans A).

Lipid Emülsiyon

İntravenöz lipid emülsiyonu (ILE) ilk olarak lokal anestezik toksisitesinin tedavisinde kullanılmıştır. Konsantre lipid solüsyonlarının (genellikle %20’lik çözelti) büyük miktarlarda uygulanması, hayvan modellerinde ve insan olgu bildirimlerinde lokal anesteziklerin kardiyovasküler toksisitesini tersine çevirmiştir. Daha sonra, ILE’nin trisiklik antidepresanlar, kalsiyum kanal blokerleri ve beta blokerler de dahil olmak üzere birçok farklı ilaç doz aşımında kurtarma tedavisi olarak kullanıldığı bildirilmiştir.Lipid emülsiyonunun hemodinami üzerindeki olumlu etkileri için çeşitli mekanizmalar öne sürülmüştür:

  • Lipit havuzu (“lipid sink”) hipotezi, lipofilik ilaçların bu faza tercihli olarak dağılmasını sağlar. (Lipofilik ilaçların intravenöz olarak verilen lipid havuzuna hapsedilerek dolaşımdan uzaklaştırılmasını öne süren bir mekanizmadır)
  • Kasılma fonksiyonu bozulmuş miyokard dokusu için serbest yağ asidi kaynağı sağlayarak kalp metabolizmasını destekler.
  • Endotelyal nitrik oksit sentazın inhibisyonu yoluyla vazodilatasyonu azaltabilir.

İlaç aşırı dozu olan hastalarda ILE kullanımı yanında hayatı tehdit etmeyen doz aşımı vakalarında da ILE kapsamının genişletilebileceği söyleniyor olsa da yakın zamanda yapılan sistematik bir derlemede hayatı tehdit etmeyen doz aşımı vakalarındaki ILE etkinliğinin heterojen olduğu bildirilmiştir.Bununla birlikte, ILE tedavisi ile ilişkili birçok komplikasyon bildirilmiştir: Bunlar aşağıda listelenmiştir:

  • Lipemiye bağlı hatalı laboratuvar test sonuçları
  • Akut böbrek hasarı
  • Kardiyak arrest
  • Ventilasyon/perfüzyon uyumsuzluğu
  • ARDS
  • Venöz tromboemboli
  • Hipersensitivite reaksiyonları
  • Yağ embolisi veya lipid aşırı yüklenme sendromu
  • Pankreatit
  • Alerjik reaksiyonlar
  • Artmış enfeksiyon duyarlılığı

Venoarteriyel ekstrakorporeal membran oksijenasyonu (VA-ECMO) uygulanan hastalarda, lipid emülsiyonunun ECMO devresinde aglütinasyon (tortu) oluşumuna, ECMO devresinde kullanılan akış musluklarının kırılıp çatlanmasına, ECMO devresinde bulunan oksijenatör yağ emülsiyon filtrelerinin tıkanmasına ve ECMO devrelerinde pıhtı oluşumuna sebep olduğu ve/veya bunların insidansında artışa neden olduğu bildirilmiştir. The American Academy of Clinical Toxicology’nin kanıta dayalı önerileri, ILE’nin bupivakain toksisitesine bağlı kardiyak arrest tedavisinde kullanılmasını desteklemekte, ancak diğer çoğu zehirlenme için ilk basamak tedavi olarak kullanılmasını önermemektedir. Alternatif tedaviler başarısız olduğunda, bupivakain toksisitesinde ILE kullanımı önerilmekte; diğer lokal anestezikler, amitriptilin ve bupropion toksisitelerinde ise kullanımı sadece tavsiye edilmektedir. Diğer toksinler için ise öneriler tarafsız kalmaktadır. İleri tedavi seçeneklerinin (örneğin mekanik dolaşım desteği) hızla erişilebilir olmadığı durumlarda ve diğer antidotal tedavilerin başarısız olduğu ilaç kaynaklı kardiyak arrest vakalarında lipid emülsiyonu bir tedavi seçeneği olarak düşünülebilir.

