Doç Dr. İsmail Altıntop

Metamfetamin, genellikle beyaz renkli, acı tadı olan, toz veya hap olarak kullanılan uyarıcı bir ilaçtır. Kristal metamfetamin, cam parçaları gibi parlak, mavimsi beyaz kayalar gibi görünen, limon tuzunun görünümüne benzeyen kristal şekilli bir maddedir.  Amfetamin ise  dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğunu [DEHB] ve uyku bozukluğu olan narkolepsi tedavisinde kullanılır. Bu yönden metamfetamin amfetamine benzerdir.

Metamfetamin, yüksek derecede lipofilik, santral sinir sistemi (SSS) üzerinde güçlü stimülan etkileri olan bir feniletilamin türevidir. Metamfetamin güçlü bir uyarıcıdır ve akut zehirlenme; kalp, beyin ve psikiyatrik belirtilerle hayatı tehdit edebilir. Uzun süreli kullanım ise kalıcı nörolojik ve kardiyovasküler hasar, bağımlılık ve ölüm riskini artırır. Son on yılda küresel çapta kullanım prevalansı artmış, özellikle “kristal met” formunun yaygınlaşmasıyla acil servislere başvuru ve mortalite oranlarında dramatik bir yükseliş gözlenmiştir.

İnsanlar metamfetamin nasıl kullanır?

  • Sigara gibi içerek
  • Yutarak (hap)
  • Vaporizan aletler ile buharlaştırarak
  • Su veya alkol içinde çözülmüş tozu enjekte etmek yoluyla alabilirler

Acil servislere gelen hastalarda sadece oral olarak kullanım değil, diğer kullanımlarda düşünülmelidir.

Metamfetamin etkisi “yükselme” olarak adlandırılan seviyeye çok hızlı bir şekilde ulaşır.  İnsanlar genellikle “Aşırma veya daha fazla alma” olarak adlandırılan şekilde  tekrarlanan dozlarda alma eğilimindedirler. Günde bir adet kullanan bağımlı yemeden uyumadan ilaç almaya meyilli hale gelebilir. Bu aşamada bağımlı, bir saat bile dayanamaz, her saat madde almaya devam eder. Bu durumun nedeni ilk aldığındaki yükselme hissi (Bulutlarda uçma, aşırı güven ve mutluluk) hissini elde etme arzusundan kaynaklanır. Neredeyse yemek tıkınır gibi, ardı ardına maddeyi almaya devam eder.

Metamfetamin beyni nasıl etkiler?

Metamfetamin beyindeki doğal dopamin miktarını artırır. Dopamin, vücut hareketi, motivasyon ve ödüllendirici davranışların güçlendirilmesinde rol oynayan ajandır. İlacın beynin ödül alanlarında yüksek düzeyde dopamini hızla salınım etkisi, uyuşturucu alma davranışını güçlü bir şekilde pekiştirerek kullanıcının deneyimi tekrar etme isteği uyandırır.

Fizyopatoloji ve Hücresel Toksisite

Metamfetaminin hücresel toksisitesi, monoamin salınımı, oksidatif stres, hipertermik kas hasarı kombinasyonuyla ortaya çıkar. Üç önemli etki mekanizması vardır. Bunlar;

1. Monoaminerjik Sistem ve VMAT2

Metamfetamin, presinaptik uçta dopamin (DA), norepinefrin (NE) ve serotonin (5‑HT) salınımını artırır ve geri alım taşıyıcılarını (DAT, NET, SERT) tersine çevirerek sinaptik aralıkta monoamin düzeyini yükseltir. Bu durum sempatomimetik fırtınaya ve nörotoksisiteye zemin hazırlar.

VMAT‑2 inhibisyonu, veziküllere DA alımını azaltır; sitoplazmik DA yükselir, bu DA’nın oto‑oksidasyonu ve MAO aracılı yıkımı artarak reaktif oksijen türleri (ROS) ve serbest radikal üretimini tetikler. Benzer mekanizmalar, monoamin metabolizmasında rol alan diğer durumlarda da oksidatif hasarla ilişkilendirilmiştir.

2. Sempatomimetik Fırtına ve Sistemik Toksisite

NE artışı; taşikardi, hipertansiyon, miyokardiyal oksijen tüketiminde artış ve yaygın vazokonstriksiyona yol açar. Bu; koroner vazospazm, iskemik kalp hastalığı, inme ve diğer iskemik komplikasyonların temel mekanizmasıdır.

Sempatik aşırı uyarılma, termoregülasyon merkezini de etkileyerek termoregülatuvar bozulmaya neden olur; benzer şekilde hipotalamik nöronların nöropeptiderjik dengesindeki değişikliklerin vazomotor belirtileri tetikleyebildiği gösterilmiştir.

3. Oksidatif Stres, Mitokondriyal Disfonksiyon ve Nörotoksisite

Yükselmiş sitoplazmik DA ve 5‑HT’nin oksidatif metabolizması, mitokondriyal geçirgenlik geçiş porunun (mPTP) açılmasını, membran potansiyelinin çökmesini ve sitokrom c salınımını tetikleyerek apoptotik/nekrotik hücre ölümüne yol açar.

ROS birikimi ve mPTP açılması, özellikle bazal ganglionlar ve striatumda dopaminerjik nöron kaybı ile ilişkilidir; benzer mekanizmalar diğer monoaminerjik bozukluklarda da nöronal sirkuit bozulması ve davranış değişiklikleriyle ilişkilendirilmiştir.

Hücresel Toksisite Mekanizmaları

MekanizmaSonuçİlişkili süreçler
VMAT‑2 inhibisyonuSitoplazmik DA ↑, ROS ↑DA oto‑oksidasyonu, MAO aktivitesi
mPTP açılmasıMitokondriyal depolarizasyonApoptoz/nekroz
Termoregülatuvar bozulmaHipertermi, vazomotor instabiliteHipotalamik nöron disfonksiyonu

Figure 1 : Metamfetaminle ilişkili başlıca hücresel toksik yollar

Kısa Vadeli Etkiler

Küçük miktarlarda metamfetamin almak bile, diğer uyarıcılarla aynı etkilerinin çoğuna neden olabilir. Şunlardır;

-Uyanıklık ve aşırı fiziksel aktivite

-İştah azalır

-Solunum sayısı artar

-Kalp hızı artar veya düzensizleşir.

-Kan basıncı artar, vücut ısısı artar.

Uzun dönem etkileri

Metamfetamin enjekte eden kişilerde, HIV, hepatit B ve C gibi bulaşıcı hastalıklara yakalanma riski fazladır. Bu hastalıklar, uyuşturucu ekipmanında kalan kan veya diğer vücut sıvıları ile temas yoluyla bulaşır. Metamfetamin kullanımı, aynı zamanda enfeksiyon riskini artıran, korunmasız seks gibi riskli davranışlara yol açan muhakeme ve karar vermeyi de değiştiren  bir maddedir. Ayrıca metamfetamin kullananlarda; bilişsel sorunlar, düşünme, anlama, öğrenme ve hatırlama ile ilgili sorunlar sık görülür.

Uzun süreli metamfetamin kullananalar da;

  • Aşırı kilo kaybı
  • Ciddi diş problemleri
  • Deride yaralara yol açan yoğun kaşıntı
  • Endişe ve anksiyete
  • Beyin yapısı ve işlevindeki değişiklikler
  • Bilinç bulanıklığı, konfüzyon
  • Hafıza kaybı
  • Uyku problemleri
  • Şiddet içeren davranış
  • Paranoya (başkalarına aşırı ve mantıksız güvensizlik)
  • Halüsinasyonlar (olmasalar da gerçek gibi görünen duyumlar ve görüntüler)

Tüm bunlara ek olarak, sürekli metamfetamin kullanımı, beynin dopamin sisteminde, azalan koordinasyon ve bozulmuş sözlü öğrenme ile ilişkili değişikliklere neden olur. Uzun dönemde metamfetamin kullanan kişiler üzerinde yapılan çalışmalarda, beynin duygu ve bellekle ilgili alanlarını da etkilediği gösterilmiştir. Bu durum, metamfetamin kullananlarda görülen duygusal ve bilişsel sorunların çoğunu açıklayabilir.

Beyin değişikliklerinin bazıları, maddeyi bir yıl veya daha uzun süre bıraktıktan sonra geri dönebilse de, diğer değişiklikler uzun bir süre sonra bile düzelmeyebilir. Başka bir çalışma, bir zamanlar metamfetamin kullanan kişilerin ölüm riskinin arttığını göstermiştir. Parkinson hastalığının gelişmesi tetiklemektedir.

Bir kişi metamfetamin üzerinde aşırı doz alabilir mi?

Evet, kişi metamfetamini aşırı doz alabilir. Çok fazla madde kullandığında; ciddi, zararlı semptomlar veya ölümle sonuçlanan toksik reaksiyona neden olan aşırı doz alımı yaygındır. Tüm aşırı dozda uyuşturucu ölümlerinin yaklaşık yüzde 15’i metamfetamine bağlıdır.  Bu ölümlerin yüzde 50’sinin aynı zamanda bir opioid madde içerdiği gösterilmiştir. Opioidlerden ise en fazla fentanil ile kullanılmaktadır. Sonuç olarak ucuz olarak elde edilen, sentetik opioidlerin bağımlılara madde temin eden kişiler tarafından bağımlının haberi olmadan sokak metamfetaminine eklendiğini düşündürmektedir.

İşte çoğu durumda maddeye fiziksel olarak bağımlı olan kişi bilmeden aldığı maddelerin farklı kombinasyonlarından dolayı ölümle karşı karşıya geldiği başka bir trajik durum yaşayabilir.

Metamfetamin doz aşımı nasıl tedavi edilebilir?

Metamfetamin doz aşımına bağlı sıklıkla inme, kalp krizi veya diğer organ sorunlarına yol açar. Klinik tablo, doz ve kullanım süresine bağlı olarak “hafif ajitasyon”dan “multiorgan yetmezliği”ne kadar uzanır.

SistemKlinik BulgularEkstrem Komplikasyonlar
KardiyovaskülerTaşikardi, HT, Göğüs ağrısıMiyokard Enfarktüsü, Aort Diseksiyonu
NörolojikAjitasyon, Midriyazis, Psikozİntraserebral Hemoraji, Status Epileptikus
TermoregülasyonDiyaforez, AteşMalign Hipertermi (>41°C)
Renal/MetabolikDehidratasyonRabdomiyoliz, Akut Tübüler Nekroz (ATN)

Bu hücresel süreçler acilde gözlenen: ajitasyon/psikoz, hipertansif kriz, aritmi, hipertermi, nöbet, inme, rabdomiyoliz ve çoklu organ yetmezliği tablolarının biyolojik temelini oluşturur. Oksidatif stres ve mitokondriyal disfonksiyonun geri dönüşsüz nöronal hasara ilerlemesi, kronik kullanıcıda kognitif bozulma ve Parkinsonizm riskini artıran kalıcı hasara zemin hazırlar.

Metamfetamin toksisitesinde tedavi: Acil serviste temel yaklaşım

  1. İlk Yaklaşım ve Destek Tedavisi

ABC yaklaşımı:

Havayolu:

Şiddetli ajitasyon, bilinç değişikliği veya ciddi hipertermi varsa erken entübasyon.

Solunum: Yüksek akım O₂, solunum sayısı ve ETCO₂ takibi.

Dolaşım:

2 geniş damar yolu, EKG, kan basıncı, ritim monitörizasyonu, geniş spektrum tetkik (elektrolit, CK, böbrek fonksiyonu, troponin, laktat, kan gazı).

IV sıvı:

İzotonik kristaloid (0.9% NaCl veya Ringer laktat) ile hipovolemi, rabdomiyoliz ve böbrek hasarını önleme.

  • Ajitasyon, Sempatomimetik Fırtına ve Psikoz Tedavisi

Birinci basamak: Yüksek doz titrasyonlu benzodiazepin

Midazolam IV/IM/IN veya diazepam/lorazepam IV.

Hedef: Ajitasyonun kontrolü, sempatik deşarjın ve dolayısıyla taşikardi/hipertansiyon ve hiperterminin azalması.

Yetersizse: Antipsikotik eklenebilir (haloperidol, olanzapin, droperidol; QT ve hipotansiyon takibiyle).

Fiziksel restriksiyon, yalnızca hayatı tehdit eden durumda, sedatifle kombine ve kısa süreli.

  • Hipertermi ve Rabdomiyoliz Yönetimi

Giysi çıkarma, buharlaştırmalı soğutma, buz paketleri, soğuk IV sıvı.

Vakalarda 40 °C ve üzeri + kas rijiditesi varsa: Yüksek doz benzodiazepin, gerekirse nöromüsküler blokaj + entübasyon.

Parasetamol gibi antipiretikler etkisizdir.

Rabdomiyoliz:

Agresif IV sıvı; idrar çıkışı ≥1–2 mL/kg/s.

Hiperkalemi, asidoz ve AKI gelişirse nefroloji/diyaliz.

  •  Kardiyovasküler Komplikasyonlar

Hipertansiyon/taşikardi:

Önce sedasyon + sıvı.

Persistan hipertansif kriz için kısa etkili titrasyonlu vazodilatörler (örn. nitroprussid, nitrogliserin ± alfa‑bloker); saf beta‑blokerlerden (özellikle seçici) kaçınma eğilimi.

Göğüs ağrısı / iskemi: Standart AKS protokolü (ASA, nitrat, heparin, kardiyoloji).

Aritmiler: ACLS algoritmaları; özellikle K⁺, Mg²⁺, asidozun düzeltilmesi.

Özet Tablo: Acilde Ana Tedavi Hedefleri

Klinik problemTedavi
Ajitasyon / psikozYüksek doz benzodiazepin ± antipsikotik
Hipertansiyon / taşikardiSedasyon, sıvı, gerekirse vazodilatör
HipertermiAktif soğutma, kas aktivitesini baskılama
Rabdomiyoliz / AKIAgresif sıvı, elektrolit düzeltme

Figure 1 Metamfetamin toksisitesinde başlıca tedavi hedefleri

  • Nörolojik Komplikasyonlar

Nöbet: Benzodiazepin ilk basamak; devamında levetirasetam/fenitoin.

İnme şüphesi: Hızlı görüntüleme (BT ± BT anjiyo), nöroloji; reperfüzyon kararları standart inme protokollerine göre.

  • Yatış, İzlem ve Uzun Dönem

Orta/ağır toksisite bulguları varsa (hipertermi, rabdomiyoliz, AKI, EKG değişikliği, nöbet, inme, ciddi psikoz) yatış.

Stabil, hafif olgular psikiyatri/madde bağımlılığı birimlerine yönlendirilerek taburcu edilebilir.

SONUÇ

Metamfetamin (METH) zehirlenmesi, multisistemik tutulum gösteren ve acil tıp pratiğinde yönetimi zorlayıcı olan dinamik bir toksikolojik acildir. Yapılan güncel retrospektif çalışmalar, kanda metamfetamin saptanan vakalarda mortalitenin sıklıkla kardiyovasküler kollaps, yaygın visseral konjesyon ve kardiyak hipertrofi ile korele olduğunu ortaya koymaktadır. Klinik spektrumda, “plugging” olarak bilinen istemli rektal uygulama, yüksek mukozal vaskülarite ve emilim hızı nedeniyle intravenöz kullanımı taklit eden ani ve şiddetli sistemik toksisite tablolarına yol açabilmektedir. Ayrıca, karaciğer fonksiyonları normal seyretmesine ve hiperamonyemi görülmemesine rağmen gelişen METH ilişkili akut ensefalopati vakaları, ilacın kan-beyin bariyeri üzerindeki doğrudan nörotoksik etkisini ve tanısal süreçteki zorlukları kanıtlamaktadır. Klinik şüphenin düşük olduğu atipik semptomlu başvurularda dahi laboratuvar doğrulamasının yapılması, tanının netleştirilmesi ve uygun resüsitasyon stratejilerinin belirlenmesi açısından hayati bir araçtır.

Literatürdeki ekstrem vakalar ve polidrog kullanımı incelendiğinde, metamfetaminin alkol veya diğer uyarıcı maddelerle kombinasyonu, otopsi serilerinde saptanan mortalite oranlarını ve adli toksikolojik bulguların karmaşıklığını artırmaktadır. Özellikle kullanıcılar arasında, opioid ilişkili doz aşımı risklerini yönetmek amacıyla metamfetaminin bir “strateji” olarak kullanılması (örn. aşırı sedasyonu baskılamak için METH kullanımı), paradoksal olarak polidrog toksisitesini ve fatal seyreden kardiyorespiratuar olayları tetikleyebilmektedir. Paket sızıntısı kaynaklı “body stuffer” fenomeninde aniden gelişen dirençli status epileptikus ve 41°C üzerindeki malign hipertermi tabloları ise en yüksek mortalite riskini taşımaktadır. Bu bağlamda bildirilen vakalar, polisten kaçarken yutulan paketlerin gastrointestinal sistemde rüptüre olması sonucu gelişen masif intoksikasyonların, adli tıp ve acil tıp disiplinleri için en ölümcül senaryolardan biri olduğunu vurgulamaktadır. Bu durumlarda benzodiazepinlere ek olarak acil nöromüsküler blokaj, entübasyon ve agresif soğutma protokolleri zorunludur.

Klinik tabloyu ağırlaştıran diğer spektrumlar arasında; koroner risk faktörü olmayan gençlerde gelişen akut miyokard enfarktüsleri, bazal ganglion yerleşimli intraserebral hemorajiler ve gebelerde kontrolsüz vazokonstrüksiyona bağlı gelişen ablasyo plasenta yer almaktadır. Kronik maruziyette ise ejeksiyon fraksiyonunun %20’lere kadar gerilediği “Meth-heart” kardiyomiyopatisi, rabdomiyolize sekonder akut tübüler nekroz ve dopaminerjik nöron hasarı sonucu gelişen kalıcı parkinsonizm benzeri tablolar, bu zehirlenmenin kalıcı morbidite yükünü oluşturmaktadır.

‘’Metamfetaminin bağımlılık yapıcı etkisi oldukça yüksektir.’’

Metamfetamin almayan bağımlı; endişeli, tükenmiş bir görünüm, ağır depresyon, psikoz, yoğun uyuşturucu isteği olarak kendini gösterir.

Metamfetamin bağımlılığı nasıl tedavi edilir?

Metamfetamin bağımlılığını tedavi etmek için onaylanmış herhangi bir ilaç bulunmamaktadır. İyi haber şu ki, metamfetamin kötüye kullanımı önlenebilir ve ilaca bağımlılık davranışsal terapilerle tedavi edilebilir. Şimdiye kadar metamfetamin bağımlılığı için en etkili tedaviler, davranışsal terapilerdir.

Hastaların ilaç kullanımını tetikleyebilecek durumları tanımasına, bunlardan kaçınmasına ve bunlarla baş etmesine yardımcı olan bilişsel-davranışçı terapiler en etkili yöntemlerdir. Hastaları ilaçsız kalmaya teşvik etmek için ödüller kullanan motivasyonel teşvik terapileri başarılıdır.

İnsanlar, uzun süreli metamfetamin kullanımdan kaynaklanan çok sayıda tıbbi ve kişisel sorunu ele alan etkili tedavilere hazır ve istekli ise bağımlılıktan kurtulabilir. 

KAYNAKLAR

  1. Naoi, M., Wu, Y., Maruyama, W., & Shamoto‐Nagai, M. (2025). Phytochemicals Modulate Biosynthesis and Function of Serotonin, Dopamine, and Norepinephrine for Treatment of Monoamine Neurotransmission-Related Psychiatric Diseases. International Journal of Molecular Sciences, 26. https://doi.org/10.3390/ijms26072916.
  2. Paulus, M., & Stewart, J. (2020). Neurobiology, Clinical Presentation, and Treatment of Methamphetamine Use Disorder: A Review.. JAMA psychiatry. https://doi.org/10.1001/jamapsychiatry.2020.0246.
  3. Tobolski, J., Sawyer, D., Song, S., & Afari, M. (2022). Cardiovascular disease associated with methamphetamine use: a review. Heart Failure Reviews, 27, 2059 – 2065. https://doi.org/10.1007/s10741-022-10261-7.
  4. Karakukcu, C., Ciraci, M. Z., Kocer, D., Zararsiz, G. E., Reyhancan, M., & Altintop, I. (2018). Regional drug abuse prevalence depending on laboratory based urine illicit drug screening results/Laboratuvar verilerine dayali idrarda yasa disi madde analiz sonuclarina gore bolgesel madde kullanim yayginliginin belirlenmesi. Anadolu Psikiyatri Dergisi19(2), 169-177.
  5. Nalçacı, S., Oruç, M., Şamdancı, E., & Güven, S. (2025). Otopsisi Yapılan ve Kanda Alkol, Uyutucu Uyuşturucu ve Uyarıcı Madde Tespit Edilen Vakaların Retrospektif Olarak İncelenmesi. Adli Tıp Dergisi39(2), 147-158.
  6. Ferrer, C. R., Muñiz, I. G., Guerrero, M. Á., Ferrando, J. P., Estean, M. Á. L., León, G. T., … & Martín, B. B. (2020). Amphetamine and methamphetamine poisonings attended in hospital emergency departments: clinical features and the usefulness of laboratory confirmation. Emergencias32, 26-32.
  7. Farag A, Nordt SP, Perese J. Methamphetamine Poisoning After “Plugging” Intentional Recreational Rectal Use. J Emerg Med. 2024 May;66(5):e597-e600. doi: 10.1016/j.jemermed.2024.01.004. Epub 2024 Jan 8. PMID: 38556372.
  8. Rabbany JM, Fitzgerald K, Bowman J, Dong F, Neeki MM. Methamphetamine-induced encephalopathy in the absence of hyperammonemia. BMC Psychiatry. 2023 Apr 20;23(1):276. doi: 10.1186/s12888-023-04764-2. PMID: 37081388; PMCID: PMC10120267.
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
Etkinlik adıTemel ve İleri Toksikoloji Kursu
Etkinlik Tarihi19-20 Haziran 2026
Etkinlik İliVan
Etkinlik adresiVan Eğitim ve Araştırma Hastanesi Konferans Salonu
Çalışma Grubu BaşkanıProf. Dr. Ayça Açıkalın Akpınar
Kurs Genel KoordinatörüProf. Dr. Ataman KÖSE
Kurs Yerel KoordinatörüDr. Öğr. Üyesi Mehmet Tatlı
EğiticilerProf. Dr. Ayça Açıkalın Akpınar
 Prof. Dr. Ataman KÖSE
 Doç. Dr. İsmail Altıntop
 Doç. Dr. M. Reşit Öncü
 Dr. Öğr. Üyesi Akif Yarkaç
 Dr. Öğr. Üyesi Ömer Taşkın
 Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Tatlı
 Uzm. Dr. Ahmet Aykut

Kursun Amacı, Kapsamı ve Hedefleri

TATD Toksikoloji Kurslarının amacı, tüm acil tıpta uzmanlık öğrencileri, acil tıp uzmanları ve tüm hekimlere, toksikoloji hastalarının yönetimi hakkında bilgi vermektir. Hem tanısal, hem de tedaviye yönelik yaklaşımlar, güncel literatür ve kılavuzlar eşliğinde sunulmaktadır.