Tablo 4: Sık kullanılan antidotların dozları.
ANTİDOTENDİKASYONBOLUSİNFÜZYON
İntravenöz NACAsetaminofen zehirlenmesi (nomograma göre 4. Saat APAP düzeyi eşik değerin üzerinde ise)Akut KC yetmezliği150 mg/kg 1 saatte yükleme dozu, ardından:12,5 mg/kg/h 4 saat boyunca, ardından 6,25 mg/kg/h 16 saat boyunca IV infüzyon.
YAZAR NOTU: Parasetamol zehirlenmelerinde kullanılan IV NAC protokolü farklı dozlardaki NAC infüzyonunun 3 farklı torbada verilmesi ve toplamda 21 saatlik bir infüzyon esasına dayanır. Ancak yeni çalışmalar daha az yan etki profiline sahip olması ve 3 torba rejimiyle aynı etkinlikte hepatotoksisiteden koruması nedeniyle 2 torba rejimini önermektedir. Yeni güncellenen rejime göre 2 torba NAC protokolü: yükleme dozu olmadan 200 mg/kg 4 saatte infüzyon (birinci torba), sonrasında 100 mg/kg 16 saatte infüzyon (ikinci torba), toplamda 20 saatlik IV infüzyon şeklindedir (referans B). 
GlukagonMiyokardiyal disfonksiyon gelişen Beta Blokör toksisitesi50-150 mcg/kg, 10 mg’a kadar IVYanıt alınan dozda infüzyona başlanmalıdır.Örneğinetkili bolus dozu 5 mg ise, ardından 5 mg/h hızında infüzyon başlanmalıdır.
YAZAR NOTU: Beta bloker toksisitesinde intravenöz (IV) glukagon uygulaması önerilen bir tedavi yaklaşımıdır. Türkiye’de mevcut olan glukagon preparatları intramüsküler (IM), intravenöz (IV) ve subkutan (SC) kullanım için onaylı olsa da, üretici firma tarafından IV infüzyon şeklindeki kullanımı önerilmemektedir. Bu durumun temel sebebi, IV infüzyonla ilişkili olarak, steroid tedavisine direnç gösteren nekrotik migratuar eritem gibi ciddi komplikasyon riskinin bulunmasıdır. Tedaviye IM yolla başlanması durumunda önerilen doz 5-10 mg’dır; ancak bu uygulama yönteminde glukagonun emilimi daha yavaş olduğundan (5-30 dakika), klinik yanıtta gecikme veya yetersizlik olabilir ve tekrarlayan dozlara ihtiyaç duyulabilir. Bu nedenle, klinik durumun ciddiyeti göz önünde bulundurularak, tedaviye IV puşe şeklinde başlanması ya da IM uygulama sonrası yeterli klinik yanıt alınamadığında IV puşe ile devam edilmesi uygun olacaktır. Ancak IV infüzyon uygulamasından yukarıda belirtilen komplikasyon riski nedeniyle kaçınılması önemlidir.
İnsülinMiyokardiyal disfonksiyon gelişen KKB veya Beta Blokör toksisitesi1 U/kg IV bolus, ardından:1-2 U/kg/h, her 15 dk’da bir titre edilir, maksimum infüzyon hızı 10 U/kg/h.
YAZAR NOTU: Ciddi KKB ve BB toksisitesinde HIET kullanımı en etkin tedavilerden biri olarak kabul edilmektedir ancak HIET tedavisine başlamadan önce hastanın klinik durumunun stabil olduğu dönemde yatak başı EKO ile hastanın bazal EF değeri hesaplanmalıdır. Hastanın klinik durumu bozulup HIET başlama endikasyonları doğduğu sırada EKO tekrarlanmalı ve EF’de düşme olup olmadığına bakılmalıdır zira HIET tedavisinin en etkili olduğu durum, BB ve KKB toksisitesine bağlı kardiyak EF’de bozulma durumudur.
Sodyum BikarbonatGeniş QRS’li disritmi (QRS>120 msn)Üriner alkalinizasyon1-2 mEq/kg %8,4 Sodyum bikarbonat IV bolus150 mEq/L sodyum bikarbonat, 1 litre %5 dekstroz içerisindeveya8.4% sodyum bikarbonat çözeltisi (1 mEq/mL) kullanılarak hazırlanabilir.
YAZAR NOTU: Sodyum kanal blokajına sebep olan ajanlara bağlı gelişen toksisitede blokajı çözmek için başlama sınırı QRS>100ms olmalıdır. Verilmesi gereken doz hesabı genellikle karışık olsa da pratik olarak hastanın kilosuna denk mEq dozunda sodyum bikarbonatı başlangıç bolus dozu olarak vermek en pratik yaklaşımdır. Örnek verecek olursak: 70 kg bir hastanın çekilen EKG’sinde sodyum kanal blokajı bulguları saptanan ve QRS 160 ms olan bir hastada bolus doz miktarı, 70 kg hasta için eşdeğer doz 70 mEq NaHCO3 olmalı, o da 7 ampul NaHCO3 eşdeğeri olup, hastaya bu doz uygulanmalı ve akabinde EKG çekilerek QRS’te daralma olup olmadığı izlenmelidir. QRS’te daralma yoksa doz tekrarlanmalı, daralma görüldüğü anda da infüzyon dozuna geçilmelidir. Hedef, QRS’te daralma olmasıdır, QRS’in normal aralığa dönmesi değildir. Yani QRS 160 ms iken 140 ms olmuşsa hedef etkiye ulaşılmış kabul edilir ve QRS < 100 ms olması beklenmeden infüzyon dozuna geçilir. İnfüzyon dozunun pratik hesabı da hastaya verilen IV bolus dozunun yarısıdır. Bu hasta örneğinde 7 ampul IV bolus yapıldıysa, infüzyon dozu bunun yarısı yani 3,5 ampul/saat dozunda olmalı ve en az 6 saat süreyle bu infüzyona devam edilmelidir. İnfüzyon bitiminde ise hastanın en az 24 saat monitörize biçimde ve aralıklı EKG çekilerek sodyum kanal blokajı bulguları açısından takip edilmesi gerekmektedir (referans A).
Digoksin FabDigoksin veya kardiyak glikozit zehirlenmesi durumundaHayatı tehdit edici disritmiHemodinamik unstabiliteHiperkalemi > 5 meq/LKardiyak arrestin yakın olduğu durumlarda başlangıçta ampirik olarak 400 mg (10 vial) uygulanabilir; diğer durumlarda ise 80 mg (2 vial) dozunda verilebilir.Altta yatan kalp hastalığı nedeniyle kardiyak bozulma riski taşıyan hastalarda yarım molar geri dönüşüm düşünülebilir.
YAZAR NOTU: Digoksin zehirlenmelerine bağlı hayatı tehdit eden durumlarda DijiFab endike olsa da belirtilen dozları bulmak pek mümkün olmamaktadır. Zira DijiFab hem pahalı bir antidottur hem de gelişmiş ülkelerde bile kullanımı ciddi hastane maliyetlerine sebep olmaktadır. Bu yüzden son yıllarda DijiFab dozlarının modifiye edilmesi gündeme gelmiştir. İki yıl önce yayınlanan Avrupa kılavuzu ve iki ay önce yayınlanan Amerika kılavuzu bu sorunları gündeme almış ve DijiFab dozlarını güncellemiştir. Çevrilen bu makale 2020 yılında yayınlanmıştır.  Bu sebeple yazar bu tabloda belirtilen dozları güncelleme ihtiyacı hissetmiştir. Yeni kılavuzlara göre kardiyak arrest durumunda serum digoksin düzeyini (SDD) beklemeden 10 değil ampirik olarak 5 vial DijiFab IV bolus dozu ile başlanıp 30 dk beklendikten sonra gerekirse doz tekrarı yapılması önerilmektedir. Kardiyak arrest olmaksızın hayatı tehdit eden ciddi zehirlenme durumlarında da yine SDD beklemeden ampirik olarak (hayatı tehdit eden aritmi, ciddi hipotansiyon vb.) 1-2 vial en az 30 dk olacak şekilde infüzyon (bolus değil) olarak verilip yine gereken durumda doz tekrarı yapılması önerilmektedir. Akut ve kronik digoksin toksisitesinde serum K seviyesine göre DijiFab başlama endikasyon eşik değeri hala net olarak bilinmemektedir, Kaynaklarda serum K seviyesi 5, 6 ve 6,5 olduğu durumlarda başlanması önerilse bile, şu an için SDD’yi beklemeden serum K>6 olduğu durumda DijiFab başlamak en mantıklı öneri olarak kabul edilebilir. Kardiyak arrest olmayan ve ciddi toksisite bulguları olmayan hastalarda ise önce SDD görülmesi ve buna göre kaç vial DijiFab verileceğine karar verilmesi önerilmektedir. Ayrıca son Avrupa kılavuzu SDD kullanılarak hesaplanan formülü de değiştirmiştir. Buna göre; yeni formül: SDD*hastanın kilosu (kg)*0,005=verilecek DijiFab vial sayısı. Bu formülden çıkan vial sayısının ise önce yarısının infüzyonla verilip, hastanın cevabına göre doz tekrarı denenebilir (referans C,D).
Lorazepamİlaç ilişkili status epileptikus (first-line tedavi)Nöbetler azalana kadar her 4-5 dk’da bir 4 mg IV 
YAZAR NOTU: Türkiye’de IV Lorazepam bulunmadığı için, ilaç ilişkili nöbetlerde IV Midazolam veya IV Diazepam başlanması önerilmektedir. Dozlar: Midazolam, 0.05–0,1 mg/kg IV, eğer IV yol sağlanamadıysa 0.1–0,2 mg/kg IM. Diazepam, 0.1–0,2 mg/kg IV.
Piridoksinİzoniazid zehirlenmesiHidrazin zehirlenmesiGyromitra cinsi mantar zehirlenmeleriİnatçı ilaç ilişkili nöbet varlığıİzoniazid alım miktarına eşdeğer gram cinsinden dozda uygulanmalıdırveyaerişkin hastalarda maksimum 5 g olacak şekilde, 25 mg/kg IV olarak 15-30 dk içinde verilebilir. 
Propofolİlaç ilişkili status epileptikus EEG’de burst supresyon sağlamak için propofol titrasyonu gereklidir (Genellikle>80 mcg/kg/dk).
NaloksanOpioid zehirlenmesiOksijenasyon ve ventilasyonun desteklendiği hastane ortamlarında, 0,04 mg IV dozunda her 1-2 dakikada bir titre edilerek solunum hızının >10/dk olması sağlanabilir; bu yaklaşım, ani yoksunluk sendromunu önleyebilir.IV erişim sağlanamadığında, 0.4–2 mg IM veya 4 mg intranazal olarak uygulanabilir.Başlangıç dozu etkisiz kalırsa tekrarlanabilir. Yeni veya yüksek potensli opioidler için >10 mg gibi daha yüksek dozlar gerekebilir.  Nalokson sonrası tekrarlayan solunum depresyonu veya yeniden sedasyon gelişen hastalarda, geri döndürme için gereken dozun 2/3’ü oranında IV infüzyona başlanmalıdır ve bu doz saatlik olarak uygulanmalıdır (örneğin,1 mg ile yanıt alındıysa, infüzyon 0,66 mg/h hızında başlatılmalıdır).
HidroksikobalaminSiyanür zehirlenmesi Refrakter vazopleji5 gr IV 15 dk içinde5 g doz, klinik duruma göre 15 dk ile 2 saat arasında IV infüzyon şeklinde tekrarlanabilir; toplam doz 10 g’a kadar çıkabilir.


KARDİYOJENİK ŞOK ve VAZODİLATÖR ŞOK

Vazopressörler ve İnotroplar

Acil tıp hekimleri, hipotansiyon veya nedeni bilinmeyen şok durumundaki hastaların başlangıç resüsitasyonunda intravenöz sıvılar ve vazopressörleri yaygın olarak kullanmaktadır. Bu durum, ilaç kaynaklı şok gelişen hastaları da kapsamaktadır. Acil serviste POCUS’un yaygınlaşmasıyla birlikte, vazodilatör, kardiyojenik veya mikst şok ayrımı doğru şekilde yapılmaya başlanmıştır. Bu durum başlangıç resüsitasyonunda şokun türüne göre sıvı ihtiyacı/toleransı, vazopressör ve inotrop kullanımına yönelik ampirik tedavi yaklaşımını nasıl yönetileceğine dair klinisyene fikir vermektedir. Örneğin, dihidropiridin türevi kalsiyum kanal blokörleri başlangıçta vazodilatasyona bağlı şoka neden olabilir ve yalnızca kalsiyum ve vazopressör tedavisine yanıt verebilir. Ancak, non-dihidropiridin türevi diğer kalsiyum kanal blokörleri veya yüksek dozda alındığında reseptör seçiciliğini kaybeden dihidropiridinler, miyokard depresyonu ile seyreden kardiyojenik şoka yol açabilir ve bu durumda inotrop ajanların kullanımı daha uygun olabilir.

YAZAR NOTU: Dihidropiridinler (örn. amlodipin, nifedipin gibi kalsiyum kanal blokerleri) normal dozlardaL tipi kalsiyum kanallarına spesifik olarak bağlanır. Ancakçok yüksek dozlarda alındığında, bu ilaçlarınreseptör seçiciliği kaybolabilir ve başka iyon kanallarına veya dokulara da etki edebilir. Bu sebeple Dihidropiridinler düşük dozda sadecevasküler düz kasları gevşeterek hipotansiyon oluşturur ancak yüksek dozda kardiyak ve santral sinir sistemi üzerindeki etkileri ortaya çıkabilir.

İlaç kaynaklı şok tedavisinde vazopressör kullanımına ilişkin endişeler, ağırlıklı olarak hayvan modellerine dayanan iskemik komplikasyonlar, kardiyak metabolizma üzerindeki olumsuz etkiler ve kardiyak debi üzerindeki advers etkiler ile ilişkilidir. Ancak Verapamil ve diltiazem doz aşımı nedeniyle yüksek doz vazopressör ve inotrop tedavisi uygulanan hastaların değerlendirildiği tek merkezli retrospektif bir çalışmada, iskemi komplikasyonları düşük, sağkalım oranları ise yüksek bulunmuştur. Bir başka sistematik derlemede de toksinlerin sebep olduğu kardiyojenik şok tedavisinde vazopressörlerin kullanımının belirgin zararlı etkilerinin bulunmadığı ve hastaların büyük çoğunluğunda sağkalım oranlarının yüksek olduğu bildirilmiştir. Bununla birlikte, araştırmacılar bu derlemede vazopressör tedavisinin başarısızlıklarının yeterince raporlanmadığını belirtirken, hipotansiyonun vazopressörlerle düzeltilmesinin bildirilmesi veya vaka takdimi olarak hazırlanması gereken önemli bir tıbbi durum olarak görülmemesi sebebiyle, vazopressör kullanımına dair tedavi başarılarının da eksik bildirilme olasılığının bulunduğunu vurgulamaktadır. Kalsiyum kanal blokeri zehirlenmelerinin tedavisine yönelik yapılan bir sistematik incelemede, dopamin ve norepinefrinin hemodinamik parametreleri ve sağkalımı ciddi yan etki olmadan iyileştirdiği, ancak mevcut kanıt kalitesinin oldukça düşük olduğu rapor edilmiştir. Bu nedenle, sıvı volüm durumu optimize edildikten sonra, kardiyovasküler ilaç toksisitesi gelişen hastalarda hemodinamik parametreleri desteklemek amacıyla vazopressör veya inotrop ajanların uygulanması makul bir yaklaşımdır. Bu süreç, ideal olarak invaziv (pulmoner arter kateterizasyonu) veya non-invaziv (ekokardiyografi, nabız kontur analizi) hemodinamik monitorizasyon ile yönetilmelidir.