Kursun Hedef Kitlesi

Acil Tıp Asistanları (tüm kıdemler), Acil Tıp Uzmanları, hekimler

Kurs Planı

Temel ve İleri toksikoloji kursu iki gün olarak tasarlanmıştır. Kursumuz 19 Haziran 2026 günü sabah 08.30’da kayıt ile başlamaktadır. İlk ders saat 09.00’da olup, son ders 17.00’de bitecektir. Kursumuzun ikinci günü dersler sabah 09.00, akşam 16.00 arasındadır. 20 Haziran 2026 saat 16.00’da kursiyerlerimize sertifikaları verilerek kapanış töreni yapılacaktır.

Katılımcı sayısı ve Oturma Düzeni Sınıf veya amfi

Kursa nasıl kayıt yaptırırım?

İnternet sitemize (www.tatd.org.tr) kayıt olarak Türkiye Acil Tıp Derneği Eğitim Merkezi (TATDEM- https://tatd.org.tr/tatdem/) bölümünden kaydolabilirsiniz.

Kurs fiyatı ve dahil olanlar:

Kurs ücreti: 4000 TL

  • Gün içinde sınırsız sıcak içecek ve ikramlar
  • Kursa özel Whatsapp iletişim grubu kurulacaktır.
19 Haziran 2026 CUMA
08:30-09:00Açılış-Kurstan Beklentiler 
09:00-09:40Toksikolojide Semptomatoloji ve ToksidromlarProf. Dr. Ataman KÖSE
09:40-10:20Dekontaminasyon ve Antidotlar/Lipid tedavisiDr. Öğretim Üyesi Mehmet Tatlı
10:20-10:40ARA 
10:40-11:20Toksik Alkol ZehirlenmeleriDr. Öğr. Üyesi Ömer Taşkın
11:20-12:00Parasetamol ve Nonsteroid Antiinflamatuar İlaç Zehirlenmeleri Dr. Öğr. Üyesi Akif Yarkaç
12:00-13:30ÖĞLE YEMEĞİ ARASI 
13:40-14:20İnhalasyon Ajanları ile Zehirlenmeler (Karbonmonoksit Zehirlenmeleri, Siyanür)Doç. Dr. İsmail Altıntop
14:20-14:40ARA 
14:40-15:20Antidepresan ZehirlenmeleriUzm. Dr. Ahmet Aykut
15:20-16:00Tarım İlaçlarına Bağlı Zehirlenmeler Prof. Dr. Ayça Açıkalın Akpınar
16.00-16.20ARA 
16.20-17.00Ekstrakorporeal TedavilerDr. Öğretim Üyesi Mehmet Tatlı
20 Haziran 2026 CUMARTESİ
09:00-09:40Sokak İlaçları ile olan ZehirlenmelerDoç. Dr. İsmail Altıntop
09:40-10:20Bitkisel Ürünler ile olan zehirlenmelerUzm. Dr. Ahmet Aykut
10:20-10:40ARA 
10:40-11:20Mantar ZehirlenmeleriDoç. Dr. M. Reşit Öncü
11:20-12:00Kalsiyum Kanal ve Beta Bloker ZehirlenmeleriProf. Dr. Ayça Açıkalın Akpınar
12:00-13:00ÖĞLE YEMEĞİ ARASI 
13:00-13:40Venomu Olan Hayvanlara Bağlı Zehirlenmeler: Yılan Isırıkları, Akrep ve Örümcek SokmalarıProf. Dr. Ataman KÖSE
13:40-14:20Kimyasal SilahlarDr. Öğr. Üyesi Ömer Taşkın
14:20-14:40ARA 
14:40-15:20 Olgularla ToksikolojiProf. Dr. Ayça Açıkalın Akpınar Prof. Dr. Ataman KÖSE  Dr. Öğr. Üyesi Akif Yarkaç Dr. Öğr. Üyesi Ömer Taşkın
15:20-16:00Söz SizdeTüm Eğitmenler
16.00-16.30KAPANIŞ, SERTİFİKA TÖRENİ 

            Adres:    Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Konferans Salonu, Van

,

            İletişim:         Prof. Dr. Ataman Köse

                                   [email protected]

                                   +90 532 775 05 12

                                   Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Tatlı

                                   05301761219

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Prof. Dr. Ayşe Handan DÖKMECİ

Bhopal’den günümüze büyük endüstriyel kazalar ve toksik salımlar bize ne öğretti?

 Karşılaştırmalı literatür ışığında pratik bir müdahale çerçevesi.”

Acil serviste bazı günler “normal” akar: göğüs ağrısı, travma, sepsis… Ama bazı günler, daha kapıdan giren hastanın kokusu, giysisindeki ıslaklık, aynı anda gelen birden fazla benzer semptomlu kişi ya da ambulans ekibinin belirsiz ifadeleri size şunu düşündürür: “Bu sıradan bir vaka değil; bu bir toksikolojik olay olabilir.” Kimyasal sızıntılar, endüstriyel kazalar, kitle maruziyetleri, radyolojik olaylar ve daha karmaşık “teknojenik” krizler; acil servisi sadece klinik açıdan değil, operasyonel ve halk sağlığı açısından da aynı anda test eder.

Bu yazıda, toksikolojik afetleri acil servis perspektifiyle ele alacağım: “Neyi ortak, neyi farklı yönetiyoruz?”, “Hangi hatalar tekrar ediyor?” ve “Acil servis bunu nasıl sistematik bir çerçeveye oturtabilir?” Sorularına, karşılaştırmalı literatürde öne çıkan bulgular üzerinden pratik yanıtlar üreteceğim.

Neden karşılaştırmalı bakmak zorundayız?

Toksikolojik afetler birbirinden çok farklı görünebilir: Birinde klor gazı sızıntısı, diğerinde radyolojik bir olay, başka birinde endüstriyel patlama… Ancak literatürün işaret ettiği kritik nokta şudur: olay türleri değişse de acil servis içinde tekrar eden işlevsel sorunlar var. KBRNp (kimyasal, biyolojik, radyolojik, nükleer, patlayıcı) olaylarına acil servis yanıtını inceleyen sistematik derleme, özellikle tanıma–dekontaminasyon–triyaj–surge kapasitesi–personel güvenliği gibi “ajan bağımsız” fonksiyonların her olayda yeniden gündeme geldiğini gösteriyor (Razak & Barnes, 2018). Diğer yandan, ulusal sağlık sistemlerinin “teknojenik aciller”e yanıtını bir araya getirerek tartışan çalışmalar, sahadaki klinik kararların üzerinde yer alan yönetişim, koordinasyon, risk iletişimi ve iyileşme katmanlarının da olaylar arası karşılaştırmaya açık olduğunu vurguluyor (Orlov, 2025).

Bu nedenle “tek tek olaylara” değil, ortak fonksiyonlara odaklanan bir yaklaşım; acil servis hazırlığını daha ölçülebilir ve öğretilebilir hale getiriyor.

1) İlk kırılma noktası: Olayı erken tanımak (“Bu toksikolojik olabilir mi?”)

Toksikolojik afetlerde ilk saatlerin en kritik riski şudur: Olayın doğası geç fark edilir ve acil servis bir süre “rutin klinik modda” çalışır. Razak ve Barnes’ın (2018) acil servis yanıtına dair sentezi, özellikle KBRNp bağlamında erken tanıma/erken şüphe eksikliğinin iki sonucu olduğunu öne çıkarır:

  1. Klinik yönetimde gecikme: Maruziyet yolu, beklenen toksidrom, antidot gereksinimi veya izolasyon/dekontaminasyon gereksinimi geç anlaşılır.
  2. İkincil kontaminasyon riski: “Kendi başına gelen” (self-referred) mağdurlar, dekontaminasyon yapılmadan triyaj alanına/servis içine girebilir. Bu da personel ve diğer hastalar için yeni bir maruziyet zinciri oluşturur.

Pratikte bu, acil servis için şu anlama gelir: Toksikolojik afet yaklaşımı bir “olay günü” protokolü değil, “günlük klinik şüphe kasının” bir uzantısı olmalı. Benzer şikâyetlerle aynı zaman aralığında gelen hastalar, açıklanamayan irritan semptom kümeleri, belirgin koku/kimyasal temas öyküsü, sahadan gelen parçalı bilgiler… Bunlar “toksikolojik olay alarmı”dır.

2) Dekontaminasyon: teknik bir işlem değil, bir sistem stres testi

Dekontaminasyon çoğu zaman pratikte “yer var mı, kim yapacak, ne kadar KKE (Kişisel Koruyucu Ekipman) var?” sorularına takılır. Oysa literatürde dekontaminasyon, olay anında acil servisin lojistik, mahremiyet, triyaj, güvenlik ve iletişim kapasitesini aynı anda ölçen bir işlev olarak ele alınıyor (Razak & Barnes, 2018).

KBRNP olaylarına acil servis yanıtını inceleyen çalışma, kitlesel dekontaminasyonda şu temaların tekrar ettiğini gösterir (Razak & Barnes, 2018):

  • Akış yönetimi: Dekontaminasyona gidecek hasta ile doğrudan klinik alana girecek hastanın ayrımı net değilse tıkanma olur.
  • Kaynak sürekliliği: Malzeme (ör. KKE) bittiğinde süreç çöker; “ilk 30 dakikayı” kaldıran plan “ilk 6 saati” kaldıramayabilir.
  • Personel eğitimi: Prosedür biliniyorsa bile, gerçek olayda rol dağılımı ve iletişim aksar.

Toksikolojik acillerin tıbbi-sıhhi sonuçlarının yönetimine dair pratik odaklı değerlendirmeler ise (özellikle kimyasal olaylar için) standartlaştırma eksikliği, eğitim ve kaynak yetersizliklerini tekrar eden açıklar olarak vurgular (Prostakishin & Avetisov, 2020). Bu iki bakış birlikte okunduğunda ortaya çıkan net mesaj: Dekontaminasyon, “bir ekip” meselesi değil; tüm acil servisin operasyonel mimarisi meselesidir.

3) Triyaj ve Kapasite Aşımı: toksikolojik olaylarda “klasik triyaj” neden yetmez?

Toksikolojik olayların triyajında iki özgün zorluk var:

  1. Belirti şiddeti ile risk her zaman paralel değil. Bazı ajanlarda gecikmeli ağırlaşma (latent dönem) görülebilir; ilk anda iyi görünen hasta ilerleyen saatlerde kötüleşebilir. Bu durum, “görünene göre” triyajın hatalı güven hissi üretmesine neden olur.
  2. Kaynak türü farklıdır. Normalde sedye/oda/monitör sayısı belirleyiciyken; toksik olaylarda dekontaminasyon hattı, KKE, antidot, izolasyon alanı, zehir danışma hizmetleri ve laboratuvar kapasitesi belirleyici hale gelir.

Epidemiyolojik yöntemler üzerinden çevresel halk sağlığı afetlerinden çıkarılan dersler, özellikle maruziyetin ölçüm zorlukları ve yanlış sınıflandırma riskinin, klinik akışın üzerinde de gölge oluşturduğunu hatırlatır: kim maruz kaldı?, ne kadar kaldı?, ne zaman kaldı? soruları net değilse hem klinik karar hem de izlem/raporlama zayıflar (Svendsen & Bennett, 2012).

Bu yüzden toksikolojik kapasite aşımı yönetimi, “yatak sayısı artırma”nın ötesinde; Klinik önceliklendirme + hasta trafiği yönetimi + kaynak optimizasyonunagöre kapasite planlaması gerektirir.

4) Halk sağlığı ile kesişim: Tahliye, hassas gruplar ve risk iletişimi

Acil servis hekimi çoğu zaman “sahanın” kararlarını izler: tahliye mi, yerinde kalma (shelter-in-place) kararları, güvenli bölge, toplanma alanları… Fakat bu kararlar doğrudan acil servisin hasta yükünü, hasta profilini ve maruziyet düzeyini belirler.

Kimyasal kazalarda tahliye trendlerini inceleyen çalışma, zaman içinde olayların doğasının ve sonuçlarının değiştiğini; daha geniş ölçekli tahliyelerin daha sık gündeme geldiğini vurgulamaktadır (Cutter, 1991). Bu, klinik açıdan şu anlama gelir: Tahliye kararı daha “normalleşmiş” bir müdahale olsa da, her tahliye iyi yönetilmezse sağlık etkilerini azaltmak yerine artırabilir (ör. kırılgan gruplarda taşınma kaynaklı komplikasyonlar, tedavi kesintileri gibi). Hassas gruplar konusu burada kilit nokta olarak karşımıza çıkmakta. Akut kimyasal salımların hassas popülasyonlar üzerindeki halk sağlığı sonuçlarını inceleyen çalışma, çocuklar, yaşlılar ve kurum bakımındaki bireylerin olaylardan orantısız etkilenebileceğini ve planlamanın bu gerçeğe göre yapılması gerektiğini ortaya koymakta (Ruckart & Orr, 2008). Acil servis için bu durum; pediatrik ve geriatri kapasitesi, kronik ilaç sürekliliği, oksijen/cihaz bağımlı hastaların lojistiği ve “kurumdan gelen toplu başvurular” gibi senaryoların önceden çalışılması demektir.

Toksikolojik afetlerde tahliye yönetimine ilişkin değerlendirmeler, ülke/olay farklılıklarına rağmen ortak başlıkları öne çıkarır: hızlı bildirim, karar süreçlerinin netliği, altyapı hazırlığı. Bu bileşenler, acil servisin “saha ile aynı dili konuşması” için önemlidir: risk iletişimi ne kadar netse, acile gelenlerin profili o kadar öngörülebilir olur.

5) Uzun dönem izlem: Acil servis “bitti” dediğinde afet bitmiyor

Acil servis, afetin ilk klinik penceresini yönetir; ama toksikolojik afetlerin gerçek yükü çoğu zaman aylar-yıllar içinde çıkar. Çernobil, Dünya Ticaret Merkezi, Bhopal ve Graniteville gibi olaylardan ders çıkaran epidemiyolojik değerlendirmeler; uzun dönem izlemin en zor kısmının “maruziyetin doğru sınıflanması” ve uygun kohort/çıktı seçimi olduğunu vurgular (Svendsen & Bennett, 2012). Bu, acil servis açısından kritik bir noktaya bağlanır:

  • İyi kayıt = iyi bilim + iyi halk sağlığı. Olay günündeki triyaj notları, semptom başlangıç zamanı, olası maruziyet yeri/şekli ve uygulanan dekontaminasyon/tıbbi tedaviler; ileride hem klinik izlem hem de epidemiyolojik değerlendirmeler için altın veridir.

Ayrıca “teknojenik aciller” perspektifinden bakıldığında, sağlık sisteminin yanıtı sadece akut klinik yönetimle sınırlı değildir; iyileşme, izlem, psikososyal destek ve kurumlar arası koordinasyon da değerlendirme alanıdır (Orlov, 2025). Bu nedenle acil servisler, olay bittiğinde bile veri aktarımı ve izlem mekanizmalarının başlangıç noktasıdır.

6) Acil servis için pratik bir çerçeve: “5 Fonksiyon, 1 Akış”

Bu yazı kapsamında uygulanabilir bir çerçeve önermek gerekirse, toksikolojik afetleri şu 5 fonksiyon üzerinden düşünmek, hem eğitim hem de tatbikat planlamasını kolaylaştırır:

  1. Şüphe ve Tanıma (Recognition): benzer semptom kümeleri, koku/irritan bulgular, olay bilgisi (Razak & Barnes, 2018).
  2. Ayrıştırma ve Güvenlik (Isolation/Zone): sıcak–ılık–soğuk alan mantığı, personel güvenliği, ikincil kontaminasyonun önlenmesi (Razak & Barnes, 2018).
  3. Dekontaminasyon (Decon): kitlesel akış, mahremiyet, KKE sürekliliği, rol dağılımı (Razak & Barnes, 2018; Prostakishin & Avetisov, 2020).
  4. Klinik Yönetim (Care): toksidrom yaklaşımı, destek tedavileri, antidot/özgül tedaviler, gözlem süreleri (Prostakishin & Avetisov, 2020).
  5. Veri–Bildirim–İzlem (Public health link): kayıt kalitesi, bildirim, hassas gruplar, tahliye/sığınma kararlarıyla eşgüdüm (Ruckart & Orr, 2008; Svendsen & Bennett, 2012).

Bu 5 fonksiyon, ajan türü ne olursa olsun acil servisin “omurga” işlevlerini temsil eder. Olay özelinde değişen şey; bu fonksiyonların ağırlığı ve hızıdır.

Son söz: “Karşılaştırmalı düşünmek” acil servisin refleksi olmalı

Toksikolojik afetler nadir görünebilir, ama etkisi büyüktür. Literatür bize şunu söylüyor: Birçok olayda tekrar eden başarısızlıklar var—erken tanıma gecikiyor, dekontaminasyon akışı tıkanıyor, kaynak türü yanlış öngörülüyor, hassas gruplar gözden kaçıyor ve kayıt/izlem zayıf kalıyor (Razak & Barnes, 2018; Prostakishin & Avetisov, 2020; Ruckart & Orr, 2008; Svendsen & Bennett, 2012). İyi haber şu: Bu hatalar “kader” değil; fonksiyon bazlı planlama ve düzenli tatbikatla yönetilebilir.

Acil tıp uzmanları için asıl hedef, her olayı ezberlemek değil; olaylar arasında değişmeyen fonksiyonları güçlendirmektir. Çünkü toksikolojik afetlerde “ilk saatler” çoğu zaman hem hastanın, hem personelin, hem de toplumun kaderini belirler.

Kaynakça

Cutter, S. L. (1991). Fleeing from Harm: International Trends in Evacuations from Chemical Accidents. International Journal of Mass Emergencies & Disasters, 9(2), 267-285. https://doi.org/10.1177/028072709100900209

Orlov, S.A. (2025). Current challenges in evaluating national health systems’ response to technogenic emergencies. Russian Military Medical Academy Reports, 44(2), 175-187.Prostakishin, A., S. Sarmanaev, G. Avetisov (2020). Main drawbacks in eliminating medical and sanitary consequences of chemical emergencies. Disaster Medicine, 4(2), 45–52.

Razak S, Hignett S, Barnes J. Emergency Department Response to Chemical, Biological, Radiological, Nuclear, and Explosive Events: A Systematic Review. Prehospital and Disaster Medicine. 2018;33(5):543-549. doi:10.1017/S1049023X18000900

Ruckart PZ, Orr MF. Public health consequences on vulnerable populations from acute chemical releases. Environ Health Insights. 2008 Jul 9;1:3-10. doi: 10.4137/ehi.s828.

Svendsen ER, Runkle JR, Dhara VR, Lin S, Naboka M, Mousseau TA, Bennett C. Epidemiologic methods lessons learned from environmental public health disasters: Chernobyl, the World Trade Center, Bhopal, and Graniteville, South Carolina. Int J Environ Res Public Health. 2012 Aug;9(8):2894-909. doi: 10.3390/ijerph9082894

Tin D, Cheng L, Hata R, Hertelendy AJ, Hart A, Ciottone G. Descriptive Analysis of the Healthcare Aspects of Industrial Disasters Around the World. Disaster Medicine and Public Health Preparedness. 2023;17:e400. doi:10.1017/dmp.2023.64.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Herkese merhabalar, her daim önemli zehirlenmeler olan, organofosfat zehirlenmesi ile ilgili 2019 yılında Current Opinion in Toxicology dergisinde yayınlanmış Reddy’nin (1) yazdığı derlemenin özetini sunacağız. Keyifli okumalar.

Dünya çapında intiharlar veya tarım kazaları nedeniyle her yıl binlerce organofosfatlı pestisit zehirlenmesi meydana gelmektedir. Monokrotofos, parathion, klorpirifos, paraokson ve diizopropilflorofosfat (DFP) gibi OP pestisitler güvenilir tehdit ajanları olarak kabul edilmektedir. Sinir gazları; tabun (GA), sarin (GB), soman (GD), siklosarin (GF) ve VX gibi maddeler bilinen en zehirli kimyasal maddeler arasındadır, savaşlarda kimyasal silah olarak veya sivillere karşı biyoterör ajanı olarak kullanılırlar. Novichok olarak bilinen bileşikler, şimdiye kadar üretilmiş en ölümcül kimyasal silahlar arasında kabul ediliyor ve bileşimlerinin belirsizliği nedeniyle tespit edilmesi zordur. Bu bileşiklerin sıvı veya gaz hali farketmeksizin maruz kalındıktan dakikalar sonra insanları öldürdüğü biliniyor. Rusça’da “yeni gelen” anlamına gelen Novichok maddesi, Suriye’de kullanılan sarinden veya Malezya’da Kim Jong Nam’ın suikastında kullanılan VX’ten daha tehlikeli ve gelişmiş bir sinir gazıdır.

Organofosfatlar ve sinir gazları, ortak mekanizmalar yoluyla ölümcül nörotoksisiteye neden olurlar. Bu mekanizmalar öncelikle asetilkolinesterazı (AChE) geri dönüşümsüz olarak inhibe ederek nörotoksisiteye yol açar; bu da merkezi ve periferik sinir sistemlerinde sinaptik aralıkta aşırı asetilkolin (ACh) birikimine neden olur. Plazmada, eritrositlerde, dokularda ve beyinde AChE’yi inhibe ederler. Sonuç olarak, ACh sinaptik aralıklarda aşırı birikir, bu da yaygın ve aşırı sinir uyarımına neden olur ve kaslar sürekli olarak kasılmaya başlar, gevşeme yeteneğinden yoksun kalır. Bu durum kas spazmlarına, konvülsiyonlara, sürekli nöbetlere, solunum arrestine ve ölüme yol açar. OP saldırısından canlı kurtulan kişinin, ciddi beyin hasarı yaşama olasılığı yüksektir.

Organofosfatların başlıca etkisi iskelet kasları üzerindedir, kas fasikülasyonlarına ve kasılmalarına ve ayrıca gösterge niteliğinde olan miyozis’e neden olur. Sinir gazına maruziyet burun akıntısı ile başlar ve bronkokonstriksiyona ve sekresyonların artmasına neden olur ve toksik belirtilerin ortaya çıkmasından sonra solunum arresti gerçekleşir. Ciddi MSS belirtileri bilinç kaybı, nöbet ve apnedir. Status epileptikus, maruziyetten dakikalar sonra ortaya çıkar, 30 dakika ve daha uzun süre devam edebilir. Hemen kontrol altına alınmazsa, bu durum yaygın beyin hasarına ve ölüme neden olabilir.

OP zehirlenmesi yönetimi, dekontaminasyon, ventilasyon ve panzehirlerin uygulanmasını içerir. OP zehirlenmesinin tedavisinde üç ilaç kullanılır: atropin sülfat, pralidoksim klorür (2-PAM) ve diazepam. Bu ilaçlar, kimyasal saldırı veya kaza durumunda kullanılmak üzere otomatik enjektörlü CHEMPACK’ler halinde dağıtılır. Sinir gazı maruziyeti için ise risk altında olan askeri personellerde profilaktik premedikasyon olarak piridostigmin bromür kullanılır.

Maruziyet sonrası, atropin biriken ACh’nin etkilerini bloke ederek salivasyonu ve bronkokonstriksiyonu azaltarak solunumu kolaylaştırırken, 2-PAM ise ajan-enzim bağını kırarak AChE enzimini serbest bıraktırır. Atropin ve 2-PAM, MSS’ye zayıf girişi nedeni ile sınırlı bir etkiye sahiptir. Bu sebeple OP’lerin nikotinik etkileri olan spazmlar ve fasikülasyonlar atropin ile iyileştirilemez. Atropin ve 2-PAM tedavisine rağmen, MSS’de kontrolsüz ACh birikir ve epileptik nöbetlere (status epileptikus dahil) ve kolinerjik krize neden olur.

OP nörotoksisitesinde diazepam ve midazolam maruziyetten hemen sonra verildiğinde OP kaynaklı nöbetleri ve beyin hasarını önlemeye yardımcı olabilen benzodiazepin (BDZ) grubu antikonvülsanlardır. Her iki ilaç da OP maruziyetinden sonra 30 dakika içinde verildiğinde etkilidir, ancak maruziyetten bir veya iki saat sonra fazla etkileri olmaz. Kimyasal savaş ve beklenmedik biyoterörizmde, bu 30 dakikalık süre gerçekçi bir zaman dilimi değildir. Bu nedenle, konvülsif nöbetler ve status epileptikus ve OP maruziyetinin nörotoksik belirtileri, kalıcı derin nöronal beyin hasarına ve ölüme neden olur. Askerler sinir gazı saldırısı durumunda kişisel kullanım için sıklıkla panzehir kitleri taşısa da, sivillerin antikonvülsan ilaçlara erişimi zordur; hastaneye ulaşma ve ilaçların uygulanması süreci yaklaşık en az 40 dakika sürer. Yani bu OP’a maruz kaldıktan sonra, herhangi bir antikonvülsanın yaklaşık 40 dakikadan sonra bile etkili olması gerekir. Kimyasal saldırı sonrası sağ kalanlarda, OP kaynaklı nörotoksisite, uzun süreli beyin hasarına ve yıkıcı nöropsikiyatrik işlev bozukluğuna yol açabilir. Hatta Matsumoto ve Tokyo’daki sarin saldırılarından beş yıl sonra dahi, sarine maruz kalan insanlarda yıkıcı nörolojik ve psikiyatrik bozukluklar bildirilmiştir.

Hayvan modellerinde DFP maruziyetinden sonra, OP zehirlenmesinde en yaygın kullanılan BDZ’ler için iki önemli mekanizma incelenmiş; ilk olarak, her bir ilacın nöbetleri ve status epileptikusu ne kadar etkili bir şekilde baskıladığına, ikinci olarak, ilaçların beyin hasarına karşı ne kadar etkili bir şekilde koruma sağladığına bakılmış. Her iki çalışmanın sonuçlarına göre, diazepam ve midazolamın maruziyet sonrası 10. Dakikada verildiğinde nöbetleri, nörodejenerasyonu ve nöroinflamasyonu kontrol etmede çok etkili olduğunu göstermiş. Bununla birlikte, her iki ilaç da maruziyet sonrası 60. dakika veya 120. dakika sonra uygulandığında tamamen etkisiz bulunmuş. BDZ’ler, status epileptikus tedavisinde kullanılan başlıca ilaçlardır, ancak direnç konusunda güçlü kanıtlar mevcuttur.

BDZ’ler sinaptik GABA-A reseptörlerinin pozitif allosterik agonistleri olduğundan, farmakokinetik bir mekanizmadan ziyade reseptörlerin kaybı veya içselleştirilmesi gibi farmakodinamik dahil olmak üzere birden fazla mekanizma, etkinliklerinin azalmasına katkıda bulunabilir. BDZ’lerin maruziyet sonrası geç dönemde nöbetleri kontrol edemediği, ancak bunun beyinde yeterli miktarda bulunmamalarından değil, hedef reseptörlerin kaybı, nöronların kaybı ve hasara bağlı inflamasyonundan kaynaklı olduğu daha olası düşünülmektedir.

OP kaynaklı nöbetin başlangıcından itibaren 10 ila 20 dakika içinde nöron hücrelerinin %50’sinden fazlasında BDZ reseptörleri kaybolur. BDZ uygulandığında geride kalan reseptörlere bağlanıyor, ancak üretebilecekleri maksimum etki, verilen dozdan bağımsız, mevcut reseptör sayısına bağlı olduğundan nöbetlerin kısmi kontrolü için tekrarlanan BDZ dozlarına ihtiyaç duyuluyor ve bu da kurbanlarda sedasyon, solunum depresyonu ve toleransa yol açıyor. Dahası, OP zehirlenmesi astrogliosis ve mikrogliosis ile kanıtlandığı gibi nöronları da öldürür ve bu da çok az BDZ reseptörü problemini daha da kötüleştirir çünkü ilacın reseptörlere bağlanabilmesi için hücrenin canlı olması gerekir. Aşırı nöronal uyarılma ve senkronizasyonun nöbetlere dönüşmesini engelleyen inhibitör ara nöronların kaybı da, kendi kendini sürdüren bir nöbet devresi oluşturur. Bunlar da, BDZ’lerin sahadan sonra uygulandığında neden başarısız olduğunun nedenini açıklar. Bu çalışmalar, BDZ’lerden daha etkili olan yeni nesil antikonvülsanların geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

BDZ reseptörleri yalnızca post-sinaptik bağlantılarda bulunur. Bununla birlikte, perisinaptik ve ekstrasinaptik bölgelerde yeni bir GABA-A reseptör tipi mevcuttur (Şekil 2). OP molekülleri, BDZ reseptörlerini oluşturan “sinaptik” formları yok edebilirken, GABA-A reseptörlerinin “ekstrasinaptik” formlarını etkilemezler. Bu GABA-A reseptörleri, OP maruziyetinden sonra kaybolmayacakları için yeni ilaçlar için hedef olmalıdır.

Organofosfat Zehirlenmesine Karşı Yeni Antikonvülsan Panzehirler Olarak Nörosteroidler

Nörosteroidler, benzersiz bir etki mekanizmasına sahip olup, BDZ’lerden daha etkili ve güvenli bir şekilde konvülzyonları durdurma potansiyeline sahiptir ve ayrıca nörosteroidler nöroproteksiyon da sağlayabilir. Nöroproteksiyon, OP zehirlenmesinin sebep olduğu aşırı uyarılabilirliği ve bunun nöronal hasar ve nöroinflamasyon üzerindeki şiddetlendirici etkisini azaltarak sağlanır. Bu ürünler, hem askeri personel hem de sinir gazı saldırılarının sivil kurbanları için devrim niteliğinde olabilecek şekilde FDA onayı için geliştirilmektedir. Nörosteroidler beyin içinde sentezlenen ve genomik olmayan, membran reseptörleriyle nörosteroid etkileşimler yoluyla nöronal uyarılabilirliği hızlıca değiştiren ve geleneksel hormonal etkilerden yoksun steroidleri ifade eder. Beyinde allopregnanolon (brexanolon), pregnanolon, androstanediol ve allotetrahidrodeoksikortikosteron (THDOC) dahil olmak üzere çeşitli nörosteroidler mevcuttur. Bunlar nöronal uyarılabilirliği ve nöroplastisiteyi düzenlemede kritik roller oynarlar.

Nörosteroidler, pozitif allosterik modülatörler ve GABA-A reseptörlerinin doğrudan aktivatörleri olarak işlev görürler (Şekil 2). Reseptör kanalındaki “nörosteroid bağlanma bölgelerine” bağlanırlar; bu bölgeler, BDZ’ler ve GABA bölgelerinden farklıdır, ve SSS’de tüm GABA-A reseptör izoformları üzerinde etki gösterir. Reseptör kanallarını öncelikle GABA’nın allosterik güçlendirilmesi yoluyla ve kanalın doğrudan aktivasyonu yoluyla aktive ederler. Sinaptik ve ekstrasinaptik reseptörler olarak sınıflandırılan iki farklı GABA-A reseptör kategorisi vardır (Şekil 2). Bunlar, GABA’ya olan afiniteleri ve etkinlikleri, duyarsızlaşma hızları ve ilaç duyarlılıkları açısından farklı özellikler sergilerler. Sinaptik (γ içeren) reseptörler, presinaptik GABA salınımına yanıt olarak hızlı ve geçici fazik akımlar üretir. Ancak, ekstrasinaptik (δ içeren) reseptörler, ortam GABA tarafından kalıcı, duyarsızlaşmayan tonik akımlar üretir. Tonik akımlar, sürekli kanal iletkenliği yoluyla genel bazal tona ve şant inhibisyonuna katkıda bulunur, böylece ağ uyarılabilirliğini ve nöbet duyarlılığını düzenler. Nörosteroidler, fazik inhibisyona aracılık eden sinaptik reseptörler için yüksek bir potansiyele sahipken, tonik inhibisyonu destekleyen ekstrasinaptik reseptörler için daha büyük etkinlik veya duyarlılık gösterirler. Net çıktı, beyindeki aşırı uyarılabilirliği ve fokal deşarjları etkili bir şekilde şantlayabilen maksimum inhibitör tondur. Bu nedenle, nörosteroidler geniş spektrumlu antikonvülsan aktiviteye ve nöbet bozukluklarının tedavisinde umut vadeden klinik potansiyele sahiptir.

Dirençli status epileptikus, OP zehirlenmesinin ayırt edici özelliğidir. Mekanistik olarak, status epileptikus sırasında hipokampusta sinaptik GABA-A reseptörlerinde hızlı bir düşüş ve buna bağlı olarak fazik inhibisyonda azalma meydana gelir. Bu değişiklikler, status epileptikusda BDZ’lere karşı direnci açıklayabilir. Bunu aşmak için, OP kaynaklı status epileptikusa karşı yeni antikonvülzanlar olarak nörosteroidler öneriyoruz. “Nörosteroid tedavimiz”, tonik inhibisyon üreten ekstrasinaptik GABA-A reseptörlerinin status epileptikus sırasında içselleşmediği, dolayısıyla hem ekstrasinaptik hem de sinaptik reseptörleri aktive eden nörosteroidlerin status epileptikus için daha etkili tedaviler olduğu varsayımına dayanmaktadır. Deneysel paradigmalarda, status epileptikus, sinaptik fazik inhibisyonda bir azalmaya neden olur, ancak ekstrasinaptik tonik inhibisyonda bir azalmaya neden olmaz. Nörosteroidler ekstrasinaptik inhibisyonu artırabildiğinden, daha büyük ölçüde, OP maruziyeti için rasyonel bir tedavi stratejisi sunarlar çünkü sürekli nöbet aktivitesine karşı koymak için inhibisyonu en üst düzeye çıkarabilirler.

Sonuç olarak, allopregnanolon, THDOC ve ganaxolon; DFP ve soman tarafından indüklenen kolinerjik status epileptikusun kemirgen modellerinde test edilmiştir. DFP, soman ve VX dahil olmak üzere OP maruziyeti modellerinde doğal nörosteroidlerin (Şekil 3), sentetik analogların (alfaxolon, ganaxolon) ve süper analogların (ganaxolon analogları) etkinliğini daha ayrıntılı olarak karakterize ettik. Nörosteroidler, sıçan modellerinde OP maruziyetinden 40 dakika veya daha sonra verildiğinde etkiliydi; status epileptikus ve nöronal hasarın hızlı ve etkili bir şekilde kontrolünü sağladılar. Genel olarak, nörosteroidler, çok sayıda preklinik toksikokinetik çalışmadan da anlaşıldığı üzere, LOAEL’den daha düşük dozlarda OP zehirlenmesi için midazolamdan daha etkili antikonvülsan ve nöroprotektanlardır.

Allopregnanolonun 3β-metillenmiş sentetik analoğu olan ganaxolone, OP maruziyet modellerinde kapsamlı olarak test edilmiştir. Ganaxolone, sinaptik reseptörlerin ve ekstrasinaptik GABA-A reseptörlerinin allosterik potensiyasyonu ve doğrudan aktivasyonu yoluyla GABA akımlarını güçlendirir (Şekil 2A). Hipokampusta (Şekil 2B) ve diğer beyin bölgelerinde mIPSC frekansını değiştirmeden, mIPSC bozunma amplütüdünü ve süresini önemli ölçüde artırarak GABA ile tetiklenen fazik akımları güçlendirir. Gabazin GABA-A reseptör antagonisti uygulamasından önce ve sonra ortalama iletkenlikteki kayma olarak ölçülen kalıcı tonik akımdan da anlaşılacağı üzere, uygulandığı süre boyunca tonik akımı önemli ölçüde artırır ve çok az azalma gösterir (Şekil 2C).

Ganaxolone’un midazolama göre benzersiz bir avantajı, uzun süreli kullanımda tolerans gelişmemesi ihtimalidir. Klinik öncesi modellerde ganaxolone, midazolam kullanımdakine benzer sedasyon ve hipoaktivite gibi hafif yan etkilere neden olmaktadır. Bu nedenle ganaxolone, OP zehirlenmesine karşı tıbbi bir önlem olarak geliştirilmesi için mükemmel bir seçenektir.

Ganaxolonun kas içi (IM) uygulama formülasyonunu geliştirdik. Ürün, verimli emilim ve beyne hızlı dağılım gibi istenen özellikleri göstermiştir. Ganaxolone’un plazma ve beyin seviyeleri, doz artışıyla orantılı olarak arttı. Ganaxolonun sinir gazı maruziyetine bağlı nöbetlere karşı etkinliği, sıçanlarda gecikmiş maruziyet sonrası test edildi. Ganaxolone, DFP ve soman kaynaklı nöbetlere karşı doza bağımlı bir koruma sağladı. Ayrıca, ajana maruz kaldıktan 40-120 dakika sonra uygulandığında bile SE’ye karşı koruma sağladı (Tablo 1). Soman maruziyetinden sonra gecikmeli tedavi (40 dakika) ile bile güçlü nöroprotektif aktivite gösterdi. Ganaxolone tedavisi, ana nöronların ölümlerini önemli ölçüde önledi ve inhibitör ara nöronların kaybını belirgin şekilde azalttı. Aynı koşullarda, midazolam tek başına soman kaynaklı status epileptikus ve nöronal hasara karşı koruma sağlamada başarısız oldu. Ganaxolon ve midazolamın birden fazla kombinasyon rejimi DFP ve soman modellerinde test edildi. Ganaxolon+midazolam kombinasyon rejimi, status epileptikusu kontrol etmede midazolamın tek başına kullanımına göre üstün bir etkinlik gösterdi. Bu kombinasyon daha büyük bir nöroprotektif etkinlik sağladı ve kombinasyon rejiminin güçlü bir sinerjik koruyucu potansiyeline işaret etti.

Ganaxolone analogları, ekstrasinaptik GABA-A reseptör aracılı tonik inhibisyonda ganaxolone’dan daha yüksek potansiyel ve etkinlik göstermek üzere tasarlanmıştır (Şekil.3). C-21 pozisyonundaki ganaxolone analogları (örneğin SGE–516), GABA akımlarının daha güçlü bir şekilde güçlendirilmesini göstermiş ve muhtemelen ganaxolone’dan daha güçlü bir antikonvülsan etki sağlamıştır. Ganaxolone ve analoglarının, ağ inhibisyonunu ve nöbetleri düzenleyen ekstrasinaptik δGABA-A reseptörlerinin tercihli allosterik modülatörleri ve doğrudan aktivatörleri olduğuna dair güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Ganaxolone ile yapılan nörosteroid tedavisi, askeri ve sivil kişilerde OP zehirlenmesi için pratik bir antikonvülsan panzehir beklentilerini kısmen karşılamakta veya aşmaktadır. Geniş spektrumlu etkinliği, tekrarlanan kullanımda tolerans oluşmaması, hızlı başlangıç ve orta süreli etki süresi, iyi tanımlanmış etki mekanizması, klinik çalışmalardan elde edilen güvenlik profili ve ilk müdahale ekipleri tarafından hızlı kullanım için otoenjektör formülasyonlarına uygunluğu da dahil olmak üzere mevcut BDZ’lere göre birçok avantaj sunmaktadır. Gelecekteki çalışmalar, bu ilacın özellikle OP kaynaklı status epileptikus olmak üzere, dirençli status epileptikusun tedavisinde değerli olup olmadığını belirleyecektir.

Genel olarak, sivilleri ve askerleri organofosfatlı sinir gazlarının olumsuz etkilerinden korumak için yeni ve yenilikçi tıbbi panzehirlere acil ihtiyaç vardır. Nörosteroidler, OP maruziyetinden oldukça geç bir süre sonra bile uygulansa, nöbetleri kontrol etmede BDZ’lerden daha etkili görünmektedir. Nörosteroidler, OP nörotoksisitesinin neden olduğu kronik nörolojik etkileri hafifletebilmektedir. Nörosteroidler, midazolam ile birlikte sinerjik koruma sağlayarak OP saldırılarına karşı pratik tıbbi önlemler haline gelmektedir. Ganaxolone, OP zehirlenmelerinin tedavisi için ileri geliştirme ve FDA onayı sürecinde değerlendirilmektedir. Gelecekteki çalışmalar, nörosteroid-benzodiazepin kombinasyonunun OP nöbetleri ve status epileptikus tedavisinde yararlılığını ve biyolojik değişkenliğini belirleyecektir.

  1. Reddy DS. Mechanism-based novel antidotes for organophosphate neurotoxicity. Curr Opin Toxicol. 2019 Apr;14:35-45. doi: 10.1016/j.cotox.2019.08.001. Epub 2019 Aug 21. PMID: 32856007; PMCID: PMC7448382.

0 yorumlar
2 FacebookTwitterPinterestE-posta

Herkese merhabalar, bu yazıda son yıllarda popüler hale gelmiş, gama-hidrosibütirat zehirlenmesi ile ilgili 2025 yılında Clinical Toxicology dergisinde yayınlanmış Skjelland ve ark. (1) yaptığı çalışmanın özetini sunacağız. Keyifli okumalar.

Giriş

Acil serviste bilinç değişikliği ile başvuran hastalar, klinisyenin en sık ve aynı zamanda en zorlandığı hasta gruplarından birini oluşturur. Özellikle ani gelişen koma, dalgalı bilinç düzeyi ve eşlik eden ajitasyon tablolarında ayırıcı tanı geniştir ve zaman baskısı altında doğru klinik karar verilmesi hayati önem taşır. Bu bağlamda gama-hidroksibütirat (GHB) zehirlenmesi, son yıllarda eğlence amaçlı madde kullanımının artışıyla birlikte acil servislerde giderek daha sık karşılaşılan bir klinik tablo haline gelmiştir.