Hiperinsülinemik Öglisemik Tedavi (HIET)

Hiperinsülinemik-öglisemik tedavi (HIET), öncelikle kalsiyum kanal blokeri ve beta bloker zehirlenmelerinde kullanılan bir tedavi yöntemi olup, genellikle öglisemiyi sağlamak amacıyla konsantre dekstroz infüzyonları ile kombine edilen çok yüksek dozlarda insülin uygulanmasını içerir. İlaç toksisitesine bağlı olarak fonksiyon kaybına uğramış kardiyak miyositler, enerji metabolizmalarını öncelikli olarak kullandığı serbest yağ asitlerinden karbonhidrat metabolizmasına yönlendirir. Hayvan modellerinde yapılan çalışmalarda, ilaç kaynaklı kardiyojenik şok durumunda insülin uygulamasının hem sistolik hem de diyastolik kardiyak fonksiyonları iyileştirdiği ve yetmezlik gelişmiş insan miyokardı üzerinde bağımsız pozitif inotropik etkiler gösterdiği bildirilmiştir. Kalsiyum kanal blokeri zehirlenmesi insülin direncine yol açmaktadır, ayrıca pankreastaki L-tipi kalsiyum kanallarının antagonizmasına yol açarak pankreastan kalsiyum aracılığıyla insülin salınımını da inhibe etmektedir. Bu etkiler, fizyolojik stres yanıtı ile birleştiğinde hiperglisemi ve relatif hipoinsülinemi gelişimine neden olmaktadır. Nitekim, verapamil ve diltiazem doz aşımını içeren retrospektif bir çalışmada, hiperglisemi derecesinin hastalığın şiddetini belirlemede hemodinamik parametrelerden daha iyi bir gösterge olduğu bildirilmiştir. HIET’in antidotal mekanizması, değişen kardiyak metabolizma ihtiyaçlarını karşılamak, inotropiyi artırmak ve periferik vazodilatasyonu destekleyerek organ perfüzyonunu iyileştirmek üzerine kuruludur. Bu nedenle, HIET antidotunun en iyi kullanım alanı, miyokard kontraktilitesinin bozulduğu beta bloker veya kalsiyum kanal blokerlerinin sebep olduğu kardiyojenik şok olgularının tedavisidir.

Kalsiyum kanal blokeri zehirlenmelerinin tedavisine yönelik güncel kılavuzlar, HIET’i birinci basamak tedaviler arasında önermektedir. Tedavi başlatıldıktan sonra, insülin infüzyon hızları klinik yanıta göre titre edilebilir. Öglisemiyi sağlamak için genellikle 25 gr/saat dozunda %50 dekstroz infüzyonu uygulanmaktadır. Tüm infüzyonların, ilaca bağlı etkiler, volüm yüklenmesi veya akut sol ventrikül disfonksiyonu nedeniyle gelişebilecek pulmoner ödemi önlemek amacıyla konsantre edilmesi önerilmektedir. Hipokalemi, hiponatremi ve hipoglisemi, zehir danışma merkezleri veya toksikolog gözetiminde dahi sık görülebilen yan etkilerdir ve tedavi sürecinde dikkatle izlenmelidir.

Glukagon

Pankreatik hormon glukagon, G-protein aracılıklı glukagon reseptörünü aktive ederek β₁-adrenerjik reseptörün toksik etkisini dolaylı yoldan bloke eder. Bu etki, adenilat siklazın uyarılması ve hücre içi siklik AMP seviyesinin artmasıyla sonuçlanır. Bu mekanizma, hayvan modellerinde beta bloker zehirlenmesinde farmakolojik olarak artmış inotropi ve kronotropi ile sonuçlanır. Ancak, insanlarda beta bloker doz aşımında glukagon kullanımına ilişkin sonuçlar çelişkili bulunmuştur. Propranolol ve verapamil toksisitesine yönelik hayvan modellerinde, glukagonun antidotal etkinliğinin HIET’e kıyasla daha düşük olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte, glukagonun yan etki profili genellikle iyi tolere edilir ve doz bağımlı olarak bulantı, kusma ve hiperglisemi görülebilir. Bilinci korunan, hava yolu refleksleri yeterli olan veya entübe edilmiş hastalarda, miyokardiyal disfonksiyon veya kardiyojenik şok ile seyreden beta bloker toksisitesinde glukagon kullanımının uygun bir seçenek olabileceği bildirilmiştir. Eğer bolus doz uygulamasına olumlu klinik yanıt alınırsa, yanıtın sağlandığı miligram cinsinden dozun saatlik infüzyon şeklinde devam ettirilmesi önerilmektedir.

Metilen Mavisi

Metilen mavisi, nitrik oksit üretim yolaklarındaki çözünür guanilat siklaz ve nitrik oksit sentazı inhibe eder. Bu inhibisyon mekanizması, vazodilatasyonun azalmasına ve sistemik vasküler direncin artmasına neden olur. Bu nedenle Metilen mavisinin refrakter vazodilatör şok tedavisinde kullanılması önerilmektedir. İlaç kaynaklı şok tedavisinde metilen mavisinin kullanım etkinliğini değerlendiren yalnızca olgu sunumları ve özetlerin bulunduğu sistematik bir derlemede, hemodinamik etkilerinin değişkenlik gösterdiği bildirilmiştir. Verilerin randomizasyondan yoksun olması, yayın yanlılığı, diğer tedavilerle etkileşim ve eksik raporlama gibi sınırlamalar nedeniyle, araştırmacılar metilen mavisinin ilaç kaynaklı şok tedavisinde rutin olarak önerilebilmesi için yetersiz kanıt bulunduğunu belirtmiştir. Metilen mavisi, hemoliz riski nedeniyle glukoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PD) eksikliği olan hastalarda kontrendikedir. Daha önce incelenen vakalarda ciddi advers etkiler bildirilmemiş olmakla birlikte, serotonerjik ilaç kullanan hastalarda serotonin sendromunu tetikleyebileceği de bilinmelidir.

Hidroksikobalamin

Hidroksikobalamin, siyanür antidotu olarak iyi bilinen ve etkinliği kanıtlanmış bir tedavi yöntemidir. Bilinç kaybı, nöbet ve kardiyak veya solunumsal yetmezlik gibi ağır siyanür maruziyeti durumlarında, hidroksikobalamin ile ampirik tedavinin uygulanmasının belirgin bir sakıncası bulunmamaktadır. Acil serviste siyanür zehirlenmesinin kanıta dayalı tedavi algoritmalarından biri, duman inhalasyonu sonrası olası siyanür zehirlenmesi düşünülen hastalarda, şiddetli maruziyet düşünülüyorsa, hidroksikobalamin ile acil ampirik tedavi önermektedir.

Hidroksikobalamin ayrıca, nitrik oksidi (NO) bağlayarak NO aracılıklı vazoplejiyi tersine çevirme yeteneğine dayanarak refrakter vazodilatör şok için kurtarma tedavisi olarak kullanılmıştır. Bu etki, ilaçla yapılan gönüllü çalışmalar sırasında hipertansif yanıt olarak gözlemlenmiş ve daha sonra kardiyak cerrahide, kardiyopulmoner bypass sonrası gelişen vazoplejik sendromun tedavisinde başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Ancak, siyanür dışı doz aşımı vakalarından kaynaklı şokun tedavisinde, hidroksikobalamin kullanımına ilişkin herhangi bir rapor bulunmamaktadır. Hidroksikobalaminin normal dozunun 5 katın üzerindeki iatrojenik aşırı doz uygulanan bir vakada, gözlenen tek klinik belirti kendiliğinden düzelen eritrodermaolmuştur. Siyanür zehirlenmesi tedavisinde kullanılan standart dozda uygulandığında, hidroksikobalaminin yan etki profili oldukça iyi tolere edilebilir olup, sınırlı kanıt bulunmasına rağmen ilaç kaynaklı refrakter vazoplejinin tedavisinde son basamak olarak kullanımı değerlendirilebilir.