GHB, santral sinir sistemi üzerinde güçlü depresan etkileri olan, dar terapötik aralığa sahip bir maddedir. Klinik etkileri, hafif sedasyondan derin komaya kadar geniş bir spektrumda seyredebilir ve bilinç düzeyi sıklıkla kısa süreler içinde dalgalanma gösterebilir. Bu özellikleri nedeniyle GHB zehirlenmesi, hem etanol intoksikasyonu hem de diğer santral sinir sistemi depresanlarıyla karışabilen, tanısı güç bir klinik durumdur. Ayrıca GHB’nin kısa yarı ömrü ve hızlı metabolizması, laboratuvar doğrulamasını klinik pratikte daha da zorlaştırmaktadır.

Bu çalışmanın temel çıkış noktası, “Klinik olarak GHB zehirlenmesi düşündüğümüz hastaların gerçekten kaçı GHB almış?” sorusudur. Klinik tanının doğruluğunu, kan örneklerinde yapılan toksikolojik analizlerle karşılaştırarak değerlendiren bu çalışma, acil servis pratiği açısından son derece öğretici veriler sunmaktadır.

Çalışmanın Amacı ve Klinik Önemi

Bu prospektif gözlemsel çalışmanın temel amacı, GHB zehirlenmesi ön tanısıyla hastaneye yatırılan hastalarda klinik tanının doğruluğunu laboratuvar bulguları ile karşılaştırmaktır. İkincil olarak ise, bu hastaların gerçekten hastane ve yoğun bakım tedavisine ihtiyaç duyup duymadığını değerlendirmek hedeflenmiştir.

Bu soru, özellikle acil servis triyajı açısından kritik öneme sahiptir. Çünkü GHB zehirlenmesi düşünülen hastalar genellikle: yoğun bakım yatışı, entübasyon, yakın monitörizasyon gibi ileri düzey kaynaklar gerektirebilecek şekilde yönetilmektedir. Ancak klinik tanı hatalıysa, hem hasta hem de sağlık sistemi açısından gereksiz müdahaleler söz konusu olabilir.

Yöntemsel Yaklaşım (Kısa İnceleme)

Çalışma Norveç’in Oslo kentinde, iki büyük hastanede yürütülmüş prospektif gözlemsel bir çalışmadır.
≥16 yaş olup, klinik olarak GHB zehirlenmesi tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Klinik tanı; hastayı değerlendiren hekimin klinik bulgulara, hasta veya yakınlarının beyanına, ambulans ekibinin gözlemlerine ve olay yerinden elde edilen bilgilere dayanarak konulmuştur.

Tüm hastalardan başvuru sırasında kan örnekleri alınmış ve yüksek duyarlılığa sahip sıvı kromatografisi–tandem kütle spektrometrisi yöntemiyle GHB ve diğer maddeler analiz edilmiştir.

Klinik kararın, laboratuvar sonucu bilinmeden verilmesi buradaki en önemli noktalardan biridir. Bu durum çalışmayı gerçek yaşam pratiğine oldukça yakın kılmaktadır.

Hasta Profili ve Klinik Bulgular

Çalışmaya toplam 87 hasta dahil edilmiştir (Tablo 1). Hastaların:

  • Ortanca yaşı 35 yıl civarındadır,
  • Yaklaşık %59’u erkektir.

Bu demografik yapı, eğlence amaçlı madde kullanımına bağlı zehirlenmelerin tipik hasta profilini yansıtmaktadır.

Hastaların başvuru anındaki Glasgow Koma Skoru (GKS) dikkat çekici derecede düşüktür:

  • Tüm hastalar için ortanca GKS: 6
  • GHB pozitif hastaların yarısından fazlası, GKS 3 ile başvurmuştur.

Bu bulgu, GHB’nin ciddi santral sinir sistemi depresyonu yapabildiğini ve klinik olarak dramatik tablolarla karşımıza çıkabildiğini göstermektedir.

Tablo 1: Klinik olarak gama-hidroksibütirat (GHB) zehirlenmesi tanısı alan, gama-hidroksibütirat açısından pozitif veya negatif saptanan hastalarda demografik veriler, klinik bulgular, uygulanan tedaviler ve tespit edilen diğer ilaçlar.

Klinik Tanı ile Laboratuvar Doğrulamasının Karşılaştırılması

Çalışmanın en çarpıcı bulgusu şudur: klinik olarak GHB zehirlenmesi düşünülen hastaların yalnızca %69’unda kan örneğinde GHB saptanmıştır.

Bu durum, acil serviste GHB zehirlenmesinin klinik olarak aşırı tanı konulan bir tablo olabileceğini düşündürmektedir. Öte yandan, gamma-hidroksibütiratın kanda kısa eliminasyon yarı ömrüne sahip olması nedeniyle bazı gerçek vakaların saptanamamış olması da mümkündür. Bu durum, klinik tanının özgüllüğünün olduğundan düşük hesaplanmasına yol açmış olabilir.

Bununla birlikte GHB pozitif hastalarda:

  • GKS daha düşüktür,
  • GHB düzeyi ile GKS arasında ters korelasyon vardır (şekil 1),
  • Yüksek GHB düzeyleri, daha derin koma ile ilişkilidir.

Bu bulgular, gerçek GHB zehirlenmesinde klinik tablonun daha ağır seyrettiğini desteklemektedir.

Şekil 1: Serum gama-hidroksibütirat konsantrasyonları ile Glasgow Koma Skoru arasındaki ilişki (rs = −0,45; P < 0,001).

Eş Zamanlı Madde Kullanımı: Tanıyı Bulandıran Ana Faktör

Çalışmada hastaların %87.3’ünde birden fazla madde saptanmıştır. GHB pozitif hastaların ise %96.7’sinde ek maddeler mevcuttur (Tablo 2).

En sık saptanan maddeler:

  • Amfetaminler,
  • Benzodiazepinler,
  • Kokain,
  • Etanol.

Özellikle benzodiazepin ve etanol, GHB negatif hastalarda daha sık görülmüştür. Bu durum, klinik olarak GHB’yi taklit eden tabloların önemli bir kısmının aslında diğer santral sinir sistemi depresanlarına bağlı olabileceğini düşündürmektedir.

Klinik pratikte sık karşılaştığımız şu durumu teyit eder niteliktedir:

“Koma + dalgalı bilinç + madde öyküsü = otomatik GHB tanısı”

Bu refleksin her zaman doğru olmayabileceği bu çalışmayla net biçimde ortaya konmuştur.

Tablo 2: Gama-hidroksibütirat zehirlenmesitanısı konulan hastalarda tespit edilen ilaçlar (n = 87).

Yoğun Bakım ve Hastane Yatışı Gereksinimi

GHB pozitif hastaların yaklaşık yarısı yoğun bakım ünitesine yatırılmıştır.
Ancak daha önemlisi şudur:

GHB pozitif hastaların %83.9’u, retrospektif kriterlere göre gerçekten hastane tedavisine ihtiyaç duymaktadır (Tablo 3).

Bu bulgu, klinik tanı her zaman doğru olmasa bile, triyaj kararlarının genel olarak güvenli olduğunu göstermektedir. Yani klinisyenler, yanlış tanı koymuş olsalar bile, yüksek riskli hastaları genellikle doğru şekilde üst basamak bakıma yönlendirmiştir.

Bu durum, acil servis ve ambulans triyaj sistemlerinin hassas ama güvenli çalıştığını düşündürmektedir.

Tablo 3: Klinik olarak gama-hidroksibütirat zehirlenmesi tanısı konulan, hastanede tedavi gereksinimi olan veya olmayan hastaların demografik özellikleri, klinik gözlemleri, tedavileri ve tespit edilen diğer ilaçlar.

Çalışmanın Güçlü Yönleri ve Sınırlılıkları

Güçlü yönler:

  • Prospektif tasarım,
  • Gerçek yaşam pratiğine uygun klinik karar süreci,
  • Gelişmiş toksikolojik analiz yöntemleri.

Sınırlılıklar:

  • Klinik tanı, hekimler arasında değişkenlik gösterebilir,
  • GHB’nin kısa yarı ömrü nedeniyle bazı gerçek vakalar laboratuvarda negatif çıkmış olabilir,
  • Klinik olarak GHB düşünülmeyen ancak gerçekte GHB alan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir (yalancı negatifler).

Sonuç ve Klinik Mesajlar

Bu çalışma bize birkaç net mesaj vermektedir:

  1. Klinik olarak düşünülen her GHB zehirlenmesi gerçekten GHB değildir.
  2. Polisubstans kullanımı, klinik tabloyu ciddi şekilde maskelemekte ve tanıyı zorlaştırmaktadır.
  3. Derin koma ve düşük GKS, gerçek GHB zehirlenmesi ile daha güçlü ilişkilidir.
  4. Klinik tanı mükemmel olmasa da, triyaj ve hastane yatışı kararları genellikle güvenlidir.
  5. Gelecekte, GHB zehirlenmesi için daha spesifik klinik kriterlere ihtiyaç vardır.

Kaynak

  1. Didrik Skjelland, Benedicte M. Jørgenrud, Karsten Gundersen, Mari Asphjell Bjørnaas, Mette Brekke, Vivian M. Dalaker, Håvard Furuhaugen & Odd Martin Vallersnes (2025) Gamma-hydroxybutyrate poisoning: clinical diagnosis versus laboratory findings, Clinical Toxicology, 63:4, 253-260, DOI: 10.1080/15563650.2025.2463700
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Giriş

   Ketamin, 1960’lı yıllarda fensiklidin türevi bir disosiyatif anestezik olarak geliştirilmiş, özellikle kısa etkili ve kardiyovasküler olarak stabil bir ajan olması nedeniyle acil servislerde, pediatrik girişimlerde ve travma hastalarında analjezik-sedatif amaçla kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde ketamin; anestezi, akut ve kronik ağrı yönetimi, refrakter status epileptikus ve dirençli depresyon tedavisinde tıbbi kullanım alanı bulan değerli bir ilaçtır. Ancak son yıllarda ketaminin disosiyatif, halüsinojenik ve öforik etkileri nedeniyle eğlence amaçlı disosiyatif ajan olarak kötüye kullanımı giderek artmıştır. Ayrıca, kimyasal yapısı ketamine benzeyen çok sayıda sentetik türev (ör. 3-MeO-PCP, MXE, O-PCE) yasa dışı çevrim içi platformlarda “research chemical” veya “legal high” adı altında satışa sunulmaktadır. Bu bileşiklerin farmakolojik etkileri ketaminden daha güçlü ve uzun süreli olup, toksikolojik profilleri öngörülemezdir.1,2,3

   Klinisyenler açısından ketamin ve sentetik türevlerinin kötüye kullanımına bağlı acil başvuruların tanınması, yönetimi ve uzun dönem etkilerinin fark edilmesi, erken müdahale ve önleme stratejilerinin geliştirilmesi açısından önem taşımaktadır.

Epidemiyoloji

   Ketaminin kötüye kullanımı, 2000’li yılların başından itibaren küresel ölçekte artış göstermiş ve özellikle genç erişkin popülasyonda eğlence amaçlı kullanılan disosiyatif ajanlar arasında önemli bir yer edinmiştir. Kötüye kullanımda ketamin, genellikle “Special K”, “Kit Kat”, “Super Acid”, “Yeşil” gibi sokak isimleriyle anılır. Avrupa Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (EMCDDA) verilerine göre ketamin, son beş yılda en hızlı artış gösteren yeni psikoaktif maddelerden biridir. EMCDDA’nın 2024 Avrupa Uyuşturucu Raporu’na göre, 15–34 yaş arası bireylerde “son bir yıl içinde ketamin kullanımı oranı” %0,8 ile %3,2 arasında değişmektedir. İngiltere, Hollanda ve Belçika’da bu oran en yüksek düzeydedir.4,5

   Türkiye’de ketamin kullanımı uzun süre sınırlı kalmış olsa da, son yıllarda yasa dışı çevrim içi ticaretin artışıyla “research chemical” adı altında satılan sentetik türevlerin (ör. MXE, 3-MeO-PCP, O-PCE) kullanımında belirgin artış gözlenmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın 2023 raporu, ketaminin en sık ele geçirilen ilk 10 psikoaktif madde arasında yer aldığını bildirmiştir.5 Ülkemizdeki kullanıcı profili çoğunlukla 18–35 yaş arası genç erişkin erkeklerden oluşmakta, kullanım biçimi ise en sık intranazal (snorting) yol olarak bildirilmektedir. Bu olgularda çoğu zaman çoklu madde kullanımı (özellikle amfetamin, ekstazi, benzodiazepin) eşlik etmektedir.

   Sonuç olarak, ketamin ve sentetik türevlerinin kötüye kullanımı hem küresel hem de ulusal ölçekte yükselen bir eğilim göstermekte; özellikle genç erişkin popülasyon, acil servislerde bu toksidromun başlıca hedef grubunu oluşturmaktadır.

Farmakoloji ve Sentetik Türevler

   Ketamin, N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptör antagonisti olarak glutamat aracılı eksitatör sinaptik iletimi inhibe eder. Bu mekanizma, hastada çevresel farkındalığın bozulduğu “disosiyatif” bir durum gelişmesine neden olur. Bu etki terapötik dozlarda analjezi ve anestezi sağlar; ancak kötüye kullanımda “bedenden ayrılma” deneyimine ve halüsinasyonlara yol açar.1,6 Ketamin aynı zamanda dopamin, serotonin ve opioid sistemleriyle de etkileşir. Bu nörotransmitter sistemlerinin eş zamanlı etkilenmesi, kullanıcıda öfori, enerji artışı, halüsinasyon ve duygusal kopukluk gibi psikotropik etkilerin ortaya çıkmasına neden olur.  Özellikle dopamin salınımındaki artış, ketaminin bağımlılık potansiyelinin temel mekanizması olarak kabul edilir.6

   Son yıllarda yasa dışı laboratuvarlarda ketaminin kimyasal iskeletinde küçük değişiklikler yapılarak çok sayıda sentetik dissosiyatif analog üretilmiştir. Bu bileşikler genellikle çevrim içi ortamlarda “research chemical” veya “legal high” adıyla satılmaktadır. Bu bileşikler yüksek NMDA reseptör afiniteleri nedeniyle klasik ketaminden çok daha güçlü psikotropik etkilere sahiptir. Özellikle 3-MeO-PCP ve O-PCE gibi ajanlar, uzun süren deliryum, psikotik ataklar ve ağır ajitasyona neden olur. Ayrıca dopaminerjik etkileri nedeniyle bağımlılık riskleri de belirgindir.2,3

Bileşik AdıKısaltmaFarmakolojik ÖzellikSokak İsimleriKlinik Özellikler
MethoxetamineMXENMDA antagonisti; dopamin geri alımını da inhibe ederMexxy, Moxxy, Special M, Legal KKetamine benzer disosiyasyon, ancak daha uzun etki; psikotik epizotlar bildirilmiştir.3
3-Methoxyphencyclidine3-MeO-PCPPCP benzeri; yüksek NMDA afinitesiPCPX Angel Dust 2.0, Krypton, ZoomGüçlü ajitasyon, deliryum, uzun süren psikotik ataklara neden olur.4
4-Methoxyphencyclidine4-MeO-PCP3-MeO izomeri4-PCP, PCP4NMDA blokajı belirgin, toksisite benzer ancak daha kısa etkilidir. 4
2-Oxo-PCEPCP/PCE hibrit bileşikO-PCE, Eticyclidine analogYüksek lipofilisite nedeniyle uzun etki süresine ve geç toksisiteye neden olur.4
MethoxpropamineMXPrKetamin benzeri yapıda; lipofilikMXPr, K-ProDuyusal bozulma, yönelim kaybı, uzun süren sedasyona neden olur.4
HydroxetamineHXEMXE metabolitiHydra, Blue KHafif disosiyatif, genellikle karışım olarak satılır.
3-MeO-PCENMDA antagonisti + dopaminerjik etki3-ME, Peace KÖforik etki belirgin, öngörülemez psikotik ataklar

Klinik Özellikler

   Ketamin ve sentetik türevlerinin toksik etkileri, doza, alım yoluna, eş zamanlı madde kullanımına ve bireysel duyarlılıklara bağlı olarak geniş bir klinik spektrumda değişebilir. Kötüye kullanım genellikle nazal (snorting) veya oral yolla gerçekleşir; intravenöz kullanım daha azdır. İntranazal uygulamada pik plazma düzeyine 5–15 dakika içinde ulaşılır ve etkiler 30–60 dakika sürer. Sentetik bileşiklerin etki süresi daha uzundur. Klinik tablo genellikle akut disosiyatif sendrom, ajitasyon / deliryum ve otonomik aktivasyon ile karakterizedir. Uzun süreli kullanımda ise klinik daha ciddi ve geri dönüşümsüz komplikasyonlarla ilişkilendirilmiştir.

1. Akut Toksisite Bulguları

Ketaminin akut toksisitesi, genellikle yüksek doz alımı veya diğer santral sinir sistemi depresanlarıyla birlikte kullanım sonrasında ortaya çıkar.

  • MSS etkileri: öfori, halüsinasyon, depersonalizasyon, disosiyatif “out-of-body” deneyimler, ajitasyon, saldırganlık, anksiyete, konfüzyon, yönelim bozukluğu ve geçici amnezi görülebilir. Muayene esnasında nistagmus (özellikle vertikal), ataksi, dizartri, kas rijiditesi, distoni ve nadiren tremor saptanabilir.7,8,9,10
  • Kardiyovasküler sistem etkileri: Sempatik aktivasyon sonucu taşikardi ve hipertansiyon en sık gözlenen bulgulardır. Yüksek dozda ise kardiyak depresyon ve hipotansiyon gelişebilir.8,9,10
  • Solunum sistemi etkileri: Ketamin tek başına genellikle solunum depresyonuna yol açmaz; ancak alkol, opioid veya benzodiazepinlerle birlikte alındığında hipoventilasyon görülebilir.11
  • Gastrointestinal sistem etkileri: Bulantı, kusma, hipersalivasyon ve karın ağrısı sık gözlenir .9
  • Rabdomiyoliz: Ajitasyon, kas hiperaktivitesi veya uzun süreli immobilizasyon sonucu CK ve miyoglobin düzeylerinde artış olabilir.10,11,12
  • Serotonin Sendromu: Ketaminin serotonin reseptörleriyle etkileşimi sebebiyle, özellikle eş zamanlı olarak başka serotoninerjik ajanlar kullanan hastalarda serotonin sendromu (SS) vakaları bildirilmiştir. SS, genellikle huzursuzluk, taşikardi ve titreme gibi artmış otonomik aktiviteyi gösteren bir dizi semptomla ve klonus ve hipertermi gibi belirgin özelliklerle kendini gösterir13

2. Kronik Toksisite Bulguları

Kronik ketamin kullanımı uzun dönemde hem nörolojik hem de organ düzeyinde kalıcı hasarlara yol açabilir.

  • Üriner sistem etkileri: Uzun süreli ketamin veya türev kullanımı, karakteristik olarak “ketamin kaynaklı ülseratif sistit ile ilişkilidir. Semptomlar arasında dizüri, sıkışma hissi, hematüri, sık idrara çıkma ve suprapubik ağrı yer alır. Kronik kullanıcıların yaklaşık %25–30’unda alt üriner sistem semptomları görülmektedir. Ketamin metabolitlerinin mesane mukozasını doğrudan bozduğu ve mikrovasküler hasara yol açarak kronik inflamasyon ve fibrozise neden olduğu düşünülmektedir.13,14,15
  • Hepatobiliyer sistem etkileri: Ketamin, safra kanalı düz kas hücrelerindeki N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörlerini uyararak kronik inflamasyon ve fibrozise yol açabilir. Uzun süreli kullanım sonucu intrahepatik ve ekstrahepatik safra yollarında darlıklar ve kolanjit tablosu görülebilmektedir.16
  • Nörolojik sistem etkileri: Kronik kullanım sonrası bilişsel yavaşlama, dikkat eksikliği ve kalıcı dissosiyatif semptomlar bildirilmektedir.17

   Sentetik türevler (özellikle 3-MeO-PCP, O-PCE, MXE) klasik ketamine göre daha uzun etki sürelerine ve ağır psikotik ataklara yol açabilir. Etkileri 8–12 saat, bazı vakalarda 24 saate kadar sürebilir. Kardiyak etkiler belirgindir; taşiaritmi, QT uzaması ve hipertansif krizler görülebilir.18 Bu ajanlar çoğu rutin idrar toksikoloji panelinde saptanamaz, bu nedenle klinik tanı öykü ve fizik muayene bulgularına dayanır.19

Tedavi ve Yönetim

   Ketamin ve sentetik türevlerine bağlı akut toksisite olgularında kullanılan spesifik bir antidot yoktur, tedavi temel olarak destekleyici yaklaşımlara dayanır. Acil serviste yönetim, hava yolu güvenliği, ajitasyon kontrolü, sıvı-elektrolit dengesi ve komplikasyonların önlenmesi esasına göre planlanmalıdır.20,21,22

1. İlk Değerlendirme

  • ABC yaklaşımı: Hastalar genellikle ajite, dezoryante veya halüsinasyonlar içindedir. Öncelikli hedef hava yolunun güvenceye alınmasıdır. İzole ketamin intoksikasyonunda solunum depresyonu nadirdir, ancak alkol veya opioid kombinasyonlarında oksijen desteği ve gerekirse pozitif basınçlı ventilasyon veya entübasyon gerekebilir.
  • Vital bulgular: Taşikardi, hipertansiyon ve taşipne sık görülür. Hipotansiyon nadirdir ancak karma intoksikasyonlarda (alkol, benzodiazepin, opioid) gelişebilir.
  • Glukoz ve EKG: Hipoglisemi dışlanmalı, aritmi varlığı ve QT uzaması açısından EKG değerlendirmesi yapılmalıdır .
  • Laboratuvar: kan gazı, elektrolitler, üre-kreatinin, kardiyak enzimler, CK, AST/ALT, idrarda miyoglobin düzeyi ve gerekirse toksikolojik tarama yapılmalıdır.
  • Ketamin, özellikle büyük miktarlarda veya diğer ilaçlarla birlikte oral yoldan kullanılmışsa, gastrointestinal dekontaminasyon için aktif kömür kullanılabilir. Alım sonrası ilk 1 saat için başvuran hastalarda 1g/kg den uygulanabilir.23

2. Destek Tedavisi

 2.1. Ajitasyon ve Deliryum Yönetimi

  • Benzodiazepinler (ilk tercih): Midazolam 2–5 mg IV veya Diazepam 5–10 mg IV uygulanabilir. Benzodiazepinler ajitasyon, kas aktivitesi ve sempatik hiperaktiviteyi azaltır.
  • Antipsikotikler: Aşırı ajitasyon durumlarında düşük doz haloperidol (2–5 mg IV/IM) veya olanzapin (5–10 mg PO/IM) kullanılabilir, ancak QT uzaması açısından dikkatli olunmalıdır.24,25
  • Hastalara mutlaka gerekmedikçe fiziksel kısıtlama uygulanmamalıdır, kas hasarı ve randomiyoliz riskini arttırabilir.

 2.2. Kardiyovasküler  Sistem Yönetimi

  • Ketamin, sempatik sinir sistemini uyararak katekolamin salınımına ve sonuç olarak taşikardi ve hipertansiyona yol açar. Semptomlar genellikler kendini sınırlayıcıdır ve çoğunlukla sedasyon sonrası kendiliğinden düzelir. Şiddetli ve semptomatik olgularda kardiyoselektif β₁-bloker ajanlar (esmolol ve metoprolol) ve/veya nitroprussid veya nitrogliserin infüzyonu kullanılabilir. Dengelenmemiş alfa reseptör uyarısı mekanizmasıylavazokonstriksiyonu şiddetlendirebileceğinden nonselektif beta blokerler kullanılmamalıdır. Refrakter/şiddetli α-aracılı vazokonstriksiyon şüphesinde (dirençli hipertansiyon/soğuk ekstremiteler) fentolamin 1–5 mg IV olarak kullanılabilir.26,27
  • Yüksek dozlarda kullanım miyokardiyal oksijen tüketimi artmasına, bu da predispozan faktörlere sahip hastalarda iskemi veya aritmiye yol açabilir. Hastalar mutlaka monitörize takip edilmelidir.
  • Kronik kullanıcılarda β-reseptör duyarlılığı azalır; uzun süreli kullanımlarda sempatik rezervin tükenmesiyle hipotansiyon görülebilir.24
  • Sentetik türevlerde (3-MeO-PCP, O-PCE) NMDA blokajına ek olarak dopaminerjik taşkınlık nedeniyle hipertansif kriz ve QT uzaması bildirilmiştir.27

 2.3. Sıvı ve Elektrolit Yönetimi

   Hipertermi, rabdomiyoliz veya dehidratasyon varlığında izotonik kristaloidlerle yeterli hidrasyon sağlanmalıdır (idrar çıkışı ≥1 mL/kg/s hedeflenir).24 Rabdomiyoliz gelişen hastalar agresif sıvı tedavisine ilave olarak idrar alkalizasyonu ve diüretik tedavi açısından değerlendirilmelidir. Elektrolit düzeyleri takip edilmelidir.

3. Kronik Komplikasyonların Yönetimi

   Kronik ketamin veya türev kullanımı sonrası gelişen ketamin sistitinde erken dönemde ketaminin tamamen kesilmesi en etkili yaklaşımdır. Analjezik tedavi (parasetamol, NSAID) verilebilir. Semptomatik rahatlama için antimuskarinik ajanlar (ör. oksibutinin) kullanılabilir. Şiddetli olgularda intravezikal hiyalüronik asit veya kortikosteroid enjeksiyonları uygulanabilir. İleri evrelerde mesane kapasitesi azalmışsa cerrahi rekonstrüksiyon (augmentasyon sistoplasti) gerekebilir.28,29

   Uzun süreli kullanımda kolestatik hepatit veya kolanjiyopati gelişebilir.Ketaminin tamamen kesilmesi genellikle karaciğer fonksiyon testlerinde düzelme sağlar.Kalıcı striktür varsa ERCP ile stentleme veya cerrahi düzeltme gerekebilir.16

İzlem ve Taburculuk Kriterleri

  • Hafif vakalarda vital stabilite ve mental durumun normale dönmesi sonrası 6–8 saat gözlem yeterlidir.
  • Sentetik türev (ör. 3-MeO-PCP, O-PCE) şüphesi varsa etkiler 24 saate kadar devam edebileceği için daha uzun izlem gerekir.
  • Alkol, amfetamin, kokain, benzodiazepin veya opioid eş kullanımı mevcutsa uzamış toksisite ve solunum depresyonu riski nedeniyle izlem süresi 24 saate kadar uzatılmalıdır.30,31

Sonuç

   Ketamin ve sentetik türevlerinin kötüye kullanımı, özellikle genç erişkin popülasyonda giderek artan bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. Klinik spektrum, hafif disosiyatif semptomlardan ağır ajitasyon, deliryum, rabdomiyoliz ve çoklu organ disfonksiyonuna kadar uzanır. Kronik kullanımda görülen ketamin sistiti ve hepatobiliyer toksisite, bu ajanların uzun dönem zararlı etkilerinin en tipik örnekleridir.

   Spesifik bir antidotu bulunmayan ketamin intoksikasyonunda tedavi, erken tanı, semptomatik destek ve komplikasyonların önlenmesi üzerine odaklanmalıdır. Akut olgularda benzodiazepinlerle ajitasyon kontrolü, sıvı desteği ve hava yolu güvenliği temel yaklaşımlardır. Sentetik türevlerde (örneğin 3-MeO-PCP, O-PCE, MXE) uzun etki süresi ve laboratuvarda saptanamama gibi özellikler nedeniyle klinik şüphe büyük önem taşır.

   Ketaminin tıbbi kullanımındaki faydaları ile kötüye kullanım riskleri arasındaki dengeyi korumak, hem sağlık çalışanlarının farkındalığını artırmak hem de erken müdahaleyi mümkün kılmak açısından kritik öneme sahiptir.

KAYNAKLAR

1. Domino EF, Chodoff P, Corssen G. Pharmacologic effects of CI-581, a new dissociative anesthetic, in man. Clin Pharmacol Ther. 1965;6(3):279–291.

2. Morgan CJ, Curran HV. Ketamine use: a review. Addiction. 2012;107(1):27–38.

3. European Monitoring Centre for Drugs and Drug Addiction (EMCDDA). Methoxetamine: Technical Report. Lisbon: EMCDDA; 2022.

4. EMCDDA. European Drug Report 2024: Trends and Developments. Luxembourg: Publications Office of the European Union; 2024.

5. T.C. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü, Narkotik Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı. Türkiye Uyuşturucu Raporu 2023. Ankara; 2023.

6.  Orhurhu VJ, Vashisht R, Claus LE, Cohen SP. Ketamine Toxicity. In: StatPearls [Internet]. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; 2025 Jan–.

7. Brennan E. The Paradox of Ketamine and the Clinical Manifestations of Acute and Chronic Toxicity. EMRA Resident. 2022 [cited 2025 Oct 14].

8. Medscape. PCP and Ketamine Toxicity: Treatment & Management. Updated 2024.

9.  Dundee JW, Wyant GM. Ketamine: Its Pharmacology and Therapeutic Uses. London: Butterworths; 1970.

10. Chan WM, Mak TW, Wong OF, et al. Ketamine overdose: experience of a tertiary referral centre in Hong Kong. Hong Kong Med J. 2010;16(1):6–10.

11. Gable RS. Comparison of acute lethal toxicity of commonly abused psychoactive substances. Addiction. 2004;99(6):686–696.

12.  Liao Y, Tang J, Ma M, et al. Frontal white matter abnormalities following chronic ketamine use: a diffusion tensor imaging study. Brain. 2010;133(7):2115–2122.

13. Rosenbaum SB, Gupta V, Palacios JL. Serotonin Syndrome. In: StatPearls [Internet]. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; 2024.

14. Melli G, Chaudhry V, Cornblath DR. Rhabdomyolysis. In: StatPearls [Internet]. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; 2023.

15.  Wei Y, Wang L, Lin W, et al. Ketamine-associated urinary tract dysfunction: an update. BMC Urol. 2022;22(1):90.

16.  Lui KL, Lee WK, Li MKK. Ketamine-induced cholangiopathy. Hong Kong Med J. 2014;20(1):78.e1–2.

17. Morgan CJ, Muetzelfeldt L, Curran HV. Consequences of chronic ketamine self-administration upon neurocognitive function and psychological wellbeing: a 1-year longitudinal study. Addiction. 2010;105(1):121–133.

18. World Health Organization. Critical Review Report: 3-Methoxyphencyclidine (3-MeO-PCP). Geneva: WHO Expert Committee on Drug Dependence; 2021.

19. EMCDDA. New Psychoactive Substances: 25 Years of Monitoring. Lisbon: EMCDDA; 2023.

20.  Wood DM, Greene SL, Dargan PI. Five-year trends in self-reported ketamine use in the UK. Drug Alcohol Rev. 2011;30(6):633–637.

21. Curran HV, Morgan CJ. Cognitive, dissociative and psychotogenic effects of ketamine in recreational users on the night of drug use and 3 days later. Addiction. 2000;95(4):575–590.

22.  Schep LJ, Slaughter RJ, Watts M, Mackenzie E, Gee P. The clinical toxicology of ketamine. Clin Toxicol (Phila). 2023 Jun;61(6):415-428.

23.  Medscape. PCP and Ketamine Toxicity: Treatment & Management. Updated 2024.

24.  Wood DM, Dargan PI. The clinical toxicology of ketamine: a review. Clin Toxicol (Phila). 2012;50(8):754–770.

25. Kishi T, Matsunaga S, Iwata N. Antipsychotics for delusional disorder in adults: a systematic review. Int J Neuropsychopharmacol. 2019;22(1):45–56.

26. EMCDDA. Methoxetamine: Technical Report. Lisbon: EMCDDA; 2022.

27.  WHO Expert Committee on Drug Dependence. Critical Review Report: O-PCE (2-Oxo-PCE). Geneva; 2022.

28.  Yeung LY, Rudd JA, Lam WP, et al. Mice are more sensitive than rats to the urinary toxicity of ketamine. Toxicol Appl Pharmacol. 2010;245(3):373–379.

29.  Chu PSK, Ma WK, Wong SCW, et al. The destruction of the lower urinary tract by ketamine abuse: a new syndrome? BJU Int. 2008;102(11):1616–1622.

30.  Schifano F. Misuse and abuse of dissociative and hallucinogenic drugs. Front Psychiatry. 2021;12:710855.

31.  EMCDDA. Report on the risk assessment of methoxetamine. Lisbon: EMCDDA; 2023.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Bitkisel zehirlenmeler, özellikle çocuklarda yaygın olarak görülen bir halk sağlığı sorunudur. Amerikan Zehir Kontrol Merkezleri Derneği yıllık gelen 50.000 (%8) telefon çağrısının bitkilerle temas eden çocuklar nedeniyle olduğunu raporlamıştır 1,2. Zehirlenmelere neden olan bitkiler çoğunlukla ev bitkileri, bahçe bitkileri ve geleneksel tıpta kullanılan bitkisel ürünlerdir.

1. Epidemiyoloji

Bitkisel zehirlenmeler tüm dünya genelinde yaygın olarak görülmektedir. Özellikle çocukluk çağında görülen bu vakalar genellikle ev içinde bulunan bitkilerle temasa bağlı olarak gelişmektedir. Ergenlik ve yetişkinlik döneminde ise, çoğunlukla bitkisel ilaçların bilinçsiz kullanımı ya da kasten alım sonucu zehirlenmeler ortaya çıkabilmektedir 3. Bitkisel ürünlerin internet üzerinden “bitkisel-doğal tedavi” adı altında kolaylıkla pazarlanması ve temin edilmesi, son yıllarda bu tür vakaların artışına neden olmuştur. Ölümcül vakalar çoğunlukla kendine zarar verme veya halusinojenik etkisi nedeniyle bitkileri kullanan adölesan ve erişkinlerde görülmektedir 3.

Ülkemizde en son Ulusal Zehir Danışma (UZEM) raporuna göre 2020 yılında 187.528 zehirlenme vakasının 1600 (%0,85)’ünün bitkilere bağlı oluştuğu bildirilmiştir. Bu zehirlenmelerin 503 (%0,27)’ü kır ve bahçe bitkilerine bağlı olur iken, 327 (%0,17)’si salon (ev) bitkilerine bağlı oluşmuştur. 0-5 yaş grubu özelinde ise 49.656 zehirlenme vakasının 778 (%1,57)’i bitkilere bağlı meydana gelmiştir. Bunların 235 (%0,47)’i kır ve bahçe bitkileri ve 279 (%0,56)’u salon (ev) bitkilerine maruziyet sonucu gelişmiştir 4.

2. Patofizyoloji

Bitkisel toksinler, içerdikleri alkaloidler, glikozitler ve proteolitik enzimler nedeniyle toksik etkiye sahiptir. Örneğin, Atropa belladonna gibi bitkiler antikolinerjik etkiler gösterirken, Digitalis purpurea kardiyak glikozitleri nedeniyle kardiyotoksisiteye neden olmaktadır. Zehirlenmeler sırasında hastalarda gastrointestinal semptomlar, merkezi sinir sistemi bozuklukları ve kardiyovasküler etkiler görülebilmektedir 3,5.

3. Sınıflandırma

Hastalar çoğu zaman maruz kalınan bitkinin bölgeye özgü isimlendirmesi kullanılmaktadır ve bu durum hem tanı hem de takip süreçlerinde zorluklara neden olmaktadır. Bitki zehirlenmeleri için mevcut ders kitabı sınıflandırma şemaları, hızlı sınıflandırma sisteminden daha karmaşık, daha kafa karıştırıcı ve daha hantal olup, bitki kaynaklı toksisitelere değil, bitki kimyasallarına veya bunların farmakolojik etkilerine dayanıyordu. Son dönemde ölümcül bitki zehirlenmelerinin sınıflanmasında klasik sınıflandırma yöntemleri yerine Diaz tarafından daha hızlı bir toksidromik sınıflandırma sistemi önerilmiştir 3.

4. Klinik Bulgular ve Tanı

Bitkisel zehirlenmelerin klinik bulguları ve ciddiyeti maruz kalınan bitkinin türüne, miktarına ve hastanın fizyolojik durumuna bağlı olarak değişebilmektedir 5. Yaygın görülen klinik tablolar:

  • Gastrointestinal bulgular: Bulantı, kusma, karın ağrısı, ishal.
  • Sinir sistemi bulguları: Halüsinasyon, konvülsiyon, bilinç değişiklikleri.
  • Kardiyovasküler bulgular: Bradikardi, hipertansiyon, hipotansiyon.
  • Hepatotoksisite ve Nefrotoksisite: Karaciğer enzimlerinde yükselme, sarılık, böbrek yetmezliği.

Tanı koymada ise hastanın öyküsü, fizik muayene bulguları ve laboratuvar testleri büyük önem taşımaktadır. İdrar ve kan analizleri, zehirlenmeye neden olan bitkisel maddelerin tespitinde yardımcı olabilir. Ancak laboratuvar testleri zehirlenmeye neden olan bitkinin net olarak tanınmasında yetersiz kalabilmektedir. Laboratuvar testleri tanıdan daha çok sistemik veya izole organ hasarının tespitinde ve takibinde yardımcı olmaktadır. Zehirlenmeye neden olan bitkinin net tespit edilmesinde ve olası etkilerin öngörülmesinde bitki parçalarının saklanması daha faydalı olmaktadır. Ancak bitkinin fiziksel özelliklerine bakarak tanımlanmasında sağlık personelleri de kimi zaman yetersiz kalabilmektedir.

5. Tedavi Yaklaşımı

Bitkisel zehirlenmelerde temel tedavi prensipleri:

  • Havayolu, solunum ve dolaşımın desteklenmesi: Yaşam tehdit eden durumlarda ilk öncelik solunum ve dolaşım stabilizasyonudur.
  • Dekontaminasyon: Erken dönemde başvuran aktif kömür, mide yıkaması gibi metodlarla toksinlerin emilimini azaltma yöntemleri uygulanabilir.
  • Destekleyici tedavi: Semptomatik tedavi ile hastanın genel durumu stabilize edilir. Kardiyotoksik etkiler için antiaritmik ajanlar kullanılabilir.
  • Antidot tedavisi: Birkaç özel durum dışında çoğu bitki zehirlenmesinde bilinen antidot tedavisi mevcut değildir.

Bitki zehirlenmelerinin neden olduğu sistemik toksisiteler, toksisite mekanizması, toksidromlar ve tedavileri Tablo 1’de özetlenmiştir.

6. Korunma Yolları

Bitkisel zehirlenmeleri önlemek için bireylerin bilinçlendirilmesi önemlidir. Çocukların erişimine açık bitkilerin tespit edilmesi ve bu bitkilerin uzaklaştırılması gerekmektedir. Ayrıca, geleneksel tıp uygulamalarında bilinçsizce bitkisel ürün kullanımının önlenmesi için eczacı ve hekimler tarafından rehberlik edilmelidir. Bitkisel ürünlerin yanlış etiketlenmesi ve içeriklerinin tam olarak belirtilmemesi, ciddi zehirlenme risklerini artırmaktadır.

7. Sonuç

Bitkisel zehirlenmeler, yaygın ancak genellikle önlenebilir halk sağlığı sorunlarından biridir. Hızlı tanı ve doğru tedavi yaklaşımı hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle sağlık profesyonellerinin ve toplumun farkındalığının artırılması gerekmektedir.