Toksikoloji Hastalarında Mekanik Dolaşım Desteği

Kritik derecede zehirlenmiş hastalar, ekstrakorporeal yaşam desteği (ECLS) için ideal adaylar olabilir. Doz aşımı vakalarındaki hastalar genellikle daha genç hastalar olup, kardiyak endikasyonlarla ECLS yapılması değerlendirilen hastalara kıyasla daha az komorbiditeye sahiptir. Kritik derecede zehirlenmiş bu hastalar, toksisitenin ortadan kalkmasına kadar desteklenebilirse, tam iyileşme olasılığı oldukça yüksektir. Ancak buna rağmen, zehirlenmiş hastalarda ECLS kullanımı nadir olarak bildirilmektedir. Ayrıca intraaortik balon pompası ve Impella (Abiomed, Danvers, MA, USA) perkütan sol ventrikül destek cihazı gibi mekanik dolaşım destek cihazlarının zehirlenmiş hastalarda kullanıldığı rapor edilse de bu cihazlara ilişkin kanıtlar da oldukça sınırlıdır.

Her ne kadar yaygın uygulanmasa da ECMO, zehirlenmiş hastalar için en sık bildirilen mekanik destek yöntemi olmuştur. Literatürde acil perkütan ECMO uygulanan hastaları içeren bir seride, zehirlenmiş hastalardan elde edilen sonuçlar, primer kardiyak endikasyonlarla ECMO uygulanan hastalara kıyasla daha başarılı bulunmuştur. Başka bir çalışmada, zehirlenmeye bağlı şok nedeniyle ECMO uygulanan 12 hasta ile kardiyovasküler nedenlerle ECMO uygulanan 5 hasta karşılaştırılmıştır. Kanülasyon sırasında tüm hastaların 45 dakikadan uzun süre devam eden kardiyopulmoner resüsitasyona (CPR) ihtiyaç duyduğubelirtilmiştir. ECMO uygulanan zehirlenmiş hastaların 3’ü sağ kalırken, kardiyovasküler endikasyon grubundaki hiçbir hasta hayatta kalamamıştır. Masson ve çalışma arkadaşları, persistan şok veya kardiyak arrest gelişen 62 zehirlenmiş hastayı incelemiş ve bu hastaların 14’ü venö-arteriyel (VA) ECMO ile tedavi edilmiştir. ECMO uygulanan grupta sağkalım oranı %86 iken, konvansiyonel yöntemlerle tedavi edilen grupta sağkalım %48 olarak bildirilmiştir. Ancak, çalışmadaki hasta sayısının sınırlı olması nedeniyle sonuçların tartışmaya açık olduğu belirtilmiştir. Extracorporeal Life Support Organization (ELSO) veritabanında yapılan bir analizde, zehirlenmiş hastalar için ECMO kullanımının giderek arttığı ve genel sağkalım oranının %59 olduğu bildirilmiştir. İnhalasyon veya aspirasyon hasarı nedeniyle venö-venöz (V-V) ECMO uygulanan hastalarda ise sağkalım oranı %89 olarak tespit edilmiştir. Konvansiyonel tedaviye yanıt vermeyen ağır refrakter hipoksi, persistan kardiyojenik şok veya kardiyak arrest gelişen zehirlenmiş hastalar, ECMO’nun mevcut olduğu kurumlarda ECMO açısından değerlendirilmelidir. ECMO uygulama kapasitesine sahip olmayan merkezlerde bir ECMO transport ekibi bulunuyorsa, konvansiyonel tedaviyle yüksek mortalite riski taşıyan bu kritik hastalar için acil olarak ECMO transport ekibiyle konsültasyon sağlanmalıdır, çünkü bu hasta grubunda ECLS sağkalım oranları oldukça yüksektir.

İlaç İlişkili Karaciğer Yetmezliği

Akut fulminan hepatik yetmezlik olarak da adlandırılan akut karaciğer yetmezliği (ALF), altta yatan bir karaciğer hastalığı olmayan bir hastada, akut (< 26 hafta) bir hasar sonucu gelişen hepatik hasar, ensefalopati ve sentetik fonksiyon bozukluğu (INR > 1.5) olarak tanımlanır. ABD ve Avrupa’da ALF’nin en yaygın nedeni ilaçlardır. ABD Akut Karaciğer Yetmezliği Çalışma Grubu (US ALF Study Group) kayıtlarına göre, vakaların çoğunu asetaminofen (APAP) ilişkili ALF oluştururken, asetaminofen dışı nedenlere bağlı ALF vakaları toplam olguların %11’ini oluşturmaktadır. Asetaminofen ilişkili ALF gelişen hastaların, hastalığın ileri evresinde başvurma eğiliminde olduğu bildirilmiştir zira asetaminofenin toksik metaboliti olan N-asetil-p-benzokinonimin (NAPQI) aracılığıyla karaciğer hasarının oluşması için belirli bir zaman gerekmektedir. ALF ile başvuran hastalarda belirgin transaminaz yüksekliği, düşük bilirubin seviyesi ve yüksek INR değerleri, APAP ilişkili ALF’yi düşündüren en önemli laboratuvar bulgularıdır. 

N-asetilsistein (NAC), hepatik glutatyon depolarını yenileyerek, NAPQI’nin detoksifikasyonunu sağlayarak ve antiinflamatuar özellik göstererek, APAP doz aşımına bağlı ALF’de sağkalımı artırdığı gösterilmiş bir tedavidir. NAC, doğru dozda uygulandığında güvenli bir yan etki profiline sahiptir. ALF gelişen tüm erişkin hastalara, APAP düzeyi saptanamaz hale gelene ve aminotransferazlar ile klinik biyobelirteçler (kreatinin, laktat, pH, protrombin zamanı/INR, fosfat) iyileşene kadar, asetaminofen antidot protokolüne uygun olarak NAC tedavisi verilmelidir. Bazı olgularda NAC bolus uygulaması veya daha yüksek infüzyon hızlarında verilmesi gerekebilir ve bu süreç toksikoloji uzmanı ile değerlendirilmelidir. Koagülopatinin düzeltilmesi genellikle önerilmez, ancak klinik olarak anlamlı bir kanama varlığında veya invaziv prosedürler için gerekiyorsa uygulanabilir. Çünkü koagülopati derecesi, karaciğer nakli gereksinimini öngören tüm prognostik modelleri etkileyen önemli bir parametredir.

Hiperamonyemi, astrositlerde glutamine dönüşüm yoluyla serebral ödem ve intrakraniyal basınç (ICP) artışına neden olabilir. Ancak, ALF’de amonyak düzeylerini düşürmek için laktüloz veya rifaksimin kullanımına dair kanıt bulunmamaktadır. Refrakter hiperamonyemi (>100 µmol/L) veya intrakraniyal hipertansiyon riski yüksek olan ciddi ensefalopati durumlarında, sürekli renal replasman tedavisi (CRRT) ile amonyak seviyeleri düşürülebilir, ancak bu tedaviye ilişkin kanıtlar sınırlıdır. ALF hastalarında invaziv ICP monitorizasyonunun risk ve yararları konusunda kabul edilmiş bir görüş birliği bulunmamaktadır ve uygulamalar kurumdan kuruma farklılık göstermektedir.

ALF için sağkalımı kanıtlanmış tek diğer tedavi acil karaciğer naklidir, ancak elektif karaciğer nakli geçiren hastalara kıyasla sağkalım oranları daha düşüktür. Hem APAP hem de diğer tüm nedenlere bağlı gelişen ALF’nin prognozunu değerlendirmek için çeşitli kriterler geliştirilmiştir. En yaygın kullanılanlardan ikisi King’s College Kriterleri (APAP ve APAP dışı nedenler için ayrı setler içermektedir) ve Son Dönem Karaciğer Hastalığı Modeli (MELD) skorudur. King’s College Kriterleri daha spesifik, MELD skoru ise ilaç kaynaklı ALF’de karaciğer nakli ihtiyacını belirleme açısından daha sensitif bulunmuştur. İlaç ilişkili ALF şüphesi olan hastalar için, acil hepatoloji konsültasyonu yapılmalı ve mümkünse karaciğer nakli merkezine transfer edilmelidir.

Eliminasyonu artırıcı tedavi

Pek çok ilacın eliminasyonu idrarın alkali hale getirilmesiyle artırılabilse de klinik olarak idrar alkalinizasyonunun en etkin olduğu ilaçlar salisilat, metotreksat ve fenobarbitaldir. Sodyum bikarbonat kullanılarak idrar pH’ının 8 civarında tutulması, bu toksinlerin renal eliminasyonunu artırmaktadır. Salisilat zehirlenmesi durumunda hem kanın hem de idrarın alkali hale getirilmesi, yalnızca eliminasyonu artırmakla kalmaz, aynı zamanda salisilatın dağılım hacmini azaltarak merkezi sinir sistemi üzerindeki toksik etkilerini de en aza indirmeye yardımcı olur.

Ekstrakorporeal Toksin Eliminasyonu (ECTR)

Kritik toksikoloji hastalarının birçoğunda, metabolik asidoz, elektrolit dengesizlikleri, volüm yüklenmesi veya üremi gibi klasik hemodiyaliz endikasyonlarıyla seyreden akut böbrek hasarı gelişebilir. Bu durumlarda hastanın nefroloji ekibine erken dönemde danışılması kritik olup, toksin eliminasyonu ikincil bir öneme sahiptir. Ekstrakorporeal toksin eliminasyonu (ECTR), hemodiyaliz veya sürekli renal replasman tedavisi (CRRT) ile sağlanabilir. Teknik ilerlemeler ve toksikokinetik süreçlerin daha iyi anlaşılması, klasik ECTR kriterlerini değiştirmiştir. Yüksek etkinlikli, yüksek akışlı diyaliz membranları, 15.000 Da’ya kadar olan maddelerin eliminasyonunu artırırken, daha geniş çaplı hemodiyaliz kateterleri ve gelişmiş hemodiyaliz cihazları, diyaliz sırasında daha yüksek kan akış hızlarına olanak tanımaktadır. Proteinlere bağlanma oranı yüksek olan salisilat, valproik asit, fenitoin ve karbamazepin gibi bazı ilaçlar, aşırı doz durumunda ECTR’ye uygun hale gelebilir. Bu ilaçlarda, protein bağlanma kapasitesi doygunluğa ulaştığında serbest ilaç fraksiyonu artar ve hemodiyaliz ile serbest halde olan ilaç fraksiyonu uzaklaştırılabilir.

İlaçların aşırı doz olması durumunda ECTR’nin etkili bir tedavi seçeneği haline gelebilmesi için; bir toksinin ekstrakorporeal klirensinin toplam vücut klirensinin önemli bir kısmını oluşturması gereklidir. Ayrıca, toksine karşı etkili bir antidot bulunmamalıdır; aksi takdirde, antidot tedavisinin risk/fayda oranı ECTR’yi gereksiz kılabilir. Örneğin, insülinin kendisi yüksek akışlı membranlar ile diyaliz edilebilir, ancak hipoglisemi durumunda yoğun dekstroz tedavisi kolaylıkla uygulanabildiğinden diyaliz gibi ECTR tedavileri genellikle gereksizdir.

CRRT, hemodinamik olarak stabil olmayan yoğun bakım hastalarında sıklıkla tercih edilmekle birlikte, bu yöntemle ilaç ve toksin eliminasyonu genellikle yetersiz düzeydedir. Bununla birlikte, CRRT; akut karaciğer yetmezliği olan hastalarda net sıvı uzaklaştırmasını sağlamak ve serebral perfüzyon basıncını korumak açısından faydalı olabilir. Genel olarak, ECTR endikasyonu tek bir ilaç düzeyine dayanarak belirlenmemelidir; zira kan düzeyi genellikle hedef organdaki toksisiteyi tam olarak yansıtmaz. Bunun yerine, ciddi organ disfonksiyonu gelişen veya ECTR ile uzaklaştırılabilen, yaşamı tehdit eden toksinlere maruz kalan hastalarda, acil nefroloji konsültasyonu ile hemodiyaliz uygulanması düşünülmelidir.

ÖZET

Kritik toksikoloji hastaları, acil tıp hekimleri için benzersiz kritik bakım gereksinimleri sunar. Bu hastalar sıklıkla hayati tehlike arz eden bir klinik durumda acil servise başvurur ve zehirlenmeye bağlı gelişen klinik durumları için sıklıkla spesifik antidot ve tedavi ihtiyaçları bulunur. Acil tıp hekimlerinin aşina olduğu bu tablolar arasında status epileptikus, kardiyojenik şok, akut böbrek hasarı ve karaciğer yetmezliği gibi durumlar yer alır. Zehirlenmeye bağlı kritik durumdaki hastaların resüsitasyonu büyük ölçüde acil servis sorumluluğundadır; ancak kritik durumdaki bu hastaların tamamı sonuçta yoğun bakım ünitesi yönetimi gerektirir. Bununla birlikte, mekanik dolaşım desteği ihtiyacının acil olarak değerlendirilmesi, organ nakli için uygunluk değerlendirmesi ve ekstrakorporeal toksin eliminasyonu veya renal replasman tedavisi gibi kritik kararlar genellikle acil serviste, acil tıp hekimleri tarafından verilmelidir. Bu nedenle, hızlı tanısal değerlendirme, hemodinamik stabilizasyon ve spesifik ilaç veya ilaç grubu antidotlarının uygulanması hasta sağkalımını ve klinik sonuçları iyileştirmek açısından kritik öneme sahiptir.

Yazar Referansları

Referans A

Boehnert MT, Lovejoy Jr FH. Trisiklik antidepresanların akut aşırı dozundan sonra nöbetleri ve ventriküler aritmileri tahmin etmede QRS süresinin serum ilaç düzeyine göre değeri. N Engl J Med. 1985;313(8):474–9. doi: 10.1056/nejm198508223130804 .

Referans B

Nakatsu, L., Lopez, J. R., Garcia, C. M., Cherian, M., Nash, J., Tofighi, D., … & Warrick, B. J. (2025). Comparison of two-bag and three-bag acetylcysteine regimens in the treatment of paracetamol poisoning: a systematic review and meta-analysis. Clinical Toxicology, 1-11.

Referans C

Hack, J. B., Wingate, S., Zolty, R., Rich, M. W., & Hauptman, P. J. (2024). Expert Consensus on the Diagnosis and Management of Digoxin Toxicity. The American Journal of Medicine.

Referans D

Andrews, P., Anseeuw, K., Kotecha, D., Lapostolle, F., & Thanacoody, R. (2023). Diagnosis and practical management of digoxin toxicity: a narrative review and consensus. European Journal of Emergency Medicine30(6), 395-401.

Makale Referansları

1. Mazer-Amirshahi M, Sun C, Mullins P, et al. Trends in emergency department resource utilization for poisoning-related visits, 2003-2011. J Med Toxicol 2016; 12(3):248–54.

2. Prevention CfDCa. Available at: https://www.cdc.gov/nchs/fastats/injury.htm. Accessed November 28, 2019.

3. Chen HY, Albertson TE, Olson KR. Treatment of drug-induced seizures. Br J Clin Pharmacol 2016;81(3):412–9.

4. Hocker SE, Britton JW, Mandrekar JN, et al. Predictors of outcome in refractory status epilepticus. JAMA Neurol 2013;70(1):72–7.

5. Shah AS, Eddleston M. Should phenytoin or barbiturates be used as second-line anticonvulsant therapy for toxicological seizures? Clin Toxicol (Phila) 2010;48(8): 800–5.

6. Silbergleit R, Durkalski V, Lowenstein D, et al. Intramuscular versus intravenous therapy for prehospital status epilepticus. N Engl J Med 2012;366(7):591–600.

7. Lheureux P, Penaloza A, Gris M. Pyridoxine in clinical toxicology: a review. Eur J Emerg Med 2005;12(2):78–85.

8. Rossetti AO, Reichhart MD, Schaller MD, et al. Propofol treatment of refractory status epilepticus: a study of 31 episodes. Epilepsia 2004;45(7):757–63.

9. Rosati A, De Masi S, Guerrini R. Ketamine for refractory status epilepticus: a systematic review. CNS Drugs 2018;32(11):997–1009.

10. Schmidt S, Schmitz-Buhl M. Signs and symptoms of carbamazepine overdose. J Neurol 1995;242(3):169–73.

11. DeLorenzo RJ, Waterhouse EJ, Towne AR, et al. Persistent nonconvulsive status epilepticus after the control of convulsive status epilepticus. Epilepsia 1998; 39(8):833–40.

12. Beauchamp GA, Hendrickson RG, Hatten BW. Endotracheal intubation for toxicologic exposures: a retrospective Review of toxicology investigators consortium (ToxIC) cases. J Emerg Med 2016;51(4):382–8.e1.

13. van Dorp E, Yassen A, Dahan A. Naloxone treatment in opioid addiction: the risks and benefits. Expert Opin Drug Saf 2007;6(2):125–32.

14. Farkas A, Lynch MJ, Westover R, et al. Pulmonary complications of opioid overdose treated with naloxone. Ann Emerg Med 2020;75(1):39–48.

15. Somerville NJ, O’Donnell J, Gladden RM, et al. Characteristics of fentanyl overdose- Massachusetts, 2014-2016. MMWR Morb Mortal Wkly Rep 2017;66(14):382–6.

16. Otani Y, Kanno K, Toh Yoon EW, et al. Acute respiratory distress syndrome caused by salicylate intoxication. Clin Case Rep 2018;6(9):1905–6.

17. Ramanathan K, Tan CS, Rycus P, et al. Extracorporeal membrane oxygenation for poisoning in adult patients: outcomes and predictors of mortality. Intensive Care Med 2017;43(10):1538–9.

18. Levine M, Brooks DE, Truitt CA, et al. Toxicology in the ICU: Part 1: general overview and approach to treatment. Chest 2011;140(3):795–806.

19. Bass M. Sudden sniffing death. JAMA 1970;212(12):2075–9.

20. Al-Abri SA, Woodburn C, Olson KR, et al. Ventricular dysrhythmias associated with poisoning and drug overdose: a 10 year review of statewide poison control center data from California. Am J Cardiovasc Drugs 2015;15(1):43–50.

21. Levine M, Boyer EW, Pozner CN, et al. Assessment of hyperglycemia after calcium channel blocker overdoses involving diltiazem or verapamil. Crit Care Med 2007;35(9):2071–5.

22. Delk C, Holstege CP, Brady WJ. Electrocardiographic abnormalities associated with poisoning. Am J Emerg Med 2007;25(6):672–87.

23. Kerns W 2nd. Management of beta-adrenergic blocker and calcium channel antagonist toxicity. Emerg Med Clin North Am 2007;25(2):309–31 [abstract: viii].

24. Chan BS, Buckley NA. Digoxin-specific antibody fragments in the treatment of digoxin toxicity. Clin Toxicol (Phila) 2014;52(8):824–36.