Fatal toksisiteye neden olabilen bitkiler*

Sistemik ToksisiteBitki ToksinleriToksisite MekanizmasıToksidromlarAntidot / DestekTür / CinsYaygın Ad
KardiyotoksikKardiyak glikozitlerHücre içi Na/K ATPaz inhibisyonu, miyokardda Ca artışı, vagal tonus artışıDigoksin toksisitesini taklit eder: bulantı, kusma, karın ağrısı, sinüs ve nodal bradikardi, VT, VFDigoksin-spesifik Fab (10–20 flakon)Convallaria majalis, Digitalis purpurea, Nerium oleander, Ornithogalum umbellatumİnci çiçeği, yüksük otu, zakkum, yıldız sümbülü
KardiyotoksikSodyum kanal açıcılarVoltaj-bağımlı Na kanalının açık kalmasına neden olur, kardiyak ileti sistemi ve motor nöronlarda sürekli depolarizasyonAV blok, bradikardi, ventriküler aritmiler, kas güçsüzlüğü, fasikülasyonlar, paraliziYok; spesifik antiaritmik tedaviAconitum uncinatum, Kalmia latifolia, Leucothoe spp, Lyonia spp, Pieris floribunda, Rhododendron spp, Veratrum viride, Zigadenus fremontii,Keşiş başı, dağ defnesi, tatlı çan çiçeği, Fetter çalısı, Japon pierisi, açelya, orman gülü, ölüm soğanı (zehirli zambak)
KardiyotoksikNa ve Ca kanal blokerleri (digitalis benzeri etki)Taxin alkaloidleri Na ve Ca kanallarını bloke eder, dijital benzeri glikozitler gibi Na-K taşınımını bozarMidriyazis, karın ağrısı, kas güçsüzlüğü, kusma, terleme, nöbet, hipotansiyon, refrakter VT, hiperkalemiYok; digoksin Fab etkisiz; amiodaron ve NaHCO₃Taxus spp. sadece yew türleri. Paclitaksel, Pasifik porsuk ağacının (Taxus brevifolia) kabuğundan elde edilen bir mitoz inhibitörüdür ve meme kanserinin tedavi ve önlenmesinde kullanılır.Her zaman yeşil Porsuk ağacı ve çalıları
KardiyotoksikAntikolinerjikBeyin ve parasempatik sinir sisteminde asetilkolin muskarinik reseptörleri bloke ederAteş, kuru kızarık cilt, midriyazis, taşikardi, huzursuzluk, deliryum, ileus, atonik mesane, nöbet, paraliziFizostigmin 1–2 mg IV (çocuklar: 0,02 mg/kg)Atropa belladonna, Brugmansia candida, Datura stramonium Güzel avrat otu, melek borusu, boru çiçeği
NörotoksikHalüsinojenikSalvinorin A: tam opioid kappa reseptör agonisti; sabah sefası tohumlarında lysergimidler serotonin geri alımını inhibe ederSarhoşluk, kahkaha, kişilik çözülmesi, dissosiyasyon, görsel halüsinasyonlar, paranoyaYok; benzodiazepinlerSalvia divinorum, Morning glories: Ipomoea tricolor, Turbina (Rivea) corymbosaBilge adaçayı, sabah sefası, yılbaşı sarmaşığı
NörotoksikNikotinikOtonom sinir sisteminde preganglionik nikotinik reseptörleri uyarırTaşikardi, hipertansiyon, terleme, midriyazis, nöbet, kas güçsüzlüğü, paralizi, komaYok; nöbetler için benzodiazepinlerBaptisia spp, Caulophyllum thalictroides, Conium maculatum, Laburnum anagyroides, Lobelia siphilitica, Nicotiana longifloraYabani çivit otu, mavi cohosh, zehirli baldıran, altın zincir ağacı, mavi lobelya, tütün
NörotoksikDiğer konvülsanlarAch dengesizliği, K kanal blokajı, yalancı nörotransmitterler, GABA antagonizması (Cicuta, Strychnos), hipoglisemi (Blighia)Bilinç kaybı ile birlikte jeneralize tonik-klonik nöbetler(Strychnos hariç), postiktal hipertonisite Yok; nöbetler için benzodiazepinlerCicuta maculata, Coriaria myrtifolia, Spigelia marilandica, Strychnos nux-vomica, Blighia sapidaSu baldıranı, mürver yapraklı sumak, pembe kök (kurt out), striknin (kusmuk ağacı), ackee meyvesi ağacı
NeurotoxicToksalbüminlerProtein sentezini hücre içi 60S ribozomal alt birimine bağlanarak inhibe ederKarın ağrısı, ishal, hematemez, hızlı multiorgan yetmezliği (özellikle abrin veya risin aerosol veya enjeksiyon ile alınmışsa)Yok; vazopressörlerAbrus precatorius, Momordica spp, Phoradendron spp, Ricinus communisHint baklası, Göz boncuğu fasulyesi, kudret narı, ökseotu, hint yağı bitkisi/fasulyesi
SitotoksikMitoz inhibitörleriMikrotübül polimerizasyonunu engelleyerek mitozun metafaz evresinde durmasına neden olur (kanser kemoterapisinde ve gutta inflamasyonun azaltılmasında kullanılır)Bulantı, kusma, ishal, oral ülserler, GIS kanama, GI nekroz, başlangıçta lökositoz sonrasında lökopeniYok; Kolçisin Fab şu an yok, Kemşk iliği supresyonu için CSF düşünColchicum autumnale, Catharanthus roseus, Podophyllum peltatumSonbahar çiğdemi, Madagaskar pervinkası, Mayıs elması
SitotoksikSiyanojenik glikozitlerGİ kanalda hidrolize olup siyanür (veya hodrositanik asit) açığa çıkarır; mitokondriyal elektron taşıma zincirini engelleyerek toplam hücresel enerji üretimini durdururGecikmiş karın ağrısı, bulantı, kusma, bilinç değişikliği, nöbet, kardiyovasküler kollaps, laktik asidoz, çoklu organ yetmezliğiAsidozun düzeltilmesi, inotropik destek ve sadece 15 dakika boyunca iv 5 gram hidroksokobalamin veya 15 dakika boyunca intravenöz olarak 50 ml %25 sodyum tiyosülfat ve hidroksokobalamin kombinasyonu ile antidot tedavisiEriobotrya japonica, Hydrangea macrophylla, Malus spp, Manihot esculenta, Prunus spp, Sambucus mexicanaMalta eriği/Yeni dünya (özellikle çekirdekleri), Ortanca, Elma/Yabani elma (çekirdek), Manyok (kökleri), Kayısı/kiraz/vişne/şeftali/erik (çekirdek), Mürver (yaprak, sap ve kök)
SitotoksikPirrolizidin alkaloidleriHepatik sinüzoidlerin ve pulmoner damarların endotelyal kaplamalarına zarar veren pirollere hepatik olarak metabolize edilir; sentrilobüler hepatik nekroz, hepatik veno-oklüzyon (Budd-Chiari sendromu) ve pulmoner hipertansiyonKarın ağrısı, sarılık, siroz, hepatik nekroz, hepatoma, koagülopati, pulmoner ve portal hipertansiyonYok; KC yetmezliği için destek tedavi, karaciğer nakliCrotalaria spp, Heliotropium curassavicum, Senecio spp, Sesbania grandifloraSarı çıngırak otu, Deniz heliotropu, Yer tarçını/Kanarya out/çayır otu, Kızıl salkım ağacı/Mor çıngırak
GİS/HepatotoksikKalsiyum oksalat kristali enjektörleriYaygın iç mekân bitkilerinden oluşan büyük bir grup, çiğnendiklerinde tüm parçaları özel fırlatıcı yapılar (raflidler) aracılığıyla kalsiyum oksalat kristalleri fırlatırYoğun ağız ve boğaz ağrısı, salya artışı, laringeal ödem, üst GIS perforasyonu olabilir (aorta-duodenal fistül bildirilmiştir)Yatıştırıcılar ve soğuk su, viskoz lidokain, mukozal yaralanmaları dışlamak için endoskopiCaladium spp, Dieffenbachia spp, Epipremnum aureum, Philodendron spp, Schefflera actinophylla, Spathiphyllum sppKaladyum/Fil kulağı, Aptal kamışı/Dilber dudağı/difenbahya, Sarmaşık/Şeytan sarmaşığı, Deve tabanı, Şemsiye ağacı, Barış zambağı

*Diaz JH. Poisoning by herbs and plants: rapid toxidromic classification and diagnosis. Wilderness Environ Med. 2016;27(1):136-152.

Kaynaklar

1.         Watson WA, Litovitz TL, Klein-Schwartz W, et al. 2003 annual report of the American Association of Poison Control Centers Toxic Exposure Surveillance System. Am J Emerg Med. 2004;22:335–404.

2.         Mowry JB, Spyker DA, Cantilena LR, Bailey JE, Ford M. 2012 Annual Report of the American Association of Poison Control Centers’ National Poison Data System (NPDS): 30th Annual Report. Clin Toxicol (Phila). 2013;5:949–1229.

3.         Diaz JH. Poisoning by herbs and plants: rapid toxidromic classification and diagnosis. Wilderness Environ Med. 2016;27(1):136–152.

4.         Koç İ. Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) Raporları 2014–2020 Yılları. T.C. Sağlık Bakanlığı, Ankara, 2021.

5.         Çıkırıklar Hİ, Aslan Ş. Bitkisel Zehirlenmeler. Turkiye Klinikleri Emergency Medicine-Special Topics. 2018;4(2):113–119.

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Sabah işe yetişmek için evden çıkıyorsunuz. Dışarıda gözle görülür bir sis yok, ama havada yoğun bir egzoz kokusu var. Bu, sadece rahatsız edici bir koku değil; içinde onlarca toksik bileşeni barındıran görünmez bir kimyasal bulut. İşte bu görünmeyen tehdit, her gün maruz kaldığımız ama çoğu zaman fark etmediğimiz hava kirliliği. Akut etkileri kadar kronik toksik birikimi de olan bu maruziyet, hücresel düzeyden organ sistemlerine kadar geniş bir spektrumda hasara yol açabiliyor.

Hava kirliliği, atmosferin doğal yapısını bozan kimyasal, fiziksel ya da biyolojik etkenlerin iç veya dış ortam havasını kirletmesiyle oluşur. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre hava kirliliğine neden olan başlıca kirleticiler; kükürt dioksit (SO₂), azot dioksit (NO₂), karbonmonoksit (CO), ozon (O₃) ve partikül maddelerdir (PM2.5, PM10). Bu kirleticilerin atmosferdeki konsantrasyon düzeyleri, hava kalitesi indeksleriyle (Air Quality Index – AQI) izlenir (Tablo 1). Hem DSÖ hem de Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından belirlenen eşik değerler doğrultusunda, hava kalitesi sınıflandırılır ve buna göre halk sağlığına yönelik uyarılar yapılır.

DSÖ verilerine göre, küresel nüfusun %99’u, önerilen sınırların üzerinde kirleticiler içeren havayı solumakta; en yüksek maruziyet ise düşük ve orta gelirli ülkelerde görülmektedir. 2019 yılında dünya genelinde yaklaşık 6,7 milyon ölümün iç (indoor pollution) ve dış (outdoor pollution) ortam hava kirliliğiyle ilişkili olduğu bildirilmiştir. Türkiye’de de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı-Sürekli İzlem Merkezi (SİM) aracılığıyla hava kalitesine ilişkin verilere kamu erişimini sağlamaktadır. Sabit ve gezici istasyonlardan elde edilen bu veriler, AQI’ ye göre iyi, orta, hassas, sağlıksız, kötü ve tehlikeli şeklinde sınıflandırılarak paylaşılmakta ve saatlik olarak güncellenmektedir. Bazı istasyonlar, SO₂, NO₂, CO, O₃, PM2.5 ve PM10 gibi kirleticilerin düzeylerini de ayrıca raporlamaktadır.

Modern toplumlarda hava kirliliği, sessiz ama ısrarlı bir halk sağlığı tehdidi olmaya devam etmektedir. Genellikle çevre sağlığı veya pulmonoloji başlığı altında ele alınsa da, hava kirliliği aslında toksikolojinin doğrudan ilgi alanıdır. Soluduğumuz havadaki partiküller ve gaz formundaki kirleticiler, biyolojik sistemler üzerinde hem akut hem de kronik toksik etkilere yol açmaktadır. Özellikle acil servislerde sık karşılaşılan klinik tabloların (örneğin KOAH atakları, akut miyokard infarktüsü, inme, CO zehirlenmeleri) atmosferik kirleticilerle ilişkili olabileceği gün geçtikçe daha fazla kabul görmektedir.

Bu yazıda, hava kirliliğini toksikolojik bir ajan olarak ele alarak, başlıca kirleticilerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini; sistemik yansımalarını ve özellikle acil sağlık hizmetleri açısından neden kritik öneme sahip olduklarını inceleyeceğiz. Ayrıca hava kirliliğini azaltmaya yönelik politikaların halk sağlığına etkilerini de tartışacağız. Hava kirliliğini azaltmaya yönelik politikalar hem iklim hem de sağlık açısından kazan-kazan stratejisi sunar. Hava kirliliğine bağlı hastalık yükünü azaltır ve iklim değişikliğinin kısa ve uzun vadede hafifletilmesine katkıda bulunur.

HAVA KİRLETİCİLERİ

Hava Kalitesi İndeksi (Air Quality Index-AQI): Soluduğunuz Havaya Puanınız Kaç?

Soluduğumuz havanın ne kadar temiz ya da kirli olduğunu sadece gözlemleyerek anlamak çoğu zaman mümkün değildir. İşte bu noktada, bilimsel verileri herkesin anlayabileceği tek bir sayıya dönüştüren Hava Kalitesi İndeksi (Air Quality Index – AQI) devreye giriyor. AQI, havadaki kirleticilerin insan sağlığı üzerindeki potansiyel etkilerini yansıtan standart bir ölçüm sistemidir. Adeta havanın “karnesi” gibidir.

Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından geliştirilen bu indeks, altı temel kirletici maddenin (CO, SO2, O3, NO2, PM10 ve PM 2.5) atmosferik konsantrasyonlarının belirli algoritmalarla hesaplanmasıyla elde edilir.  AQI ve diğer hava kirleticilerin düzeylerine göre hava kalitesi sınıflandırılması Tablo 1’ de gösterilmiştir. AQI skoruna göre hava kalitesi şu şekilde sınıflandırılabilir: iyi (0–50), orta (51–100), hassas (101–150), sağlıksız (151–200), çok kötü (201–300) ve tehlikeli (301–500) HKİ işte bu 5 zararlı gazın havadaki oranlarına göre hesaplanmaktadır.

Her bir kirletici için ayrı ayrı hesaplanan skorlar arasında en yüksek olanı o günkü genel AQI değeri olarak kabul edilir. Bu yöntem, özellikle duyarlı gruplar için (yaşlılar, çocuklar, kalp veya akciğer hastalığı olan bireyler) maruziyet riskini en iyi yansıtan yaklaşımı sunar.

Günümüzde birçok ülkede ve şehirde AQI verileri saatlik olarak güncellenmekte ve mobil uygulamalar ya da dijital platformlar üzerinden halkla paylaşılmaktadır. Türkiye’de de Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı bu verileri şeffaf biçimde kamuya sunmaktadır (Web-sitesi birkaç aydır güncellemede).

Özellikle PM 2.5, PM 10 ve Ozon düzeylerinin arttığı dönemlerde AQI hızlı şekilde yükselebilir. Bu nedenle, hava kalitesi sadece çevre sağlığı değil, bireysel sağlık kararları açısından da önemli bir göstergedir. AQI’nin “orta”dan “sağlıksız”a kaydığı günlerde, egzersiz saatlerini planlamak, dış ortam aktivitelerini sınırlamak veya solunum yolu hastalığı olan bireyleri uyarmak hayati önem taşıyabilir.

Partikül Madde (PM): Toksikolojik Yükü En Ağır Kirletici

Partikül madde (PM), atmosferde askıda bulunan katı parçacıklar ve sıvı damlacıklarının genel adıdır. Çapları 0.001–100 µm arasında değişen bu partiküller, kaynaklarına ve boyutlarına göre farklı sağlık etkileri oluşturabilir. Toz, is, duman gibi bazı partiküller çıplak gözle görülebilirken, PM2.5 gibi ince partiküller yalnızca elektron mikroskobu ile tespit edilebilecek kadar küçüktür. Bu boyut küçüklüğü, partiküllerin derin solunum yollarına ve hatta dolaşım sistemine ulaşmalarını mümkün kılar. PM, insan sağlığı üzerindeki etkileri ve ekosistemler ve altyapılar gibi çevresel sorunlara katkıları nedeniyle en önemli atmosferik kirleticilerden biri olarak kabul edilir.2021 yılı verilerine göre, PM kaynaklı hava kirliliği, dünya genelindeki engelliliğe göre ayarlanmış yaşam yılı (DALY) kayıplarının %8’inden sorumludur.

Partiküllerin penetrasyon kapasitesi büyük ölçüde çaplarına bağlıdır: PM10, üst solunum yolları ve akciğerlerde birikirken; PM2.5 alveolleri geçerek dolaşıma ulaşabilir ve sistemik toksisiteye neden olabilir. İnce partiküller (özellikle PM2.5), kısa vadede nazofarenjit, bronşit ve astım ataklarını tetiklerken; uzun vadede kardiyovasküler hastalıklar, inme, diyabet, prematür mortalite ve hatta perinatal ölümlerle ilişkilendirilmiştir. Bazı çalışmalar, PM2.5 düzeyindeki her 10 µg/m³ artışın kardiyovasküler mortaliteyi yaklaşık %1 oranında artırdığını göstermiştir. Kronik hastalığı olan bireyler –örneğin KOAH, diyabet, hipertansiyon veya koroner arter hastalığı olanlar– bu toksik etkilere karşı daha duyarlı kabul edilmektedir.

Toksikolojik düzeyde, solunumla alındığında partikül maddeler öncelikle lokal inflamatuvar yanıtı tetikler. Solunum epiteline temas eden partiküller, okside olmuş düşük yoğunluklu lipoprotein (ox-LDL) ve interlökin-6 gibi proinflamatuvar mediatörlerin salınımına neden olur. Bu mediatörler, dolaşıma geçerek sistemik inflamasyona ve vasküler endotelde disfonksiyona yol açabilir. Aynı zamanda partikül maddeler serbest radikal üretimini artırarak oksidatif stres düzeyini yükseltir; bu da hücresel hasar, aterosklerotik plak destabilizasyonu, vazokonstrüksiyon, hipertansiyon ve tromboz gibi olayları tetikleyebilir.

Literatürde, komorbiditelerin hava kirliliğine karşı bireyleri daha duyarlı hale getirdiğine dair çalışmalar bulunmaktadır. Hipertansiyon, hiperlipidemi, diyabet veya koroner kalp hastalığı olan AMI hastalarının PM2.5′ ten daha fazla etkilenme eğiliminde olduğu öne sürülmüştür [24, 25]. Bu konuda kliniğimizde (Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi) yürüttüğümüz prospektif bir çalışma da dikkat çekici sonuçlar ortaya koymuştur. ST elevasyonlu miyokard infarktüsü (STEMI) tanısıyla acil servise başvuran 1413 hastanın değerlendirildiği bu çalışmada, hastaların başvuru anındaki hava kalitesi parametreleri ile klinik özellikleri arasındaki ilişki incelendi.

Elde ettiğimiz bulgular çarpıcıydı: Hastaların tamamında başvuru anındaki hava kalitesi indeksi (AQI) değerleri (Medyan: 53, IQR: 37–55) ve PM2.5 düzeyleri (Medyan: 18 µg/m³, IQR: 11–27) Amerikan Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından tanımlanan sınır değerlerin üzerindeydi. Bir başka dikkat çekici bulgu ise, koroner arter hastalığı (KAH) öyküsü olan bireylerin ve kadın hastaların STEMI geliştirdiği günlerde maruz kaldıkları PM10 düzeylerinin, diğer hastalara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha düşük olmasıydı. Bu, altta yatan kalp hastalığı olan kişilerin ve kadınların daha düşük seviyelerdeki partikül maddeye dahi duyarlı olabileceğine işaret ediyor.

Yaşlı bireylerde gözlenen etkiler de dikkat çekiciydi. Yetmiş beş yaş üzeri hastalarda başvuru anındaki PM2.5 düzeyleri (Medyan: 20.5 µg/m³, IQR: 13–29), 75 yaş altı gruba göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p=0.022). Bu bulgu, yaşlıların solunan kirli havaya karşı fizyolojik olarak daha savunmasız olabileceğini düşündürüyor.

Bu çalışmanın sonuçları, hava kirliliği ile kardiyovasküler olaylar arasındaki ilişkiye dair klinik düzeyde güçlü kanıtlar sunarken; yaşlılar, kadınlar ve KAH öyküsü olan bireylerin daha düşük düzeydeki kirletici maruziyetlerinde dahi daha yüksek risk altında olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle, hava kalitesi kötü olduğunda bu riskli gruplar için erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi ve farkındalık çalışmalarının artırılması, kardiyovasküler olayların önlenmesi açısından kritik önem taşımaktadır.

Ozon (O₃): Güneşli Günlerin Görünmez Tehdidi

Ozon, yüksek voltajlı elektrik deşarjı sırasında oksijen moleküllerinin parçalanmasıyla oluşan reaktif bir gazdır. Atmosferin üst tabakalarında ultraviyole ışınımını engelleyen koruyucu bir rolü varken, yer seviyesindeki ozon insan sağlığı için toksiktir. Solunum yoluyla alınan ozon, cildin üst tabakaları, gözyaşı kanalları ve özellikle akciğer dokusunda hasara yol açar. Araştırmalar, ozonun epidermal keratinositlerde DNA hasarını artırdığını ve bu yolla hem morfolojik hem de fonksiyonel bozulmalara neden olabileceğini göstermektedir. Yüksek sıcaklık ve güneşli havalarda ozon seviyesi arttığından, özellikle astım ve KOAH gibi solunum hastalıkları olan bireyler için risk daha da büyür.

Azot Dioksit (NO₂): Trafikten Gelen Toksik Yük

Azot dioksit, başta otomobil egzozları olmak üzere fosil yakıtların yanmasıyla açığa çıkan önemli bir trafik kaynaklı kirleticidir. Solunduğunda bronşlarda irritasyona, öksürük, wheezing, dispne ve ciddi olgularda pulmoner ödeme yol açabilir. Özellikle 0.2 ppm’nin üzerindeki yoğunluklar, bronkospazm riskini artırmaktadır. NO₂ maruziyeti aynı zamanda bağışıklık sistemini de etkiler; CD8+ T hücreleri ve doğal öldürücü (Natural Killer-NK) hücreleri gibi immün sistemin önemli bileşenlerinde fonksiyon bozukluklarına yol açabilir. Kronik maruziyet, çocuklarda astım gelişimiyle, erişkinlerde ise kronik akciğer hastalığının ilerlemesiyle ilişkilendirilmiştir.

Sülfür Dioksit (SO₂): Sanayileşmenin Yakıcı Soluğu

Sülfür dioksit, çoğunlukla fosil yakıtların yakılmasıyla ya da endüstriyel üretim süreçlerinde ortaya çıkan keskin kokulu bir gazdır. Yıllık maruziyet için belirlenen sınır değeri 0.03 ppm’dir. SO₂, özellikle solunum yolları mukozasında tahrişe neden olur; nefes darlığı, bronşit, mukus üretiminde artış ve wheezinge yol açabilir. Ayrıca lakrimasyon, ürtiker, korneal opasite gibi oftalmolojik etkiler ve önceden mevcut kardiyovasküler hastalıklarda kötüleşmeye neden olabilir. Hassas bireylerde bu etkiler çok daha düşük seviyelerde bile ortaya çıkabilir.

Karbon Monoksit (CO): Sessiz Katil

Karbon monoksit (CO), renksiz, kokusuz ve tatsız bir gazdır; bu nedenle “sessiz katil” olarak anılması tesadüf değildir. Kirlenmemiş açık hava ortamlarında CO düzeyi genellikle 0.02–1.0 ppm aralığındadır. Ancak büyük şehirlerde, özellikle kış aylarında sıcaklık inversiyonları ya da yazın durağan hava kütleleri gibi atmosferik durgunluk dönemlerinde bu seviyeler on katına kadar çıkabilir. Bu artışlar çoğu zaman çıplak gözle ya da burunla algılanamaz; ama sonuçları ciddi olabilir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, sadece meteorolojik (sıcaklık, nem, rüzgar hızı) faktörlerin değil; aynı zamanda hava kirleticilerinin (PM2.5, PM10, CO, SO2, NO2, ve O3)de hastane-dışı kariyak arrest vakaları veya CO zehirlenme vakaları ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu veriler doğrultusunda, hava kirliliği ve meteoroloji verilerini entegre eden tahmin modelleri geliştirilmiştir. Bu modeller, CO zehirlenmesi riskinin hangi koşullarda arttığını öngörerek olası vakaları önceden belirleyebilme potansiyeline sahiptir. Özellikle yüksek riskli günlerde halkı uyarmak açısından bu modellerin etkinliği giderek artmaktadır.

Bu konuda Gaziantep Üniversitesi ve kliniğimizin (SBÜ Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi) ortaklaşa yürüttüğü çok merkezli prospektif bir çalışma, önemli bulgular ortaya koymuştur. İki farklı şehirdeki acil servislere başvuran karbon monoksit zehirlenmesi vakaları analiz edilerek, dış ortam hava kirliliği ile klinik sonuçlar arasındaki ilişki incelendi. Literatürden farklı olarak bu çalışmada hava kalitesi indeksinin (AQI), yalnızca zehirlenme olasılığını değil; aynı zamanda hastane yatışı ve miyokardiyal etkilenme gibi klinik sonuçları öngörmede de bağımsız bir belirteç olduğu gösterildi.

Bu bulgu, karbon monoksit maruziyetine bağlı gelişen ciddi tabloların erken dönemde tespit edilmesine yardımcı olabilir. Örneğin, hava durumu yayınlarında AQI değerlerinin halka açık şekilde sunulması, halkın CO zehirlenmesine karşı daha bilinçli olmasını sağlayabilir. Yine benzer şekilde, fırtına öncesi ya da hava inversiyonu dönemlerinde toplu taşıma araçları, haber bültenleri ve dijital platformlar aracılığıyla yapılacak önleyici uyarılar, olası zehirlenmelerin önüne geçebilir. Elbette önleme kadar, zehirlenme gerçekleştikten sonraki süreçte de zamanla yarış söz konusudur. Bu nedenle toplum genelinde CO üretimini azaltma yollarına dair eğitimlerin özellikle okullarda verilmesi, hem hava kirliliğiyle mücadelede hem de bu sessiz tehlikenin uzun vadeli kontrolünde etkili bir adım olacaktır. Zehirlenme meydana geldiğinde ise hızlı tanı, doğru değerlendirme ve uygun tedavi ile mortalite riski belirgin şekilde azaltılabilir.

Deprem ve Hava Kirliliği: Sessiz Tehlike Deprem Sonrasında da Sürüyor

6 Şubat 2023’te gerçekleşen ve “Asrın Felaketi” olarak adlandırılan Kahramanmaraş merkezli deprem, Türkiye tarihinin en büyük ve en yıkıcı sarsıntılarından biri oldu. Depremler sadece anlık can kaybı ve fiziksel yıkımla değil; sonrasında ortaya çıkan çevresel ve halk sağlığı sorunlarıyla da derin izler bırakır. Bu bağlamda, deprem sonrası ortaya çıkan hava kirliliği, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir halk sağlığı tehdididir.

Deprem anında yıkılan binalardan serbest kalan asbest, kurşun gibi tehlikeli maddeler, hava, toprak ve su kaynaklarını hızla kirletir. Ardından enkaz kaldırma ve taşınma süreçlerinde açığa çıkan toz ve duman, ağır makinelerden yayılan egzoz gazları, hava kalitesini daha da düşürür. Uygun olmayan atık yönetimi ve yasadışı dökümler de çevresel kirliliği artıran diğer faktörler arasında yer alır.

SBÜ Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin ana merkez olduğu, Kahramanmaraş ve çevresindeki 8 ilde (Kahramanmaraş, Hatay, Adana, Adıyaman, Kilis, Gaziantep, Malatya, Osmaniye) yürütülen çok merkezli retrospektif çalışmamızda, depremin birinci yılında bu illerde acil servislere başvuran karbon monoksit zehirlenmesi vakaları ile hava kirliliği arasındaki ilişkiyi inceledik. Sonuçlar, deprem sonrası hava kirliliğinde anlamlı bir artış olduğunu gösterdi. Deprem merkez üssü Kahramanmaraş ve en çok etkilenen illerden Hatay’da, yıllık ortalama Hava Kalitesi İndeksi (AQI) ve PM2.5 değerleri, ABD Çevre Koruma Ajansı’nın (EPA) belirlediği sınırların üstündeydi. Bir önceki yıl ile karşılaştırıldığında, hem Kahramanmaraş’ta hem de Hatay’da AQI’ nin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yükseldiği saptandı. Özellikle Kahramanmaraş’ta AQI ve PM10 değerleri kritik eşiklerin üzerine çıktı; Hatay ise en yüksek CO seviyeleri ve yüksek PM10 konsantrasyonları ile dikkat çekti.

Deprem gibi büyük afetler, sadece anlık yıkım değil, aynı zamanda uzun vadeli çevresel sağlık krizlerini de tetikler. Uzun süreli hava kirliliğine maruz kalmak, özellikle kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörlerini artırabilir. Bu nedenle, afet sonrası hava kalitesi izleme sistemlerinin geliştirilmesi ve çevresel etkilerin sürekli değerlendirilmesi, halk sağlığını korumak açısından kritik öneme sahiptir.

Sonuç olarak; her gün farkında olmadan ciğerlerimize çektiğimiz hava, aslında karmaşık bir kimyasal kokteyl olabilir. Bazen görmediğimiz şeyler daha tehlikeli olabilir. Hava kirliliği, sessizce ve yavaş yavaş bedenimize işleyen toksik bir risk. Bu yazıda, bu görünmeyen tehdidin moleküler düzeyde nasıl zarar verdiğini ve hangi hasta gruplarını daha çok etkilediğini konuştuk. Ama bu sadece bir bilimsel gerçeklik değil; aynı zamanda kişisel ve toplumsal bir sorumluluk. Toksikoloji, sadece zehirleri tanımak değil; zararı önceden görmek, uyarı sistemlerini geliştirmek ve insan sağlığını koruyacak çözümler üretmekle ilgilidir. Belki de en etkili çözüm, farkında olmakla başlar. Çünkü hava kirliliğini azaltmak, sadece bacalardan çıkan dumanı azaltmakla değil, bilgiyle, bilinçle ve birlikte hareket etmekle mümkündür.

Tablo 1. Hava kalitesi parametrelerinin EPA’ ya göre cut-off değerleri

AQISO2 (µg/m3)NO2 (µg/m3)CO (µg/m3)O3 (µg/m3)PM10 (µg/m3)PM2.5 (µg/m3) 
1h average24h average1h average8h average8h average1h average24h average24h average
0-500-93 0-1020-5,20-108 0-540,0-12,0Good
51-10094-200 103-1925,3-11109-248 55-15412,1-35,4Moderate
101-150201-493 193-68911,1-14,5 249-328155-25435,5-55,4Unhealthy for Sensitive Groups  
151-200494-810 690-124214,6-18 329-408255-35455,5-150,4Unhealthy
201-300 811-16091243-238018,1-35,5 409-808355-424150,5-250,4Very Unhealthy
301-400 1610-21412381-314535,6-47,1 809-1008425-504250,5-350,4Hazardous
401-500 2142-26743146-391047,2-58,8 1009-1208505-604350,5-500,4Hazardous

KAYNAKLAR

  1. WHO. Air Pollution. WHO. https://www.who.int/data/gho/data/themes/air-pollution
  2. Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı, Sürekli İzleme Merkezi. https://sim.csb.gov.tr/ https://www.mgm.gov.tr/tahmin/il-ve-ilceler.aspx?il=Adana.
  3. EPA hava kirliliği kriterleri. https://www.epa.gov/criteria-air-pollutants/naaqs-table
  4. Sabak M, Gulen M, Satar S, Yildirim C, Yildiz AF, Zengin S. The Prognostic Effect of Air Pollution in Patients Presenting to the Emergency Department with Carbon Monoxide Poisoning. Disaster Med Public Health Prep. 2024 Sep 18;18:e126. doi: 10.1017/dmp.2024.135.
  5. Demirel I, Gulen M, Satar S, Acehan S, Balta A, Oguz P. STEMI and Air Pollution: Relationship Between Hourly Air Pollution and Cardiovascular Risk Factors. Journal of Cardiovascular Medicine (2025-Ahead of Print)
  6. Farrow, A., Miller, K. A., & Myllyvirta, L. (2020). Toxic air: The price of fossil fuels. Greenpeace Southeast Asia. Retrieved March 19, 2023, from https://www. green peace. org/ south easta sia/ publi cation/ 3603/toxic- air- the- price- of- fossil- fuels- full- report/
  7. EPA. (2022). Particulate matter (PM) pollution. EPA. https:// www. epa. gov/ pm- pollu tion/ parti culate- matterpm-basics. Accessed 29 Mar 2023.
  8. Kara Y, Şevik SEY, Toros H. Comprehensive analysis of air pollution and the influence of meteorological factors: a case study of adiyaman province. Environ Monit Assess. 2024 May 9;196(6):525. doi: 10.1007/s10661-024-12649-4.
  9. GBD 2021 Risk Factors Collaborators. Global burden and strength of evidence for 88 risk factors in 204 countries and 811 subnational locations, 1990-2021: a systematic analysis for the Global Burden of Disease Study 2021. Lancet. 2024 May 18;403(10440):2162-2203. doi: 10.1016/S0140-6736(24)00933-4. Erratum in: Lancet. 2024 Jul 20;404(10449):244. doi: 10.1016/S0140-6736(24)01458-2.
  10. Claeys MJ, Rajagopalan S, Nawrot TS, Brook RD (2016) Climate and environmental triggers of acute myocardial infarction. Eur Heart J 38(13):955–960
  11. Bind MA, Baccarelli A, Zanobetti A, Tarantini L, Suh H, et al. Air pollution and markers of coagulation, inflammation, and endothelial function: associations and epigene-environment interactions in an elderly cohort. Epidemiology. 2012 Mar;23(2):332-40. doi: 10.1097/EDE.0b013e31824523f0.
  12. Li J, Liu C, Cheng Y, Guo S, Sun Q, et al.  Association between ambient particulate matter air pollution and ST-elevation myocardial infarction: A case-crossover study in a Chinese city. Chemosphere. 2019 Mar;219:724-729. doi: 10.1016/j.chemosphere.2018.12.094.
  13. Bhaskaran K, Armstrong B, Hajat S, Haines A, Wilkinson P, Smeeth L. Heat and risk of myocardial infarction: hourly level case-crossover analysis of MINAP database. BMJ. 2012 Dec 13;345:e8050. doi: 10.1136/bmj.e8050.
  14. Bezirtzoglou E, Alexopoulos A. Ozone history and ecosystems: a goliath from impacts to advance industrial benefits and interests, to environmental and therapeutical strategies. In: Ozone Depletion, Chemistry and Impacts. (2009). p. 135–45.
  15. WHO. Health Risks of Ozone From Long-Range Transboundary Air Pollution. http://www.euro.who.int/data/assets/pdf_file/0005/78647/E91843.pdf
  16. Hatch GE, Slade R, Harris LP, McDonnell WF, Devlin RB, Koren HS, et al. Ozone dose and effect in humans and rats. A comparison using oxygen- 18 labeling and bronchoalveolar lavage. Am J Respir Crit Care Med. (1994) 150:676–83. doi: 10.1164/ajrccm.150.3.8087337.
  17. McCarthy JT, Pelle E, Dong K, Brahmbhatt K, Yarosh D, Pernodet N. Effects of ozone in normal human epidermal keratinocytes. Exp Dermatol. (2013) 22:360–1. doi: 10.1111/exd.12125 ) (24 Lippmann M. Health effects of ozone. A critical review. JAPCA. (1989) 39:672–95. doi: 10.1080/08940630.1989.10466554.
  18. Richmont-Bryant J, Owen RC, Graham S, Snyder M, McDow S, Oakes M, et al. Estimation of on-road NO2 concentrations, NO2/NOX ratios, and related roadway gradients from near-road monitoring data. Air Qual Atm Health. (2017) 10:611–25. doi: 10.1007/s11869-016-0455-7.
  19. Hesterberg TW, Bunn WB, McClellan RO, Hamade AK, Long CM, Valberg PA. Critical review of the human data on short-term nitrogen dioxide (NO2) exposures: evidence for NO2 no-effect levels. Crit Rev Toxicol. (2009) 39:743–81. doi: 10.3109/10408440903294945.
  20. Chen T-M, Gokhale J, Shofer S, Kuschner WG. Outdoor air pollution: nitrogen dioxide, sulfur dioxide, and carbon monoxide health effects. Am J Med Sci. (2007) 333:249–56. doi: 10.1097/MAJ.0b013e31803b900f.
  21. US EPA. Table of Historical SO2 NAAQS, Sulfur US EPA. Available online at: https://www3.epa.gov/ttn/naaqs/standards/so2/s_so2_history.html (accessed on October 5, 2019)).
  22. National ambient air quality objectives for carbon monoxide: desirable, acceptable and tolerable levels. Ottawa: Environment Canada and Health Canada. 1994. Available: http://publications.gc.ca/Collection/En42-17-8-1994 E.pdf.
  23. Campbell ME, Benson BA, Muir MA. Urban air quality and human health: a Toronto perspective. Can J Public Health. 1995;86:351–7.
  24. Lin CM, Liao CM. Temperature-dependent association between mortality rate and carbon monoxide level in a subtropical city: Kaohsiung, Taiwan. Int J Environ Health Res. 2009;19(3):163-174. doi:10.1080/09603120802460384.
  25. Dennekamp M, Akram M, Abramson MJ, et al. Outdoor air pollution as a trigger for out-of-hospital cardiac arrests. Epidemiology. 2010;21(4):494-500. doi:10.1097/EDE.0b013e3181e093db.
  26. Ruan HL, Deng WS, Wang Y, et al. Carbon monoxide poisoning: a prediction model using meteorological factors and air pollutant. BMC Proc. 2021;15(Suppl 1):1. Published 2021 Mar 2. doi:10.1186/s12919-021-00206-7.
  27. Gijsenbergh FP, Vispoel M, Poppe H, Delooz HH. Weather influence on the prevalence of carbon monoxide intoxications. Acta Clin Belg Suppl. 1990;13: 96–7.
  28. Hampson NB, Piantadosi CA, Thom SR, Weaver LK. Practice recommendations in the diagnosis, management, and prevention of carbon monoxide poisoning. Am J Respir Crit Care Med. 2012;186:1095–101.). 
  29. Onbası D. (2024) Earthquake and air pollution. Health in Extraordinary Situations: Earthquake. Editor: Ogenler O, Yapici G, Okuyaz S, Bolaç F. Afyonkarahisar, Yaz Publications, E_ISBN 978-625-6642-22-5.
  30. Zanoletti A, Bontempi E. The impacts of earthquakes on air pollution and strategies for mitigation: a case study of Turkey. Environ Sci Pollut Res Int. 2024,Apr;31(16):24662-24672. doi: 10.1007/s11356-024-32592-8.
  31. Gulen M, Satar S, Sabak M, Acehan S, Yavuz E, Bozkurt M, Gurbuz M, Polat M, Gedik MS, Akbaş I, Aytekin T, Koca AN, Nogay S, Esen CI.  Karbon Monoksit Zehirlenmesi ile Hava Kirliliği Arasındaki İlişki: 6 Şubat Depreminden Etkilenen İllerde İlk Yılın Sonunda Yapılan Çok Merkezli Çalışma. 20.Türkiye Acil Tıp Kongresi (TATKON), Sözlü Bildiri, 14-17 Kasım 2024-Antalya.
  32. Hsu SC, Huang YT, Huang JC, Tu JY, Engling G, Lin CY, Lin FJ, Huang CH. Evaluating real-time air-quality data as earthquake indicator. Sci Total Environ. 2010,May 1;408(11):2299-304. doi: 10.1016/j.scitotenv.2010.02.023.
  33. Bayram H, Rastgeldi Dogan T, Şahin ÜA, Akdis CA. Environmental and health hazards by massive earthquakes. Allergy. 2023,Aug;78(8):2081-2084. doi: 10.1111/all.15736.
  34. Uprety A, Ozaki A, Higuchi A, Leppold C, Tanimoto T. The 2015 Nepal earthquake and worsening air pollution in Kathmandu. Lancet Planet Health. 2019,Jan;3(1):e8-e9. doi: 10.1016/S2542-5196(18)30247-X.
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

Body packing, yasadışı ilaç/uyuşturucu madde kaçakçılığında kullanılan bir yöntemdir. Acil hekimlerinin çok sık karşılaşmadığı, ancak karşılaştıklarında zorlayıcı olabilecek olgulardandır. Body packing, bireylerin büyük miktarlarda uyuşturucu maddeyi (genellikle kokain veya eroin) vücutlarının içinde, genellikle lateks ile sarılarak paketlenmiş halde taşımasıdır. Bu yöntem uyuşturucu maddenin sınırları gizlice geçerek taşınmasını sağlamak amacıyla kullanılır.

Body packing (vücut paketleyici) tanımı uygulama yöntemindeki farklılığa bağlı olarak 3 türlü olabilir. Uygulama yöntemlerinden birincisi ‘yutma’ (body packing) şeklindedir. Bu uygulamada kaçakçılar uyuşturucu içeren paketleri yutarak barsaklarında taşır. Bu paketler genelde 2 ila 5 cm boyutlarında olup bir kişi 70 pakete kadar yutabilir. Uygulama yöntemlerinden ikincisi ‘içerme’ (body pushing) şeklindedir. Bu uygulama yönteminde kaçakçı paketleri rektum veya vajinasına yerleştirir. Bu yöntem genellikle daha büyük paketler için kullanılır. Uygulama yöntemlerinden üçüncüsü body stuffing şeklindedir. Bu uygulama yöntemi satıcı/kaçakçıların yakalanmaları durumunda ellerinde bulunan küçük miktarlardaki uyuşturucuları hızlıca yutmaya çalıştıklarında başvurdukları bir yöntemdir.

Acil servislerde bu durumdan ne zaman şüphelenmeliyiz?

Yasadışı madde taşıyan kaçakçıların acil servise başvuruları değişik şekillerde olabilmektedir. Polis ve diğer kolluk kuvvetleri tarafından yakalandıktan sonra hiçbir semptomları olmadığı halde paketlerin tespit ve çıkarılması istemi ile adli merci tarafından gönderilmiş olabilirler. İkinci bir başvuru şekli, toksisite belirtileriyle (hafif ajitasyon veya sedasyondan kardiyak arreste kadar uzanan geniş bir yelpazede) olandır. Burada paketin vücutta açılıp emilmesi sözkonusudur. Üçüncü bir durum ise gastrointestinal komplikasyonlara (perforasyon, obstrüksiyon) bağlı semptomlar nedeniyle de acil servise kendilerinin başvurmasıdır.

Acil serviste ilk adım hastayı detaylıca değerlendirmek ve olası komplikasyonları düşünüp ilgili tetkikleri planlamak olmalıdır. Bu noktada hekim taşıyıcı kişinin bazı unsurları gizleme, eksik anlatma veya yalan beyanda bulunabileceğini göz önünde bulundurması önemlidir. Hekimin yasadışı ilacın hangi uygulama yöntemi ile alındığını, hangi ilacın taşınmaya çalışıldığını ve ne tür bir ambalajda olduğunu öğrenmesi önemlidir.

Body packing durumlarında en çok taşınan maddeler kokain ve eroindir. Ancak kannabinoidler, fentanil ve diğer uyuşturucular da rapor edilmiştir. Bu nedenle toksidrom sıklıkla sempatomimetik veya opioid ilişkili olacaktır.

Dikkat edilmesi gereken nokta bu hastaların yakın zamanda göz altına alınmış olmaları ve karşılaştıkları stres faktörleri nedeniyle hafif taşikardik ve hipertansif olabilecekleridir. Hastayı gözlemlemek ve bu belirtilerin kendiliğinden düzelip düzelmeyeceğine bakmak gerekir. Ajitasyon, midriyazis, aritmi, peristaltizmde azalma, terleme gibi diğer toksidrom belirtilerine de bakıp değerlendirmek gerekmektedir.

Body packing potansiyel olarak ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Barsak obstrüksiyonu, perforasyonu, iskemisi olabilecek komplikasyonlar arasındadır. Body packing olgularında paketlerin yırtılması durumunda büyük miktarda uyuşturucu hızla kana karışarak ciddi zehirlenmelere yol açabilir. Yırtılma oranı genellikle kullanılan paketlerin kalitesine bağlıdır. Uyuşturucu paketlerinin barsak obstrüksiyonuna neden olması durumunda cerrahi müdahale gerekebilir. Body stuffing durumlarında paketlerin yırtılması veya sızdırması halinde de akut zehirlenme tablosu görülebilir. Bu durumda da hastalarda sempatomimetik veya opioid toksidromu belirtileri (paket içeriğine bağlı) görülebilir.

Body packing vakalarında tanı koymak için kullanılan altın standart yöntem kontrastsız abdominal bilgisayarlı tomografidir. Bu yöntemin vücutta bulunan uyuşturucu paketlerinin varlığını ve sayısını belirlemedeki duyarlılığı ve özgüllüğü %100 e yakındır. Diğer görüntüleme yöntemleri olan ultrasonografinin duyarlılığı ve özgüllüğü sırasıyla %91 ve %70 iken direk grafinin duyarlılığı %60-90 aralığındadır. Hastanın muayenesinde gastrointestinal komplikasyonlara yönelik şüphe varsa kontrastlı bilgisayarlı tomografi tanıdaki duyarlılığı arttıracaktır. Geleneksel X-ray ve ultrasonografi gibi yöntemlerin duyarlılık ve özgüllükleri bilgisayarlı tomografiye göre daha düşüktür ancak radyasyon almaması gereken hastalarda (pediyatrik, gebe) ultrasonografi kullanılabilir. MR gebe hastalar için bir seçenektir ancak bu kanıta dayalı tıptan ziyade uzman görüşü olarak ve olgu sunumlarında belirtilmiştir.