25. Seger DL, Hantsch C, Zavoral T, et al. Variability of recommendations for serum alkalinization in tricyclic antidepressant overdose: a survey of U.S. Poison Center medical directors. J Toxicol Clin Toxicol 2003;41(4):331–8.

26. Bruccoleri RE, Burns MM. A literature review of the use of sodium bicarbonate for the treatment of QRS widening. J Med Toxicol 2016;12(1):121–9.

27. Litz RJ, Popp M, Stehr SN, et al. Successful resuscitation of a patient with ropivacaine-induced asystole after axillary plexus block using lipid infusion. Anaesthesia 2006;61(8):800–1.

28. Levine M, Hoffman RS, Lavergne V, et al. Systematic review of the effect of intravenous lipid emulsion therapy for non-local anesthetics toxicity. Clin Toxicol (Phila) 2016;54(3):194–221.

29. Hayes BD, Gosselin S, Calello DP, et al. Systematic review of clinical adverse events reported after acute intravenous lipid emulsion administration. Clin Toxicol (Phila) 2016;54(5):365–404.

30. Lee HM, Archer JR, Dargan PI, et al. What are the adverse effects associated with the combined use of intravenous lipid emulsion and extracorporeal membrane oxygenation in the poisoned patient? Clin Toxicol (Phila) 2015;53(3):145–50.

31. Gosselin S, Hoegberg LC, Hoffman RS, et al. Evidence-based recommendations on the use of intravenous lipid emulsion therapy in poisoning. Clin Toxicol (Phila) 2016;54(10):899–923.

32. Skoog CA, Engebretsen KM. Are vasopressors useful in toxin-induced cardiogenic shock? Clin Toxicol (Phila) 2017;55(4):285–304.

33. Levine M, Curry SC, Padilla-Jones A, et al. Critical care management of verapamil and diltiazem overdose with a focus on vasopressors: a 25-year experience at a single center. Ann Emerg Med 2013;62(3):252–8.

34. St-Onge M, Dube PA, Gosselin S, et al. Treatment for calcium channel blocker poisoning: a systematic review. Clin Toxicol (Phila) 2014;52(9):926–44.

35. Kline JA, Leonova E, Raymond RM. Beneficial myocardial metabolic effects of insulin during verapamil toxicity in the anesthetized canine. Crit Care Med 1995; 23(7):1251–63.

36. Kline JA, Raymond RM, Leonova ED, et al. Insulin improves heart function and metabolism during non-ischemic cardiogenic shock in awake canines. Cardiovasc Res 1997;34(2):289–98.

37. von Lewinski D, Bruns S, Walther S, et al. Insulin causes [Ca21]i-dependent and [Ca21]i-independent positive inotropic effects in failing human myocardium. Circulation 2005;111(20):2588–95.

38. Kline JA, Raymond RM, Schroeder JD, et al. The diabetogenic effects of acute verapamil poisoning. Toxicol Appl Pharmacol 1997;145(2):357–62.

39. St-Onge M, Anseeuw K, Cantrell FL, et al. Experts consensus recommendations for the management of calcium channel blocker poisoning in adults. Crit Care Med 2017;45(3):e306–15.

40. Cole JB, Arens AM, Laes JR, et al. High dose insulin for beta-blocker and calcium channel-blocker poisoning. Am J Emerg Med 2018;36(10):1817–24.

41. Krenz JR, Kaakeh Y. An overview of hyperinsulinemic-euglycemic therapy in calcium channel blocker and beta-blocker overdose. Pharmacotherapy 2018; 38(11):1130–42.

42. Beavers JR, Stollings JL, Rice TW. Hyponatremia induced by hyperinsulinemiaeuglycemia therapy. Am J Health Syst Pharm 2017;74(14):1062–6.

43. Love JN, Leasure JA, Mundt DJ, et al. A comparison of amrinone and glucagon therapy for cardiovascular depression associated with propranolol toxicity in a canine model. J Toxicol Clin Toxicol 1992;30(3):399–412.

44. Kerns W 2nd, Schroeder D, Williams C, et al. Insulin improves survival in a canine model of acute beta-blocker toxicity. Ann Emerg Med 1997;29(6):748–57.

45. Mayer B, Brunner F, Schmidt K. Inhibition of nitric oxide synthesis by methylene blue. Biochem Pharmacol 1993;45(2):367–74.

46. Warrick BJ, Tataru AP, Smolinske S. A systematic analysis of methylene blue for drug-induced shock. Clin Toxicol (Phila) 2016;54(7):547–55.

47. SAS P. Prescribing Information. 2016. Available at: https://www.americanregent.com/media/1802/provayblue-prescribing-information.pdf. Accessed November 27, 2019.

48. Lo JC, Darracq MA, Clark RF. A review of methylene blue treatment for cardiovascular collapse. J Emerg Med 2014;46(5):670–9.

49. Hamad E, Babu K, Bebarta VS. Case files of the university of massachusetts toxicology fellowship: does this smoke inhalation victim require treatment with cyanide antidote? J Med Toxicol 2016;12(2):192–8.

50. Jentzer JC, Vallabhajosyula S, Khanna AK, et al. Management of refractory vasodilatory shock. Chest 2018;154(2):416–26.

51. Burnes ML, Boettcher BT, Woehlck HJ, et al. Hydroxocobalamin as a rescue treatment for refractory vasoplegic syndrome after prolonged cardiopulmonary bypass. J Cardiothorac Vasc Anesth 2017;31(3):1012–4.

52. Friedman BT, Chen BC, Latimer AJ, et al. Iatrogenic pediatric hydroxocobalamin overdose. Am J Emerg Med 2019;37(7):1394.e1-2.

53. SAS MS. Cyanokit administration guide. Available at: https://www.cyanokit.com/ sites/default/files/CYANOKIT_Administration_Guide_PP-CYA-USA-0091.pdf. Accessed January 29, 2020.

54. Wang GS, Levitan R, Wiegand TJ, et al. Extracorporeal membrane oxygenation (ECMO) for severe toxicological exposures: review of the toxicology investigators consortium (ToxIC). J Med Toxicol 2016;12(1):95–9.

55. Vanzetto G, Akret C, Bach V, et al. [Percutaneous extracorporeal life support in acute severe hemodynamic collapses: single centre experience in 100 consecutive patients]. Can J Cardiol 2009;25(6):e179–86.

56. Megarbane B, Leprince P, Deye N, et al. Emergency feasibility in medical intensive care unit of extracorporeal life support for refractory cardiac arrest. Intensive Care Med 2007;33(5):758–64.

57. Masson R, Colas V, Parienti JJ, et al. A comparison of survival with and without extracorporeal life support treatment for severe poisoning due to drug intoxication. Resuscitation 2012;83(11):1413–7.

58. Khan R, Koppe S. Modern management of acute liver failure. Gastroenterol Clin North Am 2018;47(2):313–26.

59. Thomas AM, Lewis JH. Nonacetaminophen drug-induced acute liver failure. Clin Liver Dis 2018;22(2):301–24.

60. McPhail MJ, Kriese S, Heneghan MA. Current management of acute liver failure. Curr Opin Gastroenterol 2015;31(3):209–14.

61. ACMT position statement: duration of intravenous acetylcysteine therapy following acetaminophen overdose. J Med Toxicol 2017;13(1):126–7.

62. Rajajee V, Fontana RJ, Courey AJ, et al. Protocol based invasive intracranial pressure monitoring in acute liver failure: feasibility, safety and impact on management. Crit Care 2017;21(1):178.

63. Porteous J, Cioccari L, Ancona P, et al. Outcome of acetaminophen-induced acute liver failure managed without intracranial pressure monitoring or transplantation. Liver Transpl 2019;25(1):35–44.

64. Germani G, Theocharidou E, Adam R, et al. Liver transplantation for acute liver failure in Europe: outcomes over 20 years from the ELTR database. J Hepatol 2012;57(2):288–96.

65. O’Grady JG, Alexander GJ, Hayllar KM, et al. Early indicators of prognosis in fulminant hepatic failure. Gastroenterology 1989;97(2):439–45.

66. Kamath PS, Wiesner RH, Malinchoc M, et al. A model to predict survival in patients with end-stage liver disease. Hepatology 2001;33(2):464–70.

67. Mishra A, Rustgi V. Prognostic models in acute liver failure. Clin Liver Dis 2018; 22(2):375–88.

68. Klig JE, Sharma A, Skolnik AB. Case records of the Massachusetts General Hospital. Case 26-2014. A 21-month-old boy with lethargy, respiratory distress, and abdominal distention. N Engl J Med 2014;371(8):767–73.

69. Ghannoum M, Nolin TD, Lavergne V, et al. Blood purification in toxicology: nephrology’s ugly duckling. Adv Chronic Kidney Dis 2011;18(3):160–6.

70. Garlich FM, Goldfarb DS. Have advances in extracorporeal removal techniques changed the indications for their use in poisonings? Adv Chronic Kidney Dis 2011;18(3):172–9.

71. Fertel BS, Nelson LS, Goldfarb DS. Extracorporeal removal techniques for the poisoned patient: a review for the intensivist. J Intensive Care Med 2010;25(3): 139–48.

72. Tandukar S, Palevsky PM. Continuous renal replacement therapy: who, when, why, and how. Chest 2019;155(3):626–38.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Toksikoloji Farkındalık Takımı’mızın (#TFT) bu ayki yazısında Internal and Emergency Medicine dergisinin Ağustos 2022 sayısında yayınlanan “Progress in the management of acute colchicine poisoning in adults” başlıklı yazısını tartışacağız. Bu derlemede kolşisinin farmakokinetik özellikleri, toksisite mekanizmaları, klinik evreleri ve yönetim stratejileri ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Giriş

Kolşisin, Colchicum autumnale ve Gloriosa superba bitkilerinden elde edilen, uzun süredir gut ve çeşitli immünolojik hastalıkların tedavisinde kullanılan doğal bir alkaloiddir. Antiinflamatuar özellikleri nedeniyle Ailevi Akdeniz Ateşi (FMF), Behçet hastalığı, osteoartrit ve bazı spondiloartropatiler gibi otoinflamatuar hastalıkların yönetiminde yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte, kolşisinin terapötik aralığının dar olması ve eliminasyon yarı ömrünün uzun olması, doz aşımı durumlarında ciddi toksisiteye ve mortaliteye yol açabilmektedir. Kolşisin zehirlenmesi sık görülmese de yüksek mortalitesi nedeniyle önemlidir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, kolşisinin COVID-19 hastalarında mortaliteyi ve hastane yatış süresini azaltabileceğini öne sürse de güvenli doz aralığında kalınmadığında zehirlenmelere neden olabilmektedir. Kolşisin zehirlenmesi genellikle istem dışı aşırı doz alımı, yanlış reçetelendirme veya intihar girişimleri sonucunda ortaya çıkar. Akut zehirlenme vakaları; gastrointestinal semptomlar, şok, çoklu organ yetmezliği ve miyelosupresyon gibi ağır klinik tablolarla seyredebilir.

Mevcut literatür incelendiğinde, kolşisin zehirlenmesi için spesifik bir antidot bulunmadığı gibi, standart bir tedavi protokolü de belirlenmiş değildir. Hastaların prognozu, erken tanı ve etkin destekleyici tedavinin sağlanmasına bağlıdır. Bu derlemede, akut kolşisin zehirlenmesi vakalarının klinik yönetimiyle ilgili güncel bilgileri sistematik bir şekilde sunulması amaçlamaktadır.

Farmakolojik Özellikler

Kolşisin, küçük molekül yapısına sahip bir alkaloid olup moleküler ağırlığı 399 Da’dır. En önemli farmakolojik etkisi, nötrofillerin aktivitesini baskılayarak antiinflamatuar etki göstermesidir. Bunun yanı sıra, hücre içi mikrotübül yapılarının işlevini bozarak mitozu engeller ve bu mekanizma hücresel homeostazın korunmasını sekteye uğratarak hücre hasarına yol açabilir.

Kolşisin, oral alımdan kısa bir süre sonra hızla emilir ve geniş bir doku dağılımı gösterir. Özellikle kemik iliği, böbrek, kalp, karaciğer, bağırsak mukozası ve beyin dokusunda yüksek oranda birikir. Metabolizması esas olarak karaciğer hücrelerinde (hepatositlerde) gerçekleşir ve CYP3A4 izoenzimi tarafından 2- ve 3-demetilkolşisine dönüştürülerek metabolize edilir. Daha sonra kolşisin ve metabolitleri safra yoluyla atılır.

Kolşisin, önemli ölçüde enterohepatik dolaşıma girer, bu da vücutta kalma süresini uzatarak toksisite riskini artırabilir. Terapötik dozda dağılım hacmi (Vd) 7-10 L/kg iken, doz aşımı vakalarında 21 L/kg’a kadar ulaşabilir. Bu durum, ilacın neredeyse tüm dokulara yayılabileceğini göstermektedir. Kolşisin, terapötik dozda albumine %10-50 oranında bağlanır. Eliminasyonu ağırlıklı olarak karaciğer üzerinden olup, böbrekler yalnızca toplam kolşisin klerensinin %10-20’sinden sorumludur.

Kolşisinin eliminasyon yarı ömrü sağlıklı bireylerde 9,3 ila 30 saat arasında değişmektedir. Günlük düzenli kolşisin kullanımı sonrasında, plazma seviyeleri birkaç gün içinde denge durumuna (steady-state) ulaşır. Bu durum, uzun eliminasyon yarı ömrü ile uyumludur ve toksisite riskinin birikici olabileceğini gösterir.

Kolşisinin metabolizmasında CYP3A4 enzimi ve P-glikoprotein (P-gp) adlı bir hücresel pompa sistemi kritik rol oynar. P-glikoprotein, enterositlerden ilaçları dışarı atarak gastrointestinal emilimi engeller. Hem CYP3A4 hem de P-glikoprotein, kolşisinin vücuttaki seviyesini belirleyen en önemli faktörlerdir. Dolayısıyla, bu sistemleri inhibe eden veya indükleyen ilaçlar kolşisinin etkinliğini veya toksisitesini etkileyebilir.

Aşağıdaki ilaçlar, CYP3A4 ve P-glikoprotein yoluyla kolşisin toksisitesini etkileyebilecek ajanlar Tablo 1’de gösterilmiştir.

Kolşisin ile birlikte bu ilaçların kullanılması gerektiğinde, doz ayarlaması yapılmalı ve toksisite belirtileri yakından izlenmelidir.

Kolşisin Toksisitesi

Kolşisin, dar terapötik aralığı ve uzun eliminasyon yarı ömrü nedeniyle aşırı doz alımında ciddi toksisiteye yol açabilir. Terapötik doz aralığı 1,2–2,4 mg/gün arasında olup, 2,4 mg/gün’ü aşan alımlar genellikle aşırı doz olarak kabul edilir. Literatürde, 0,5–0,8 mg/kg gibi yüksek dozların ölümcül olabileceği bildirilmiştir. Bununla birlikte, insanlar için kesin bir toksik ve letal doz sınırı net olarak belirlenememiştir.

Kolşisin, hücre içi mikrotübül yapılarında tübülin polimerizasyonunu inhibe ederek mitotik süreci ve hücresel taşıma sistemlerini bozar. Bu etki, özellikle aktif hücre bölünmesi gösteren organlarda belirgin toksisiteye neden olur. Gastrointestinal sistem, kemik iliği ve saç folikülleri gibi hızlı hücre yenilenmesine sahip dokular en çok etkilenen yapılardır.

Aşırı kolşisin alımı, çoklu organ yetmezliği ve hücre bölünmesini engelleyerek doku hasarına neden olabilir. Literatürde, akut kolşisin zehirlenmesine bağlı mortalite oranının %14,3 ile %25,6 arasında değiştiği bildirilmektedir. Özellikle, metabolik asidoz ve çoklu organ yetmezliği gelişen hastalarda mortalite oranı %100’e yakındır.

Klinik Bulgular

Literatürde tanımlandığı üzere, akut kolşisin zehirlenmesi sıklıkla ardışık ve birbirin içine geçmiş üç evrede gelişir:

Evre I (İlk 24 saat): Gastrointestinal mukozal hasar belirgindir ve aşağıdaki semptomlarla kendini gösterir:

  • Şiddetli karın ağrısı
  • Bulantı ve kusma
  • İshal
  • Gastrointestinal kanama

Evre II (1-7 gün): Metabolik asidoz, şok, miyelosupresyon ve çoklu organ yetmezliği gelişebilir. Bu dönemde en sık gözlenen komplikasyonlar şunlardır:

  • Oligürik böbrek yetmezliği
  • Karaciğer yetmezliği
  • Solunum yetmezliği

Evre III (7-21 gün): Kemik iliği baskılanmasının düzelmesiyle birlikte organ disfonksiyonlarının geri dönebileceği dönemdir. Ancak hastaların büyük bir kısmı bu evreye ulaşamadan hayatını kaybetmektedir.

Ayrıca derlemede 2001 Ocak ayı ile 2021 Aralık ayı arasında PubMed ve Web of Science’ı içerecek şekilde vaka raporlarını incelemiştir. İncelemede 20 adet kolşisin zehirlenmesi vakasına erişilmiştir.

Buvakaların incelenmesi sonucunda, kolşisin zehirlenmesi geçiren hastaların;

%70’inde gastrointestinal semptomlar ,

%70’inde metabolik,

%75’inde akut böbrek hasarı,

%80’inde akut solunum yetmezliği,

%60’ında hepatotoksisite,

%80’inde akut miyokardiyal hasar,

%50’sinde miyelosupresyon (anemi, lökopeni, trombositopeni) gözlenmiştir.

Akut kolşisin zehirlenmesine bağlı mortalite oranı %50 olarak bildirilmiştir. Vakalarla ilgili ayrıntılı bilgiler için makaleye göz atabilirsiniz.

Tedavi ve Yönetim Stratejileri

Akut kolşisin zehirlenmesi yüksek mortalite oranına sahip olduğu için erken tanı ve hızlı müdahale hayati önem taşır. Kolşisin için spesifik bir antidot bulunmamakta olup, tedavi temel olarak toksin emiliminin önlenmesi, kan temizleme yöntemleri ve destekleyici tedavilere odaklanmaktadır.

1. Kolşisin Emiliminin Önlenmesi

Kolşisin oral alımdan sonra hızlıca emildiğinden, zehirlenme vakalarında mide dekontaminasyonu mümkün olan en kısa sürede yapılmalıdır.

Gastrik lavaj: Kolşisin alımından sonraki ilk 1-2 saat içinde uygulanması önerilmektedir. Özellikle yüksek doz alımlarda etkinliği daha fazladır.