Yaklaşım-Tedavi

Vücut taşıyıcıları acil serviste üç klinik tablo ile karşımıza çıkabilir. Birincisi, toksisite veya abdominal komplikasyonu olmayan asemptomatik hastalardır. Bu grupta amaç, paketlerin parçalanmadan çık(arıl)masını sağlamak ve obstrüksiyona neden olmasını önlemektir. Çoğu uzman, irrigasyona başlamadan bir saat önce aktif kömür vererek veya kömürsüz tüm bağırsak irrigasyonunu önermektedir. Aktif kömür kullanımı, daha çok paketlerin yırtılma riski göz önüne alınarak önerilmektedir. Tüm asemptomatik hastalar, toksisite veya komplikasyon belirtilerini izlemek için acil serviste en az 6 saat gözlemlenmelidir. Tüm paketler atıldıktan sonra, herhangi bir paket olmadan iki bağırsak hareketi veya negatif bir radyolojik görüntüleme ile doğrulandıktan sonra taburcu edilebilirler. Asemptomatik bir hastada ameliyat için tek endikasyon midede piloru geçemeyen çok sayıda paket olmasıdır. Bu durumda, endoskopik veya laparoskopik yaklaşım paketlerin yırtılması ve ilacın salınması riskiyle sonuçlanabileceği için önerilen yaklaşım laparotomi olmaktadır. Ancak yine de midede çok fazla paketin bulunmadığı, perforasyonun riskinin ve paket içeriğinin dışarıya sızma ihtimalinin düşük olduğu hastalarda, paketler uygun endoskopik yöntemle dikkatli bir şekilde çıkarılabilir.

İkinci taşıyıcı grubu; gastrointestinal semptomları ve/veya abdominal komplikasyonları olanlardır. Bunlarda özefagus, mide veya barsakların obstrüksiyonu veya perforasyonu olabilir. Fiziksel muayene ile şüphelenilir, röntgen veya BT ile doğrulanır ve hasta ameliyathaneye alınır. Bu durumlarda acil servislerdeki rolümüz destek tedavisi ve acil cerrahi konsültasyon sağlamaktır.

Son hasta grubu, ilaç toksisitesi belirtileri gösterenlerdir. Bu grubun semptomları, hafif semptomlardan kardiyopulmoner arreste kadar değişebilen klinik tabloları içerir. Bu hasta grubunda, semptomlar uygun tedaviyle (opioid aşırı dozları için nalokson ve sempatomimetik ilaçlar için benzodiazepinler, soğutma ve gerekiyorsa nabız ve tansiyon kontrolü) ele alınmalı ve hızla acil cerrahi konsültasyon istenmelidir. Hafif ve geri döndürülebilir semptomlardan daha şiddetli herhangi bir toksisite için, cerrahi yaklaşım en güvenli tedavi olacaktır.

Benzer olgularla hiç karşılaşmamış acil hekimlerine örnek olgu olarak acil tıp servisimize polis eşliğinde başvuran bir vücut taşıyıcısından bahsedeceğiz. Uyuşturucu kaçakçısı olabileceği şüphesi olan 58 yaşında yabancı uyruklu erkek, vücudunda uyuşturucu paketlerinin olup olmadığının araştırılması, varsa çıkarılması istemi ile savcılık yazısıyla acil servisimize getirildi. Hastanın fizik muayenesinde batında hassasiyeti mevcuttu. Laboratuvar sonuçları normal olan hastanın kontrastlı batın bilgisayarlı tomografisinde çok sayıda yabancı cisim-olası paket görülüyordu.

Şekil 1.  birinci gün, iv kontrastlı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – mide içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Şekil 2.  birinci gün, iv kontrastlı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – barsak ansları içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Şekil 3.  birinci gün, iv kontraslı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – barsak ansları içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Şekil 4. üçüncü gün oral kontrastlı çekilen bilgisayarlı tomografi kesiti – barsak ansları ve rektum içerisinde kırmızı oklarla gösterilen yabancı cisimler

Genel durumu iyi olan, cerrahi batın bulgusu veya toksidrom bulgusu olmayan hastanın yapılan rektal muayenesinde yabancı cisim mevcuttu ve manuel olarak rektumdan 3 adet uyuşturucu paketi çıkarıldı.

Şekil 5. rektumdan çıkarılan uyuşturucu paketi

Şekil 6. REKTUMDAN LAKSATİFLER YARDIMIYLA ÇIKARILAN UYUŞTURUCU PAKETLERİ

Tomografide, rektumdan çıkarılan paketlere benzeyen yabancı cisimlerin, mide ve barsaklarda oldukları teyid edildi. Endoskopik olarak mideden 16 adet paket daha çıkarıldı. Daha sonra tüm barsak irrigasyonuna başlandı. İlk gün 19 paket daha defekasyon yolu ile çıktı. Ağızdan beslenmesi kesilen hastada, 2. gün amilaz değerlerinde yükselme oldu ve 3. gün amilaz değeri 3300 U/L (referans aralık 28-100 U/L) ölçüldü. Fizik muayenesinde distansiyonu olan ve amilaz yüksekliği mevcut olan hastanın oral kontrastlı biligisayarlı tomografisinde ve bilier ultrasonografisinde intrahepatik safra kanallarında dilatasyon izlendi. Tüm barsak irrigasyonuna sekonder olduğu düşünülen amilaz yüksekliği saptanan hasta akut pankreatit açısından gastroenteroloji kliniği ile konsülte edildi. Hasta sıvı ve destek tedavi ile izlendi. Dördüncü günün sonunda bilgisayarlı tomografisinde yabancı cisim saptanmayan hastadan çıkarılan toplam 49 adet 6×1,5 cm silindirik paketler tutanakla emniyet güçlerine (her biri çıkar çıkmaz tespit edilip, kolluk kuvveti, acil hekimi ve hemşiresi tarafından düzenlenen tutanaklar ile) teslim edildi. Kontrol bilgisayarlı tomografisinde intrahepatik safra kanalları dilatasyonunda total regresyon gelişti. Amilaz değerleri gerileyen oral beslenmesi açılan hasta 6. gün sağlıklı olarak emniyet görevlilerine teslim edildi. Hastanın ilk dört gün tüm takibi acil kritik bakım alanında, son iki gün de yataklı gözlem alanında gerçekleşti. Hastanın takibinin diğer kliniklerce üstlenilmemesi (yatak sıkıntısı ve paket perforasyonu ihtimalinde toksidrom yönetimini üstlenmek istenmemesi nedenli) bir yana, hastadan paket adeti hakkında anamnez alınamaması ve halen kaç paket daha barsaklarda sorusunun cevabı belki de olgunun en zorlayıcı yanı idi. Radyoloji kliniği ile yabancı cisim adet sayımı ve artık yabancı cisim kalmadığının teyidi konusunda görüş ayrılığı yaşandığını da vurgulamak isteriz.

Sonuç olarak vücut paket taşıyıcıları çok farklı şekillerde acil servislere gelebilirler. Semptomatik hastalar kardiyopulmoner arrest dahil tüm toksidrom veya gastrointestinal semptomlar nedeni ile tesadüfen tanı alabilecekleri gibi, asemptomatik bir şekilde emniyet güçlerinin şüphesi üzerine de getirilebilirler. Bu hastaların acil serviste tanı almaları gerektiği kadar, ilgili klinikler olarak genel cerrahi, gastroenteroloji ve hatta yoğun bakımlar tarafından takip edilmelerinin gerektiği kanatindeyiz. Acil servis hekimi genel ABC ve güvenlik çemberi yaklaşımının yanısıra, adli olgu olmasından kaynaklı ekstra sorumluluk alacağı bu sıradışı hasta grubunun yönetimi konusunda donanımlı olmalıdır.

KAYNAKLAR

  1. Pinto A, Reginelli A, Pinto F, et al. Radiological and practical aspects of body packing. Br J Radiol. 2014;87(1036):20130500. doi:10.1259/bjr.20130500
  2. emDOCs.net – Emergency Medicine EducationBody Packers, Stuffers, and Pushers: Time Bombs in Our EDs – emDOCs.net – Emergency Medicine Education
  3. Şener K, Altuğ E, Hanoğlu ND, Eyüpoğlu G, Güven R. Diagnostic Parameters for Body Packers. KAFKAS TIP BİL DERG. Nisan 2023;13(1):51-56.
  4. Heymann-Maier L, Trueb L, Schmidt S, et al. Emergency department management of body packers and body stuffers. Swiss Med Wkly. 2017;147:w14499. Published 2017 Sep 12. doi:10.4414/smw.2017.14499
  5. Berger FH, Nieboer KH, Goh GS, Pinto A, Scaglione M. Body packing: a review of general background, clinical and imaging aspects. Radiol Med. 2015;120(1):118-132. doi:10.1007/s11547-014-0458-0
  6. Wong G, Lai K, Chung C. Management of Body Packers in the Emergency Department. Hong Kong Journal of Emergency Medicine. 2005;12(2):112-118. doi:10.1177/102490790501200203
0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta

            Uyuşturucu madde kullanımı, giderek artan bir halk sağlığı tehdidi oluşturmaya devam etmektedir. Küresel ve bölgesel düzeyde, uyuşturucu ticareti ve kullanımını izlemek amacıyla “Erken Uyarı Sistemleri” ve “izleme merkezleri” gibi kurumsal yapılar (yukarıda anıldı) geliştirilmiştir. Özellikle genç nüfus, bu tehlikeye karşı en hassas ve risk altında olan grup olarak izlenmekte ve düzenli olarak raporlanmaktadır. Her yıl Türkiye ve Avrupa Birliği ülkelerinde, Uyuşturucular ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (EMCDDA) tarafından yasa dışı maddelerin kullanımına ilişkin raporlar yayınlanmaktadır (2024 sonrası Avrupa Birliği Uyuşturucu Ajansı (EUDA) olarak yeniden yapılandı). Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) tarafından hazırlanan “Dünya Uyuşturucu Raporu (WDR)” ise küresel düzeyde uyuşturucu madde kullanımını ve bağımlılığın yaygınlığını ortaya koymaktadır. Bu yazımızda, bu kurumlar yanında Ulusal Zehir Danışma Merkezi’nin (UZEM) çoğu hastane ve acil servis bildirimlerine dayanan verileri, Ulusal Uyuşturucu Raporundaki kriminal verilere dayanan uyuşturucu kullanımına dair istatistikler ve sonuçta beklenecek toplum sağlığını ve bu konuda acil servisleri ilgilendiren riskler ele alınmaktadır.

            A. Uyuşturucu Kullanımına Dair İstatistikler:

1. Türkiye’deki uyuşturucu madde kullanımı:

– Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM) verilerine göre, hastane ve acil servis kaynaklı uyuşturucu zehirlenmeleri 2018 yılında %2,84 (6.182 vaka) iken 2020’de yine %2,85 olarak kaydedilmiştir (dağınık veriler derlenerek sağlandı) (Şekil 1a ve 1b).

Şekil 1a: 2014-2020 UZEM Raporu: Türkiye’de uyuşturucu madde etkenleri ve yıllara göre bildirimi yapılan zehirlenme sayıları (2012;100 vaka)
Şekil 1b: UZEM 2014-2020 yıllarında danışılan MDMA(ekstazi) vakalarının yaş ve yıllara göre dağılımı

– UZEM verilerinde 0-5 yaş grubunda dahi bilinmeyen bağımlılık yapıcı kimyasallara maruziyet oranı %2,67 olarak tespit edilmiştir.

– Türkiye’deki Bağımlılık tedavi merkezlerinde 2023 yılında uyuşturucu bağımlılığı tedavisi gören 350 bin kişinin %2,1’i “kokain ve diğer stimulanlara bağımlılık” tanısı almış ve %0,7’si ekstazi (MDMA) kullanıcısı olarak kaydedilmiştir.

– Ulusal Uyuşturucu Raporu 2024: 2023 yılında Ekstazi şüpheli olay (kriminal olaylar, yakalanma, taşıma vs) sayısında 2022 yılana göre %37,2 oranında artış gerçekleştiği belirtilmektedir. Kök molekül olan metamfetamin ise 2022’ye göre 2023’de %60 yakalanma miktarında artış olsa da yakalanan olay sayısında %15 düşüş olduğu (daha iyi saklandıkları anlamına gelebilir) raporlanmıştır. Bu düşüşte, “yenilenen uyarıcılar” olarak: (NPS – New Psychoactive Substance), Birleşmiş Milletler Uyuşturucu Kontrol Sözleşmeleri kapsamında kontrole tabi olmayan ve kannabinoidler, katinonlar, triptaminler gibi çok farklı gruplarda sınıflandırılan uyuşturucu maddelerin payı vardır. Ülkemizin TUBİM (Türkiye Ulusal Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığını İzleme Merkezi) aracılığıyla üyesi olduğu EUDA Erken Uyarı Sisteminde 2024 yılı itibarıyla gözlediği NPS sayısı toplamda 971 olduğu belirtilmektedir. Bu maddelerin kaynağı ise daha çok Arap ülkeleri ve Yemen’dir.

2.Avrupada ve Küresel Uyuşturucu Kullanımı:

– 2015 yılında dünya nüfusunun %5’inin en az bir kez uyuşturucu madde kullandığı tespit edilmişti.

– WDR 2024 raporuna göre, 2022 itibariyle 288 milyon kişinin uyuşturucu kullandığı belirlenmiş     olup, bu oran dünya nüfusunun %5,6’sına denk gelmektedir. Uyuşturucu türlerine göre kullanımdaki dağılım:

  – Eroin: 60 milyon kullanıcı

  – Amfetamin ve benzeri uyarıcı maddelerin kullanımı: 30 milyon

  – Kokain: 23 milyon

  – MDMA (Ekstazi): 20 milyon kullanıcı olarak WDR raporlarında yer almaktadır.

  – Ömür boyu en az bir defa madde kullanım oranı %4,3 olarak belirlenmiştir.

            B. MDMA (Ekstazi) Kullanımı

Esrar piyasada hala en çok (4/5 oranında) kullanımı olan uyuşturucu olsa da MDMA ve NPS’ler hızla piyasada yer almaktadır. MDMA merkezi sinir sistemini uyarıcısı (3,4-metilendioksi-metamfetamin) olup halk arasında en çok “ekstazi” olarak bilinen sentetik bir maddedir. Avrupa ve Türkiye’de kullanım oranları hızlı bir artış göstermektedir: EUDA 2024 raporlamasında (Şekil 2),

Şekil 1b: UZEM 2014-2020 yıllarında danışılan MDMA(ekstazi) vakalarının yaş ve yıllara göre dağılımı

– 15-34 yaş arası nüfusun %2,2’lik bir kesimi (2,2 milyon kişi) MDMA kullandığı,

– 15-24 yaş arası nüfusun %2,3’lük bir kesimi (1,1 milyon kişi) MDMA kullandığı.

– 15-64 yaş arası nüfusun ise %1’i son bir yılda MDMA kullandığı raporlara girmiştir.

– Bu verilerin kaynağı, Avrupa’nın Norveç dahil birçok şehrinde atık su analizleri yapılarak, MDMA metabolitlerinin taranmasıyla gösterilen artışlar olarak kanıtlanmıştır.

– MDMA kullanıcılarının %75’i erkek cinsiyette olduğu, genellikle alkol ve diğer uyarıcılarla birlikte kullanıldığı tespit edilmiştir.

– 2022 yılında Türkiye’de sadece adli kuvvetlerce yakalanan MDMA; 5 milyon tablet olarak raporlanmıştır (Ulusal Uyuşturucu Raporu 2024).

– EUDA 2024 raporuna göre MDMA kaynağı başlıca Hollanda veya çevresinde yoğunlaşmaktadır (laboratuar ve hammadde kullanım sayıları fazla). MDMA tablet ve toz ürünlerindeki saflık ve miktarındaki azalmaya rağmen (140-167 mg MDMA ve ortalama saflığı %46- %100), etki gücünde tarihsel bir artış gözlenmektedir. Tartarik asit, metamfetaminin güçlü ve en çok aranan formunu üretimede kullanılmaktadır (“kristal meth” için kullanılan d-metamfetamin). Tüm psikoaktif tağşiş maddelerinin %44’ünde sentetik katinonlar, ayrıca kafein, pembe kokain yani ketamin, tusibi lakabıyla 2CB maddesi ve diğer halüsinojen maddeler de dahil 226 çeşit madde içerebilen tabletler yer almaktadır (Şekil 3,4). Toz ve tabletlerin yanında yenilebilir (şeker, jelatin, lolipop) ve daha yeni MDMA ürünlerinin, özellikle Belçika ve Çekya gibi bazı ülkelerde satışa sunulduğu bildirilmektedir. Türkiye’de de “jelibon” diye anılan ve ön plana çıkan MDMA ürünleri acil servis başvurularındaki hikayelerde tespit edilmiştir.

Şekil 3: Kullanıcılara MDMA olarak satılan ve 2023’te 12 Avrupa uyuşturucu kontrol servisinde test edilen örneklerde tespit edilen psikoaktif sahte ürünler
Şekil 4: MDMA ve içindeki uyarıcı etkiyi artıran diğer ek katkı maddeleri

            C. Sağlık Riskleri ve Ölümler

Sağlık Bakanlığı, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü 2024’deki kayıtlarında, maddeye özgün tedavi dağılımı içinde ekstazi %0.7, kokain %4, kannabinoid % 30 ama en çok metamfetamin %37.1 ile uyarıcı madde bağımlılığı raporlanmaktadır. 2023’de tedavi gören 350bin bağımlının “Kafein ve Diğer Stimulanlar Bağımlılığı” tanısı: ayaktan 7.329 (%2,1), yatarak ise 582 (%0.16) olgu tespit edildi. 2022 yılında Türkiye’de uyuşturucuya bağlı 246 ölüm kayıtlara geçmiştir ve bunların 46’sı (%18,7) MDMA etken olarak belirlenmiştir (Şekil 1a,1b, 2). Avrupa’da (28 ülke) MDMA kaynaklı ölümler, tüm uyuşturucuya bağlı ölümler içinde %5 oranındayken, Türkiye’de bu oranın %20’ye yakın olması endişe vericidir. Sağlık sorunları açısından MDMA, daha çok ölüm ve akut zehirlenme belirtileri ile raporlansa da bağımlılık tedavilerinde bildirimine az rastlanmaktadır.

            D. Sonuç ve Değerlendirme

1. Uyuşturucu madde kullanımı, özellikle MDMA gibi uyarıcı maddeler konusunda artan ölüm oranlarıyla ciddiyetini korumaktadır: Türkiye’de MDMA kullanımı ve ölüm oranları Avrupa’dakinden çok daha yüksektir, bu da bölgesel önem taşımaktadır.

2. EMCDDA (EUDA) ve UNODC gibi kurumsal yapılar, Erken Uyarı Sistemleri ile piyasadaki yeni trendleri izleyen merkezi yapılanmalar ile vakalardan alınan verileri (özellikle acil servis bazlı olarak) değerlendirmektedir. Türkiye uyuşturucuyla mücadele programı kapsamında 2006’da başlatılan anlaşma uyuşturucu kullanımına ilişkin veriler daha çok kriminal olaylara ve bağımlılık tedavi merkezlerine dayanmaktadır. Birkaç yıl tek merkezli olarak İzmir gibi büyük bir şehirdeki hastane acil servisi bazlı verileri üzerinden de bu kurumlara bilgilendirilme sağlansa  da, Türkiye’den acil servis bazlı düzenli veri akışı olmadığı görülmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki gerçek kullanıcı sayısı EUDA raporlarındakine göre az görünmektedir.

3. Sağlık Bakanlığı ve UZEM, uyuşturucu tedavi merkezleri ve hastane acil servisleri bağımlılarla mücadelede görev alan sağlık ekibinin içinde yer almakta ve uyuşturucu madde çeşitliliğinin artması kadar, kullanıcı kitlesinin 7’den 70’e geniş yaş gruplarında olması nedeniyle, oldukça sık olarak bu vakalara hizmet vermektedir.

4. Ruhsatlı veya yasa dışı iki ya da daha fazla psikoaktif maddenin aynı anda veya arka arkaya kullanıldığı, hatta kullanıcıların satın almak istedikleri maddenin yanında, karışım hâlinde ya da onun yerine kullanılmak üzere, alıcının beklediği uyuşturucudan farklı bir ya da daha fazla uyuşturucu içeren maddelerin satılabildiği raporlarda yer almıştır. Bu durum bilinmeyen madde içeriği ve dozu nedeniyle söz konusu sağlık risklerini daha da artırmaktadır. MDMA için enjekte edilen formu şimdilik pek bulunmasa da laboratuarların yakın gelecekte yeni bir çeşidini geliştirebileceği varsayımı mümkündür. Acil serviste bu maddelere bağlı komplike vakaları ve ölümleri daha yüksek oranda göreceğimizin farkında olmalıyız.

Kaynaklar

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/mdma_tr

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/mdma_en#edr24-mdma-figure-5.1

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/drug-situation-in-europe-up-to-2024_tr

https://www.euda.europa.eu/publications/european-drug-report/2024/new-psychoactive-substances_tr#level-3-section1

https://hsgm.saglik.gov.tr/depo/Yayinlarimiz/Raporlar/Ulusal_Zehir_Danisma_Merkezi_UZEM_Raporlari_2014-2020_Yillarr.pdf

https://www.unodc.org/documents/data-and-analysis/WDR_2024/WDR24_Key_findings_and_conclusions.pdf

https://www.ajol.info/index.php/njcp/article/view/166488

0 yorumlar
0 FacebookTwitterPinterestE-posta
Newer Posts