Aktif kömür: Kolşisinin mide-bağırsak sisteminde tutulmasını sağlamak amacıyla uygulanabilir. 5 gram aktif kömür, yaklaşık 10 mg kolşisini bağlayabilir ve toksisiteyi azaltabilir.

Kolşisin, enterohepatik dolaşıma girdiği için tekrarlayan aktif kömür dozları önerilebilir. Bu uygulama, kolşisinin gastrointestinal kanaldan tekrar emilimini önleyerek eliminasyonunu hızlandırabilir.

2. Sıvı Tedavisi

Kolşisin zehirlenmesi, özellikle gastrointestinal kayıplara bağlı dehidratasyon ve elektrolit dengesizliklerine yol açtığı için erken ve agresif sıvı replasmanı gerektirir. Sıvı replasmanı renal fonksiyonları iyileştirerek kolşisisin böbrekten atılımını da arttırmak için önemlidir.

İntravenöz sıvı tedavisi: Hipovolemiye bağlı böbrek yetmezliğini önlemek ve hemodinamik stabiliteyi sağlamak için önemlidir. Dengeli solüsyonlar (Ringerli laktat, Plasma-Lyte) veya salin sık kullanılan sıvılardır. Dengeli solüsyonların kritik hastalarda sıvı elektrolit dengesinde daha faydalı olacağını öngördüren çalışmalar mevcuttur.

Genellikle 2-3 L kristaloidler kritik hastalarda hızlıca replase edilmelidir. Hızlı sıvı yüklemesi pulmoner ödem riskini artırabileceğinden, hastalar yakından izlenmelidir.

3. İntravenöz Lipid Emülsiyon (IVLE) Kullanımı

Kolşisin, lipofilik bir bileşik olduğu için teorik olarak intravenöz lipid emülsiyon tedavisiyle dolaşımdan uzaklaştırılabilir. IVLE’nin temel prensibi, lipofilik toksinleri bağlayarak plazma konsantrasyonunu azaltması ve toksik etkilerini hafifletmesidir. Hayvan çalışmalarında, IVLE’nin kolşisin eliminasyonunu artırabileceği gösterilse de insan ile ilgili çalışma yoktur. Bu konuda efikasite üzerine ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

4. Diürez

Kolşisin eliminasyonu esas olarak karaciğerden gerçekleşse de, böbrekler toplam atılımın yaklaşık %20’sinden sorumludur. Bir retrospektif çalışmalarda diürezin uygulanabileceği belirtilse de yeterli veri bulunmamaktadır. İleri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

5. Kandan eliminasyon yöntemleri

Kolşisin jejunum ve ileumdan hızlıca emilerek 0,5 ile 1,5 saat arasında plazma pik seviyesine ulaşır. Geniş dağılım hacmi ve orta derecede plazma protein bağlanması nedeniyle klasik hemodiyaliz ile etkin şekilde temizlenemez. Ancak bazı kan temizleme teknikleri potansiyel faydalar sağlayabilir:

a) Plazma Değişimi (Plasma Exchange, PE)

Plazma değişimi, toksik metabolitleri uzaklaştırmak ve koagülopatiyi düzeltmek için uygulanabilir. Erken dönemde başlandığında, çoklu organ yetmezliği gelişen hastalarda faydalı olabileceği düşünülmektedir. Ancak, plazmadan uzaklaştırılan kolşisinin dokulardan tekrar kana geçmesi nedeniyle etkinliği sınırlıdır.

b) Sürekli Venovenöz Hemodiyafiltrasyon (CVVHDF)

CVVHDF, elektrolit ve asit-baz dengesi bozulmuş hastalarda destekleyici bir tedavi olarak önerilmektedir.

Böbrek yetmezliği gelişen ve sıvı yükü olan hastalarda faydalı olabilir.

6. Ekstrakorporeal Yaşam Desteği (ECLS/ECMO)

Şok, kardiyojenik disfonksiyon veya refrakter hipoksemi gelişen hastalarda ECMO önerilebilir. ECMO, çoklu organ yetmezliği gelişen hastalarda oksijenizasyonu artırarak hayatta kalma oranlarını yükseltebilir.

7. Hematopoetik Destek ve Transfüzyon

Kolşisin kaynaklı miyelosupresyon, ciddi sepsise ve kanama komplikasyonlarına yol açabilir.

Lökopeni gelişen hastalara granülosit-koloni uyarıcı faktör (G-CSF) verilebilir.

Trombosit sayısı <20 × 10⁹/L olan hastalara trombosit transfüzyonu önerilir.

Hb <6 g/dL ise eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılmalıdır.

Plazma fibrinojen konsantrasyonu 1,5 g/L’nin altına düşmesi halide replase edilmelidir.

Koagülopati ve dissemine intravasküler koagülasyon (DIC) gelişen hastalarda, taze donmuş plazma ve fibrinojen replasmanı uygulanabilir.

8. Antimikrobiyal Tedavi

Kolşisin zehirlenmesi sonrasında lökopeni geliştiği için sekonder enfeksiyon riski artar.

Profilaktik antibiyotik kullanımı önerilmese de sepsis şüphesi veya pozitif kültür varlığında ampirik antibiyotik tedavisi başlanmalıdır. Kültür sonuçlarının çıkması günler aldığı için klinik ve laboratuvar (C-reaktif protein ve prokalsitonin seviyeleri) de değerlendirmenin bir parçası olmalıdır.

Mantar enfeksiyonu gelişme riski bulunan hastalarda antifungal tedavi düşünülebilir.

9. N-Asetilsistein (NAC) ve Oksidatif Hasarın Önlenmesi

Kolşisin, oksidatif stres yoluyla hücre hasarına neden olur. N-Asetilsistein (NAC), hücresel hasarı önleyici etkileri nedeniyle kullanılabilir.

10. Potansiyel Antidotlar

Günümüzde kolşisin zehirlenmesi için onaylanmış bir antidot bulunmamaktadır, ancak bazı deneysel yaklaşımlar umut vadetmektedir:

Kolşisin-spesifik antikor fragmanları (Fab): Kolşisine yüksek afinite ile bağlanarak eliminasyonunu artırabilir.

Engineered lipocalin (Lcn2): Kolşisini bağlayarak toksisitesini azaltabilecek yeni bir yaklaşım olarak öne sürülmektedir.

Bu ajanların etkinliği henüz klinik çalışmalarda yeterince kanıtlanmamıştır.

Sonuç ve Özet

Özetle, yüksek mortalite oranına sahip olan kolşisin zehirlenmesi nadir görülen ancak hayatı tehdit eden bir durumdur. Kolşisin doz aşımı olan hastalar, öncelikle gastrointestinal bozukluklarla başvurabilir ve bunu çoklu organ yetmezliği, miyelosupresyon, şok ve asit-baz dengesi bozuklukları takip edebilir.

Erken dönemde gastrik lavaj ve çoklu doz aktif kömür uygulaması, kolşisinin gastrointestinal sistemden uzaklaştırılması için tekrar edilebilir ve kullanılabilir. Sıvı desteği, böbrekler aracılığıyla kolşisinin eliminasyonunu teşvik edebilir. Erken dönemde plazma değişimi (PE) ile sürekli venovenöz hemodiyafiltrasyonun (CVVHDF) kombinasyonu, prognozu iyileştirebilir.

Ekstrakorporeal yaşam desteği (ECMO) ölümcül kolşisin zehirlenmesi vakalarında önemli bir destekleyici tedavi olarak önerilebilir.

G-CSF, nötropeni ve trombositopeninin şiddetini azaltabilir ve süresini kısaltabilir. N-asetilsistein (NAC), kolşisin kaynaklı oksidatif stresin neden olduğu hücresel hasarı iyileştirebilir.

Kolşisin-spesifik antikor fragmanları (Fab) ve engineered lipcalin (Lcn2), kolşisinin toksik etkilerini tersine çevirebilecek potansiyel antidotlar olabilir.

Burada belirtilen yöntemlerin etkinliğini doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Kaynaklar

  1. Wu J, Liu Z. Progress in the management of acute colchicine poisoning in adults. Intern Emerg Med. 2022 Oct;17(7):2069-2081. doi: 10.1007/s11739-022-03079-6. Epub 2022 Aug 26. PMID: 36028733; PMCID: PMC9417090.
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Temel ve İleri Toksikoloji Kursu, Kayseri Devlet Hastane14-16 Şubat 2025 tarihlerinde Kayseri Devlet Hastanesi Konferans Salonu’nda düzenlenen Toksikoloji Kursu, yoğun katılım ve verimli eğitim programıyla başarıyla tamamlandı.

Kursun açılışı, Kayseri Devlet Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. İsmail Altıntop, Prof. Dr. Ayça Açıkalın Akpınar ve diğer konuk öğretim üyelerinin konuşmalarıyla gerçekleşti. Açılış konuşmalarının ardından, katılımcılar yoğun bir eğitim programına dahil oldular.

Gündüzleri gerçekleştirilen derslerin ardından, akşamları Kayseri’nin tarihi ve turistik yerlerine düzenlenen geziler ve yemek organizasyonları ile katılımcılar hem bilgi edinip hem de şehrin kültürel zenginliklerini keşfetme fırsatı buldular.

Bu başarılı organizasyonun gerçekleşmesine her anlamda destek veren Doç. Dr. İsmail Altıntop‘a ve katkılarından dolayı Talas Belediyesi‘ne teşekkür ederiz.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
Newer Posts